Basın Açıklamaları
Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz!
Patrik II. Mesrob`un hastalanması ile birlikte yaklaşık iki senedir Türkiye Ermenileri’nin gündemini işgal eden Patriklik makamının akıbeti sorunu AKP hükümetinin müdahalesi ile geçtiğimiz haftalarda yeni bir boyuta evrildi.
AKP Hükümeti, Ermenistan’la imzalanan protokoller ile Kürt ve Alevi açılımlarındaki samimiyetsizliğini bu alanda da göstererek, Ermeni toplumunda kendi muhattabını kendisi yarattı ki bunun sinyalleri aylar öncesinden başbakan Erdoğan’ın yaptığı ikili görüşmelerde ve Aram Ateşyan’ın Kayseri Kilisesi’nde verdiği vaazda görülmüştü. Nihayet geçtiğimiz haftalarda AKP hükümeti, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun aracılığıyla Patrik II. Mesrob’un “halen hayatta olduğu, istifa etmediği, Patrik sıfatının devam ettiği, Patrik seçimine ilişkin düzenlemelerde Patriklik görevinin sağlık sorunları nedeniyle sona ereceği ve Eşpatrik seçimine ilişkin bir düzenleme bulunmadığı”nın anlaşıldığını belirterek, “yeni Patrik seçimi yapılması veya Eşpatrik seçimi amacıyla müteşebbis heyet oluşturulmasının hukuki temeli bulunmamaktadır.” diyerek tavrını netleştirmiştir. Akabinde 1 Temmuz 2010 Perşembe günü Ruhani Kurul üyelerinin çoğunluğunun oyları ile Aram Ateşyan adeta yangından mal kaçırırcasına İstanbul Ermeni Patrikliği Patrik Baş Vekili seçilmiştir. Ermeni Toplumu nezdinde yoğun tepki ve eleştirilere neden olan bu durum bize ‘’gelenek’’ diye dayatılan sistemin köhneliğini bir kez daha deşifre etmiştir.
1863 Ermeni Milleti Nizamnamesi’nin yürürlüğe girmesinden itibaren Türkiye Ermenileri Patriği iki kademeli bir seçim sistemi ile seçilmektedir. Yaklaşık 150 yıl önce yürürlüğe giren bu düzen gereğince, kabaca değerlendirmek gerekirse, halk delegeleri delegeler de patriği seçmektedir. Bu düzen bir din adamı seçimi için demokratik sayılabilecek bir yöntem olarak değerlendirilebilir. Fakat Osmanlıdan kalma patrikhanenin yapısı cumhuriyet döneminde devlet eliyle değiştirildikçe ve sivil işlerden sorumlu kurul ve meclisler lağvedildikçe oluşan boşlukları fiilen patriklik makamı doldurmuştur. Ermeni toplumu ise devletin baskısıyla sindirilmiş ve kendi haklarını talep etmeyen bir hale bürünmüştür. Böylece patriklik makamı bir çeşit sivil otorite merkezi haline gelmiştir.
Bugün her tülü eleştiri ve sorgulamadan uzak kutsallık zırhı kuşanmış bir patriğin dünyevi işlerle ilgilenmesini savunmak çağdışıdır. Bir halkoylaması yapılıyor olması işleyen sistemin demokratikliğini göstermeye yetmez. Ayrıca demokrasilerde sorgulanabilirlik ve şeffaflık gibi kavramlar seçim kadar önemlidir. Öte yandan bir kişiyi ömrü boyunca göreve getiren bir sistem asla demokratik adledilemez. Artık Patrik seçimle göreve geliyor diye Ermeni Kilisesini “sivil katılımlı demokratik kilise olduğu” iddiasına son vermenin zamanı gelmiştir!
Bu bağlamda Ermeni toplumunun aydın ve demokrat kesimlerinin almış olduğu tavır önemlidir. Demokratik bir alternatif yerine, bize ‘’gelenek’’ diye dayatılan, köhneleşmiş delegeli sistemi savunarak seçim istemek statükoyu korumaktır. Ermeni toplumunun ilerici ve demokrat kesimlerinin bozuk bir düzende sağlam çarkın olmayacağının farkına varmaları ve çok sesli temsiliyet kanallarını açmak adına adım atmaları gerekmektedir. Bir diğer yandan Ermeni toplumunun temsiliyetinin ve iç işleyişinin devlet politikalarıyla giderek anti-demokratik bir hal alması kabul edilemez!
