40. Gün

Nazan ÜSTÜNDAĞ*
Bianet

Zalimin karşısında, kendini zulümün işaretine çevirmektir açlığa yatmak. Tarihin en büyük ölüm oruçlarından biri İrlanda Kurtuluş Ordusu militanları tarafından gerçekleştirilir.

İngiltere devletinin yaptığı işkenceler, ettiği küfürler ve tehditlerle her yerlerine “değilmiş” mahkumlar, tecrit hücrelerinde, her şeye rağmen, Bobby Sands’in koridorlardan, havalandırmalardan sızan sesi eşliğinde, gene İngiltere devletinin yüzyıllardır soyunu kurutmaya kalkıştığı ana dilleri Gelikçe’yi öğrenmektedirler.

Devletin elini, dilini değdiremediği tek şey olan Gelikçe sayesinde arınmaktadırlar. Günlerden bir gün Bobby Sands “Cealachan” kelimesini öğretir mahkumlara. Eski İrlanda’da zulüme uğrayan köylünün toprak sahibinin evinin önünde, kendini aç bırakmasının adıdır “Cealchan”.

Günden güne eriyen beden zalimin “yerine” kendini yazar. Toprak sahibi bundan böyle evinin önünde yok olan bedenle anılacak ve yaptığı haksızlıklar asla unutulmayacaktır.

Hikayeyi duyan mahkûmlar ölüm orucuna yatarlar. Devletin elinin altındaki bedenlerinden ruhlarını yavaş yavaş çekerler. Açlıktan incecik kalmış kof bedenleri İngiltere devletine lanetleridir.

Denk zamanlarda Kemal Pir ve Hayri Durmuş çıkartıldıkları mahkemede girdikleri ölüm orucunu açıklayacaklardır. Türkiye devletinin yarattığı en büyük cehennemlerden olan Diyarbakır Cezaevi’nde devletin bedenlerle yetinmeyip, iradelere, onurlara kastettiği, o kıyamet yeri, o karabasan diyarında Kemal Pir ve arkadaşları bir yemin edecek ve kendilerini ölüme yatıracaklardır.

Ruhları bedenlerini terk ederken, Diyarbakır Cezaevi’ni devletin elinden alırlar. Ruhları bir koca halkın kavgasına bugün bile öncülük eder.

Bu ülke ki kendi evlatlarını yiyerek göbeğini şişirir de gene de doyamaz. 1990’ların sonunda en rezil ziyafetlerinden birini genç kızların ve delikanlıların tecrit edilmemek, insanca yaşayabilmek için kendilerini aç bıraktıklarında arttırdıklarından çekmiştir.

Onlarca çocuğu incele incele, bir onlarcası da yanarak ölmüş, o çocukların anaları, babaları, bir de yoldaşları dışında yas tutanları olmamıştır. Öyle pis bir milattır ki yandıkları gün, o gün bugündür buralarda adalet bakanlarının tamamı kör, içişleri bakanlarının tamamı sağırdır. En iyi hallerinde.

Bugün cezaevlerini dolduran siyasi tutukluların tamamı bitmeyen savaşın esirleri. Anadillerinde savunma hakları yok. Mahkemelerde itilip kakılıyor, azarlanıyorlar. Dava dosyaları hukuk skandalı. Anlatıldı, yüzlerce kere yazıldı.

Bugün bu ülkede bu savaş bitmek zorunda. Bu savaşın bitmesinin yolu görüşmekten geçiyor. Görüşecek kişilerin başında da Kürt halkının ve savaşın iki tarafından birinin önderi olan Abdullah Öcalan geliyor. Abdullah Öcalan tecritte tutuluyor. Savaş bitmiyor. Ölen ölene katılıyor.

Cezaevlerinde bu hukuk skandalı dosyalarla tutulanlar açlık grevinde. Gün 40. Yakında ölecekler. Anadilde savunma hakkı ve tecritin kalkmasını istiyorlar.

Yaptıkları vicdanlara seslenmek, vicdanları uyandırmak falan değil. Kendilerini bir büyük zulmün işareti kıldılar. Bedenlerini terke başladılar. Devletin elindeki bedenlerini boşaltırken mücadeleden yorgun düşmüşlere ruh üflüyorlar.

Bize büyük haksızlık yaptılar. Orası ayrı. Ne fena bir tanıklık bu.

Ne biçim bir çaresizliğe mahkumiyet. Bedenlerimizin sınırlarına ne acımasız bir terk ediş.

Biz bir köyün tüm çocuklarını gömdük. Bombalarından utanan olmadı. Tüm yaz boyunca bir onlardan, bir bunlardan gömdük. Dur diyen çıkmadı.

Bu ülkenin o çok kalabalık yeraltı şehrine onurlu bir gidişe yatmış bu çocukları bırakmayalım. Bedenlerimizi onlarınkine yapıştıralım bari de bu karşılıklı tecriti durduralım.

Açlıktan ölecekler. Yemek yemedikleri için. Haksızlıktan, dillerinde savundurulmadıklarından, ipe sapa gelmez dosyalarla rehin tutulduklarından, barıştırılmadıklarından, kavuşturulmadıklarından.

Bir yemin ettiler. Kendilerini işaretlediler. Zalimleri lanetlediler.

* Nazan Üstündağ, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi, Barış ve Demokrasi Partisi Akademik Siyasi Danışma Kurulu üyesi