Adana’nın Kara Yılı: 1909

Zakarya MİLDANOĞLU
Agos Gazetesi

Adana ve civarında üç yüz yıl hüküm sürmüş Kilikya Ermeni Krallığı’ndan geriye kalanların oluşturduğu Ermeni nüfus, Nisan 1909’da, Paskalya’nın arife gününde, büyük bir dehşet yaşadı. Altı yıl sonra, Nisan 1915’te gelecek felaketin öncesinde, Anadolu’nun bu kadim halkının yediği bu en büyük darbede, en iyimser sonuçlara göre 20 bin insan hayatını kaybetti.

Aradan yüz yıl geçti. Cumhuriyet döneminde bu denli büyük felaketler yaşanmasa da, memleketin gayrimüslimlerinin çok huzurlu bir şekilde yaşadığı da söylenemez. Ama iyi şeyler de oluyor. Vicdanlar, başlarını iki elleri arasına alıp “24 Nisan 1915’te neler oldu?”, “Adana ‘olayı’ nedir?”, “Rumlar nereye gitti, niye yoklar, niye bu kadar azaldılar?” gibi sorulara cevap arıyor. Türkiye’de geçmişle yüzleşme çabası içinde olanlar, geçmişte hiç olmadığı kadar güçlü bir arayışı temsil ediyor bugün. O arayışa destek olmak, o arayışın derinleşmesini sağlamak için, geçmişte neler yaşandığına dair kaynaklara başvurmak sanırız en iyisi.

Bu yazı da, yüz yıl önce yaşanmış bir büyük dramı satırlara dökme çabasından doğdu. O günlerin bir daha hiç yaşanmaması umuduyla…

‘Millet-i Sadıka’ ile ‘Sadık Olmayan Devlet’ Arasındaki İnce Çizgi

‘Ermeni’ kelimesi ağızlardan çıkar çıkmaz, Osmanlı dönemine gönderme yapılarak Ermenilere ‘Millet-i Sadıka’ payesi verilir. Doğrudur, öyle de olmuştur. Çevrelerindeki Müslüman komşularına nazaran biraz daha erken tarihlerde kavuştukları modernizmin nimetlerini her alanda değerlendirmiş, sürekli üretmiş, dünyaya açılmış, ticaret yapmış, önemli keşiflerde bulunmuş, binlerce kitap basıp okumuş, zenginleşmişler. Sadece Osmanlı topraklarını değil yaşadıkları tüm toprağı ölümüne sevmişler.

Aklıma takıldı, milleti sadık olan bir toprağın, milletine sadık olmayan bir devleti olabilir mi? Tehlikeli bir soru oldu, ama cevabı bence net: Olabilir.

Gençliğimizde, hukukçu arkadaşlarımız sık sık dikkatimizi bir noktaya çekerdi: “Hükümetler hakkında her tür eleştiriyi yapabilir, yazıp çizebilirsiniz, ama ‘devlet’ lafını ağzınıza almamaya dikkat edin. Devlet affetmez, kurtulma şansınız zayıflar.”

Sadık olmayan devlet nasıl olur? Milletine, milletlerine verdiği sözleri tutmaz, imza attığı antlaşmaları çiğner, tam aksi uygulamalara girişir, özgürlükleri tehlike işareti sayarsa, o devlete sadık diyemeyiz. Hep ötekinin peşinde koşan bir devlet nasıl sadık olabilir ki? Küçük bir örnekle yetinelim: İlkokul sıralarından itibaren her yıl, tarih kitaplarımızdan Ayastefonos ve Berlin antlaşmalarını, bu antlaşmalarının maddelerini, ardından da nedenleri, sonuçları hakkında resmi tarihçilerimizin tezlerini ezberledik. Hatırlayalım mı?

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesinden kısa bir alıntı:

“….. Osmanlı Devleti, Ermenilerin barındığı eyaletlerde mahalli menfaatlerin gerektirdiği ıslahat ve düzenlemeyi vakit kaybetmeksizin yapmayı ve Ermenilerin, Kürtlere ve Çerkezlere karşı güvenliklerini sağlamayı garanti eder.”

1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması’nın 61. maddesi ise, Ayastefanos Anlaşması’nın 16 maddesi yerine şu hükmü getirir:

“Osmanlı Hükümeti halkı Ermeni olan eyaletlerde mahalli ihtiyaçların gerektirdiği ıslahatı yapmayı ve Ermenilerin, Çerkez ve Kürtlere karşı huzur ve güvenliklerini garanti etmeyi taahhüt eder ve bu konuda alınacak tedbirleri devletlere bildireceğinden, bu devletler söz konusu tedbirlerin uygulanmasını gözeteceklerdir.”