Patriğin kısmen Türkiye Ermenilerinin oyuyla (ve kısmen de ruhani delegelerin oyuyla) seçiliyor olması, ona, Türkiye Ermenilerini her alanda temsil yetkisi vermez zira oy kullananların amacı bir temsilci seçmek değil bir patrik seçmektir. Aksi halde bu seçim yarışına ruhani olmayanların ve kadınların da girebilmesi gerekirdi. Aday olmak için aranan şartlar aynı zamanda aday olunan görevi tanımlar. Katolik, Protestan, Müslüman veya ateist Ermenilerin oy kullanamaması/aday olamaması da aynı noktaya işaret etmektedir. Devletin sadece patriği muhatap aldığı veya alacağı iddiası ise fiilen patriksiz geçirilen iki sene içerisinde yaşananlarla ve özellikle son atama ile tamamiyle çürümüştür. Devlet veya hükümet kim işine geliyorsa onu muhattap almaya meyillidir.
Devlet Dairesi Değil ‘Sadece’ Patrikhane…
Son bir aydır yaşananalar bize göstermiştir ki Türkiye Ermenilerinin acilen çözülmesi gereken kangrenleşmiş sorunları ne AKP Osmanlıcılığı ile ne de AB kolaycılığı ile çözülebilir.
Kürtleri muhatap almadan ‘Kürt Sorunu’nu çözeceğini sanan veya Alevi toplumunun sorunlarını Maraş Katliamı’nın bir numaralı sanığını muhatap alarak çözebileceğine inanan AKP hükümetinin, Ermeni toplumunun hassas olduğu bir konuda halkın iradesini, beklentisini ve talebini hiçe saymasına pek şaşırmadık. AKP muhatabiyet anlayışının kuklalık olduğunu bir kez daha göstermiştir. Türkiye’nin ezilen kesimlerinin kronikleşen problemlerini bu tarz bir muhatabiyet anlayışı ve millet-i hâkime psikozu ile çözmeye çalışmak, ucuz bir oy politikası ve Avrupa Birliği makyajından başka bir şey değildir.
Şüphesiz ki Türkiye’de “Millet-i Hâkime” psikozunda olanların yanı sıra ‘’Millet-i Sadıka’’ psikozunda olanlar da var. Sınıfsal durumları gereği kendi menfaatlerine zeval getirecek harektelerden kaçınarak hükümetin ya da derin devletin ‘’dümen suyuna giden’’ bir anlayış içerisinde olanlar ve onların işbirlikçileri toplumsal iflasın en büyük sorumlularıdır!
AKP hükümeti medya, sivil toplum, toplumsal muhalefet ve ezilen halklar üzerinde oluşturmaya çalıştığı mutlak iktidarı Ermeni toplumu üzerinde de oluşturmakta ve patrikhaneyi bir devlet dairesine dönüştürmektedir. Hem AKP hükümeti hem de onların Ermeni toplumundaki yandaşları bilmeliler ki Patrikhane devlet dairesi ya da Ermenileri sosyal ve siyasal alanda temsil eden bir yapı değil sadece dini bir kurumdur!
Çok Sesli İç İşleyiş – Çok Sesli Temsiliyet
Türkiye Ermenilerinin temsiliyet problemi olduğu aşikârdır. Ermeni toplumu ile ilgili kurumların azlığı, olanların ise dışa kapalı yapıda olmaları temsiliyet sorununun ana sebeplerinden biridir. Ermeni toplumu içerisinde daha fazla sivil kurumun hem kendi toplumlarını ilgilendiren konularda hem de Türkiye toplumunu ilgilendiren konularda fikir üretmeleri ve haklarını savunmaları hem çok sesli bir iç işleyiş hem de çok sesli bir temsiliyet yaratacaktır. Ermeni toplumun içerisindeki sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri, vakıflar ile köy, meslek ve okul dernekleri yukarıda bahsettiğimiz çok sesli temsiliyetin atardamarı olmalıdır.
Türkiye Ermenileri hem kendi geleneksel kurumları içerisinde, hem de devlet nezdinde, gasp edilen hakları doğrultusunda daha yaşanabilir bir ülke için talepkar olmalıdır. Türkiye Ermenilerinin tek kurtuluş reçetesi; susmayarak ve sinmeyerek, Türkiye’deki demokratikleşme mücadelesine destek vermek, demokrat yapılar ile dayanışmak ve haklarını talep etmektir.
NOR ZARTONK
Yaşasın 1 Mayıs!
1 Mayıs işçinin emekçinin bayramı 32 yıl aradan sonra, Taksim’de, “devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların” kol kola birlikteliğiyle coşkulu bir şekilde kutlandı. Bu yılki 1 Mayıs kutlamaları, görmeye alışık olduğumuz çatışma görüntülerinden uzaktı. 1 Mayıs, sonunda, alanların polislere değil emekçilere açıldığı, insanların korkudan evlerine hapsolduğu bir gün olmaktan çıkıp onların kabuklarından sıyrılmalarına vesile olacak bir bayrama dönüştü.
İstanbullular ve Türkiye’nin dört bir yanından İstanbul’a akanlar, sabahın erken saatlerinden itibaren Taksim’e üç koldan yürüyecek olan kortejlerde yerlerini almaya başlamışlardı. İşçisi, öğrencisi, yaşlısı, genci, engellisi, kadını, erkeği, lezbiyeni, geyi, transeksüeli kısacası ülkenin tüm ezilenleri, sömürülenleri ellerinde bayraklar, flamalar, pankartlarla büyük bir heyecan ve sabırsızlık içinde 1 Mayıs alanını ‘istila’ etmeye gidiyordu. Geçtiğimiz yıllarda sergilenen kararlı direnişin sonucunda artık meydanı açmak zorunda kalan hükümete ve bunu hazmedemeyen faşistlere inat 1 Mayıs gerçek bir işçi bayramı niteliğinde, şenlik havasında, kitlesel bir biçimde kutlandı.
1 Mayıs günü oradaki şenlik havasını görüp de ‘neden bunca yıl engellendi?’ sorusu insanların aklına gelmiyor değil. Neden bunca yıl 1 Mayıslar hep polislerin, bayramlarını kutlamak isteyen emekçilere uyguladığı orantısız güç görüntüleriyle hafızalara kazındı? Demokratik görünmeye çalışan AKP hükümeti bu işten de kendine pay çıkaracak şekilde yararlanmasını bildi. Özelleştirmelerle veya kriz bahanesiyle işten atılan, güvencesiz ve örgütsüz çalışmaya zorlanan emekçiler artık hükümetin gerçek yüzünü çok iyi öğrendiler, öyle ki hükümet işbirlikçilerini o meydanda konuşturmayan yine onlardı. Taksim Meydanı için verilen mücadele göz ardı edilemez. Artık herkes biliyor ki Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs hükümetin ya da devletin bir lütfu değil devrimci ve emekçilerin kararlı mücadelesinin kazanımıdır.
Gelecek 1 Mayıslar‘ın halkın korkutulduğu günler olmaktan çıkıp, polislerin olmadığı alanlarda, özgürce kutlanan, sloganlar atılan, türküler ve marşlar eşliğinde halayların çekildiği bir düğün havasında geçeceğine inanıyoruz. 1 Mayıs mücadelenin değerini hepimize bir kez daha hatırlatmıştır. Sömürüye ve ayrımcılığa karşı sesimiz artık daha gür çıkacaktır.
Bu sese kulak verin!
Toplumun refahı ve halkların kardeşliği adına güvenceli iş, eşitlik, özgürlük ve sosyal adalet talebimiz sonuna kadar sürecektir.
Yaşasın 1 Mayıs!
Nor Zartonk
Biz Başka Bir Türkiye’de Yaşıyoruz
Aşağıda ilk imzacıları verilen metin http://bizbaskabirturkiyedeyasiyoruz.blogspot.com adresinde genel imzaya açılmıştır.
BEDROS ŞİRİNOĞLU’NUN AÇIKLAMALARI HAKKINDA
Biz başka bir Türkiye’de yaşıyoruz
Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun 26 Mart 2010’da, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı görüşmeden sonra verdiği beyanatı büyük bir ibret duygusuyla izledik. Kamuoyunu yanlış bilgilendiren bu beyanatın pek çok noktası açıklanmaya muhtaçtır.
Şirinoğlu “Cemaat Başkanı” değil
Bedros Şirinoğlu, Başbakanlık Basın Merkezi günlük programında belirtildiği gibi “Ermeni Cemaati Başkanı” değil, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı’dır. Toplumu temsil etmek ve siyasi konularda bizler adına görüş beyan etmek, vakıf yönetiminin yetki alanına girmez. Bu nedenle, Şirinoğlu’nun açıklamaları kendisini bağlar, Ermeni toplumunu değil. Kamuoyunu yanıltanların, bu yanlışı düzeltmesini bekliyoruz.
Devamını oku…»»
Şnorhavor Newroz !

Bugün Newroz/Nevruz. Kardeş Anadolu Halklarının bayramı. İnsanlara kin ve nefret aşılayarak çözümsüzlük, kan ve gözyaşından başka bir şey üretemeyenlere dur demenin, barış için inisiyatif kullanmanın, barıştan yana türküler söylemenin tam zamanıdır şimdi.
Kawa’nın örsü, yüzyıllardır durmadan akan kanı durdursun; ateşi, kana doymayan topraklarımızı tavlasın ve Newroz/Nevruz artık çocukların ölmediği bir bahar getirsin.
Silahlar sussun, insanlar konuşsun…
Savaşa, baskıya ve giden canlara,
Aylevıs gı Pave !
Edi Bese !
Hini Bes !
Artık Yeter !
Ya Basta !
Enough is Enough !
Şnorhavor Newroz ! / Newroz piroz be ! / Nevruzunuz kutlu olsun !
Nor Zartonk
Bütün Halklar Kardeştir
“Çok gövdeli bir ağacın ortak meyvesiyim.”
Anadolu’da binlerce yıldır bir arada yaşayan halkların, barış içinde yaşaması ortak özlemimizdir. Ayrı dillerde, ayrı ezgilerde hep aynı özlemi dile getirdik.
Bizler farklılıklarımızla yanyana, kardeşçe, barış içinde, insanca ve onurumuzla yaşamak isteyen “çoğunluğuz”.
Devamını oku…»»
Irkçılardan Sanal Saldırı
Basına ve kamuoyuna,
11.02.2010 Perşembe gecesi geç saatlerde Agos Gazetesi (www.agos.com.tr), Barış için Sanat Girişimi (www.barisicinsanat.org), Uluslararası Hrant Dink Vakfı (www.hrantdink.org) ve vakfın „Medya’da Nefret Söylemi“ Projesi’nin (www.nefretsoylemi.org) internet siteleri sanal saldırıya uğradı.
Irkçı internet hackerları uzun süredir özellikle Agos Gazetesi internet sitesine bu gibi sanal saldırılar düzenlemektedir. En son saldırı Hrant Dink’in katledilimesinin 3. yıldönümü olan 19 Ocak 2010′da gerçekleşmişti.
Gece gerçekleşen sanal saldırı sonrasında kısa süre içerisinde Uluslararası Hrant Dink Vakfı ve Medya’da Nefret Söylemi Projesi siteleri eski haline getirilirken, Agos Gazetesi ve Barış için Sanat Girişimi internet siteleri ırkçı saldırganların deşifre olmaları adına değiştirilmedi.
Biz, Nor Zartonk olarak önemle vurgulamak isteriz ki; ırkçıların bu gibi saldırılarından korkmuyoruz. Agos Gazetesinin, Hrant Dink Vakfı‘nın ve ve Barış için Sanat Girişimi’nin yanındayız. Türkiye’de demokrasi ve halklarına kardeşliği için mücadelemizi inatla sürdüreceğiz.
ԿԱՄ ՄԻԱՍԻՆ,ԿԱՄ ՈՉ ՈՔ
YA HEP BERABER, YA HİÇ BİRİMİZ !
Nor Zartonk
ՆՈՐ ԶԱՐԹՕՆՔ
19 Ocak 2010 Taksim
19 Ocak Basın Açıklaması :

Hrant Dink’in katledildiği, 19 Ocak 2007’den bu yana tam 3 yıl geçti. Tam 3 yıldır adalet talebimiz devam ediyor…
Bizler, ilk günden beri Rakel Dink’in bize işaret ettiği karanlığı, yani Hrant’ın gerçek katillerini tanıyoruz ve biliyoruz. O karanlık bizlerin hayatından hiç eksik olmadı. Uğur Kaymaz’ı yaşından fazla kurşunla katleden bu karanlıktı. 14 yaşındaki Ceylan Önkol’u sahibinin bir türlü bulunamadığı, sorumluluğunu kimsenin almadığı bir havan topuyla katleden bu karanlıktı. Cezaevlerindeki devrimci tutsakların, tedavilerine engel olan ve ağır hastalıkları olanlarına rağmen onları tahliye etmeyip ölmelerine sebep olan aynı karanlıktı. Engin Çeber, Alaattin Karadağ, Aydın Erdem ve daha birçok insanı, polis şiddetiyle ve işkenceyle aramızdan alan hep aynı karanlıktı. Aynı karanlık Bursa’da 19 maden işçisini katletti, ve her insanın canına beş bin lira fiyat biçti. Tuzla tersanelerindeki 131 işçiyi ‘iş kazası’ adı altında katleden, direnişteki tekel ve itfaiye işçilerine saldıran yine oydu. Gerek mecliste gerek sokakta linç girişimlerinin hep baş aktörüydü. Yetkililere göre bu karanlığın adı hassas vatandaşlardı.
Karanlığı gören, duyan, ondan canı yananlar olarak, nefretten ve düşmanlıktan beslenenleri biliyoruz. Bu ülkede yaşayan tüm halkların kardeşçe yaşamasına engel olanları ve bundan çıkar sağlayanları biliyoruz. İnsan hayatının onlar için bir anlamı olmadığını, tek düşündüklerinin kendi rantları olduğunu biliyoruz. Hiçbirimiz karanlık aydınlanana kadar rahata eremeyeceğiz. Yaratıcılarının hala sokaklarda kol gezdiğini ve bir gün yine canımızın yanacağını biliyoruz. Bu yüzden yılmadan mücadele ediyoruz. Birileri bizi sürekli kandırmaya, susturmaya, korkutmaya, sindirmeye, çalışıyor, ama biz yılmayacağız. Yeryüzünde haksızlık ve sömürü devam ettikçe mücadele etmeye devam edeceğiz.
Tarih boyunca insanlar haksızlığa ve adaletsizliğe karşı mücadele etti ve etmeye devam ediyor. Yeryüzündeki eşitsizlik son bulana kadar, vicdan sahibi, onurlu, insanların mücadelesi devam edecek. Bu ülkenin onurlu insanları, devrimcileri, işçileri, emekçileri, alışkanlık haline gelen suskunluğa hep karşı çıktılar. Durmadılar ve durmayacaklar.
Gerçek Adalet için Şimdi Mücadele Zamanı
Adalet istiyoruz !!!
Nor Zartonk, Emekçi Hareket Partisi (EHP), Ekim Gençliği, Sosyalist Umut Derneği, Çatı Partisi Girişimi, AKADER, Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP), Istanbul Ahali, Partizan, Sosyalist Parti, Demokratik Haklar Federasyonu, Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu (BDSP)
Hrant Dink Davası’nda Adalet için Meşaleli Yürüyüşü Basın Açıklaması
Hrant Dink’in katledildiği, 19 Ocak 2007’den bu yana 2 sene 9 ay geçti. 2 sene 9 aydır adalet talebimiz devam ediyor… Duruşmaları hep birlikte takip ediyoruz, yapılan her türlü girişime rağmen asıl sorumluların yargılanmadığına, Örgüt bağlantısı olmayan faillere, zanlının arkasındaki güçlerin önemli bir bölümünün yakalanmış olmasından ötürü teselli bulmamız öğütlerine, Erhan Tuncel’in “polis muhbiri” olduğu ve saldırıyı planlama aşamasındayken emniyete bildirdiği iddialarına, Başbakan Erdoğan’ın, “Derin devlet var, ta Osmanlı’dan, gelenekten gelir. Ama bunu minimize etmek gerekir. “Derine inemiyoruz” demecine, Üzerine “ya sev ya terk et” rozeti yapıştırılan cezaevi araçlarına, mahkemelerde zanlıların Dink ailesine ve bu ülkenin onurlu insanlarına yaptıkları hakaretlere, savurdukları tehditlere, hep birlikte şahit oluyoruz.
Zanlılar için işlemeyen hukuk, her nedense, davanın tüm mağdurları ve takipçileri için zaman kaybetmeksizin işletiliyor. Yücel sayman, duruşma esnasın da , Kerinçsiz ve Murat İnan’a “alçak herifler” dediği iddasıyla yagılanmaya başlandı. Failler için 20 yıl ceza istenirken, Gazeteci Nedim Şener, “Hrant Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları” adlı kitabı nedeniyle 28 yıl hapis cezası ile yargılanıyor.
Hrant’ı öldüren karanlık, Onun yokluğunda da hayatımızdan eksik olmadı, Hrant’ın katili, Ergenekon denilen gladio örgütü hapisteydi, ama fikri iktidardaydı. Yaşından fazla kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz’ın katilleri bağımsız yargı tarafından serbest bırakıldı. Sahibinin bir türlü bulunamadığı, sorumluluğunu kimsenin alamadığı, havan topu ile 12 yaşındaki, Ceylan Önkol yaşamını yitirdi. Yüzlerce çocuk, Terörle Mücadele kanunu kapsamında “polise taş attığı” için tutuklandı. Cezaevlerinde devrimci tutsaklar, ağır hastalıklarına rağmen tedavi edilmedikleri için yaşamlarını yitirdiler. Güler Zere ve diğer hasta tutsakların, ağır sağlık sorunlarına rağmen tedavilerine izin verilmiyor. Engin Çeber ve daha birçok yurttaş, polis şiddetine ve işkenceye uğrayarak yaşamını yitirdi. Gözaltında kayıpların olağanlaştığı ülkemizde, Cumartesi Anneleri aylardır, kayıpları için eylemde. Doğal afetlerde, onlarca insan yaşamını yitiriyor ve nedense tabiat ananın her felaketi işçilerin yoksuların semtlerine uğruyor.
Hrant’ın katillerini daha fazla kar için, yedi kadın işçiyi selde katleden, iş güvenliği kurallarına uymayarak tersane işçilerini katleden, işçi sağlığı önlemlerini almayarak kot taşlama işçilerini katleden, Sermayeden biliyoruz. Neredeyse, her şeyin suç sayıldığı kabahatler kanunu ile lgbtt’lerin yaşamı cehenneme çevrildi, her gün gazetelerden cinsel kimlikleri yüzünden şiddete maruz kalan insanların haberlerini okuyoruz. Devletin yaptığı hak ihlalleri medyanın da yardımıyla üçüncü sayfa haberi haline getirildi. Adalet genelde mi böyle bir şey midir? yoksa sadece buralarda mı böyledir?… bilinmez ama hiç görünmedi aramızda.
Dostluğa, birlikte yaşamaya, barışa sıkılan kurşunlara karşıydı bu mücadele ve kimin kazandığını söylemek her şeyden büyük bir suç oldu bugün. Bir bebekten katil yaratan karanlığı, işaret edene, ateş edenden daha çok ceza istenmekte. Adaletsizliğin, insana ve topluma karşı umarsızlığın ayyuka çıktığı bir zamanda yaşadığımıza hepimiz tanığız. Artık böyle yaşamak istemediğimiz için bugün burdayız.
Karanlığı gören, duyan, ondan canı yananlar olarak, bu davanın mağdurları olarak, nefretten ve düşmanlıktan beslenenleri biliyoruz. Bu ülkede yaşayan tüm halkların kardeşçe yaşamasına engel olanları biliyoruz. Hiçbirimiz karanlık aydınlanana kadar rahata eremeyeceğiz. Yaratıcılarının hala sokaklarda kol gezdiğini ve birgün yine canımızın yanacağını biliyoruz. Bu yüzden yılmadan mücadele ediyoruz. Birileri bizi sürekli kandırmaya, susturmaya, korkutmaya, sindirmeye, çalışırken mücadele etmemek gibi bir seçeneğimiz yok. Yeryüzünde haksızlık, zulüm ve sömürü devam ettikçe mücadele etmeye devam edeceğiz.
Bu topraklarda yaşayan vicdan sahibi, onurlu, insanlar; yüzyıllardır her türlü haksızlığa, zorbalığa karşı adalet mücadelesi veriyor. Bu ülkenin onurlu insanları, devrimcileri, işçileri , emekçileri, alışkanlık haline gelen suskunluğa hep karşı çıktılar. Durmadılar ve durmayacaklar.
Zalimler adalet isteyenlerin, inacını ve direncini iyi bilir…
Bugün buradayız… Hrant için…Güler Zere için…Ceylan Önkol için… geçmiş ve gelecek için…
Adalet istiyoruz!
Adalet için Dayanışma Platformu
Basın Açıklaması: Tarihle Hesaplaşmalı!
Basına ve Kamuoyuna
24 Nisan, karanlık ve unutturulmaya çalışılan bir tarihin hatırlatıcısı pek çoğumuz için. 2007 ise geriye dönüp, o tarihe bakmak, vicdan muhasebesi yapmak için 19 Ocak Hrant Dink suikasti ve 18 Nisan Malatya’daki Zirve Yayınevi katliamı gibi yeni ve acı sebepler verdi. Kimileri katil veya katilleri ararken kimileri ülkenin uluslararası arenadaki imajının nasıl düzeltileceğinin derdindeydi, eee ne de olsa devir imaj devriydi. Oysa çok iyi biliyoruz ki tüm bu yaşananların sorumlusu bir kişi, kurum ya da kuruluş değil, bir zihniyettir. Sorgulanmalı ve mahkûm edilmelidir. Bu ideoloji iktidarını sürdürebilmek için kendisine sürekli yeni-hayali düşmanlar yaratmak zorundadır. Günümüzde ise hoşgörüsüzlük, kin ve nefret yavaş yavaş “dayatılmakta olan” olmaktan çıkıp, adeta bir çeşit “kültür” halini almaya başlamıştır. Hedeflenen şiddeti, ölümü ve savaşı kutsayan, hümanizmden ve evrensel değerlerden uzak, hak mücadelesi nedir bilmeyen, kolay yönetilir bir toplumdur ve iktidar odakları bu yönde ellerindeki tüm araçları kullanmaktadır. Tarih boyunca farklı olanı dışlayan, düşman olarak algılayan ve algılatanlar tüm bu yaşananların gerçek sorumlularıdır. Köklerini tarihin karanlık yüzüne salmış ve darbelerle palazlanmış olan bu ırkçı-faşist zihniyet, bugün en azgın haliyle bu ülkenin aydın, demokrat,”insan” yüzlerinin karşısındadır. Bizler Hrant’ın cenazesinde sanıldığı kadar güçsüz olmadığımızı gösterdik. Ama zafere giden yol tarihimizle hesaplaşmaktan, 19 Nisan’dan, Hrant’tan, Şemdinli’den, 12 Eylül’den, Maraş’dan, Varlık Vergisinden ve diğerlerinden geçiyor. Barıştan, kardeşlikten, dostluktan, “insanlık”tan yana bizim hala umudumuz var….
NOR ZARTONK
Huys (Umut)
Tam ekran oynamak için tıklayınız…
Exe dosyası olarak indirip bilgisayarınızda oynamak için tıklayınız…
Huys (Umut), Hrant Dink’in öldürülmesinden iki yıl sonra, bu acı olayı hatırlatmaktan öte, esas olarak sürece dair kendince bir yorum içeriyor. “Unutmak Kaybetmektir” sözü belki de en iyi kazanmak/kaybetmek üzerinden tanımlanan bilgisayar oyunu formunda eleştirel bir ifade bulabilir. Devamını oku…»»
previous post: 500 Yıllık Tatavla Karnavalı’na 68 Yıl Sonra Yeniden Davet Haberler Arşivindeki diğer yazılara ulaşmak için lütfen tıklayınız...