Yıllar birbirini kovalar. Taahhütler, reformlar sözde kalır. Ne bir halkın menfaati, ne vakit, ne de güvenlik kalır. Devletin önemli aktörü hükümet hiçbir adım atmaz. Ermeniler daha önceleri de benzer durumları yaşamıştır. Anadolu Ermeni yerleşimleri bir yangın yerine dönüşür. Mal ve can güvenliği kalmaz. Resmi tarihçiler 1890 Erzurum, 1892-1893 Merzifon, Kayseri, Çorum, Yozgat, 1894 Samsun ve Zeytun, 1895 Maraş, 1896 Van Ermeni isyanlarından bahseder. Perde gerisinde neler olup bittiği, bu halkın neler yaşadığı konusunda tek kelime yazmazlar. Bir yandan ‘millet-i sadıka’ payesi verirken, diğer yandan, eğer isyan ettilerse, niçin ettikleri konusunda uydurma gerekçeler sunarlar. Abdülhamit devrinin katliamları yok sayılır.

Dönemin günlük gazetelerine bakalım, Ermeni yerleşimlerinde yaşanan soygun ve talanın, bu gazetelere yansıyan binlerce haberine kulak açalım. Sorunların çözümü için Ermeni Patriği’nin neredeyse her gün Bâb-ı Ali’yi ziyaret edişi, mektup yazışı ve hüsranla biten girişimler.

Ermeni halkının can güvenliğini korumak yerine, onlardan kurtulma yolları aranır, senaryoları yazılır, planları yapılır. Böyle bir devlet, verdiği sözlere ne kadar sadık kalabilir ki? Bu toprakların düşmanlarla çevrili olduğu, iç ve dış hainlerin olduğu hikâyesinin kökleri ta bu tarihlere kadar gider.

Yeni bir dünya, yeni bir Türkiye ile yüz yüzeyiz. Kürt açılımı cinin şişeden çıktığına işaret ediyor. Kürt açılımı için tarihin tozlu sayfalarını aralayıp Ermeni halkının yaşadıklarını yeniden yeniden ele almalıyız. Elbette Kürtlerin yaşadıklarını unutmamalıyız. Bu topraklarda barış inşa edilecek ise Ermeni halkının 1915 yılı korkusuzca masaya yatırılmalıdır. Ders alınacak çok şeyle karşılaşacağımızdan kimsenin kuşkusu ve korkusu olmamalı.

Kilikya’yı Tanıyalım

Resmi tarih anlayışları her zaman kendi ideolojik ve politik argümanlarını yaratır, tarih yazımını bunlar üzerine kurar. Tarih kitaplarımız yalan ve yanlış bilgiler, yer yer ırkçılık kokan, halklar arası kin ve nefreti, düşmanlığı körükleyen anlatımlarla dolu. Bu durum sadece bize özgü de değil. Ama şimdi, Türkiye’de, bir dizi tabuya ait kabuklar çatlıyor.

Tarih kitaplarımızda, çöpe atılması gereken çok şey var. Örneğin 1070’li yıllara dair anlatımlar… Tarih eğitimimizde, ilkokuldan itibaren, Selçuklulara, Anadolu Selçuk Devleti’ne ve beyliklere, Moğollara önemli bir yer ayrılır. Ders kitaplarında, Haçlı Seferleri ve kötülükleri dışında Ermeni-Selçuklu ilişkileri, Anadolu’daki Türk beylikleri ile Ermeniler arasındaki ilişkilere dair tek kelime bulamazsınız.

Tarih bilgisinden nasibini alamayanlar, Akhtamar Kilisesi’nin, Alpaslan’ın Anadolu’ya girişinden yüz sene önce inşa edildiğini unutup, tanıtım tabelalarına, Selçuklu etkisi taşıyan bir eser olduğunu yazarlar, kilise cephesinde yer alan ve Kapadokya doğumlu Aziz Kevork (George) efsanesini bilmeden, Van Gölü canavarı yakıştırmasını yaparlar.

İnişli çıkışlı, savaşların ve barışların birbirini kovaladığı, Çukurova tarihinin bir dönemine damgasını vuran Kilikya Ermeni Krallığı’nın idari ve ekonomik yapısı, kültürü hakkında hiçbir ayrıntı bulunmaz ders kitaplarında. Konu, “Bu bölgede ‘Kilikya’ adında bir krallık da kurulmuştu” denerek geçiştirilir. ‘Ermeni’ sözcüğü fazla bulunur. Burada, tüm bu alanlarda çok sayıda araştırmanın var olduğunu, Ermeni kaynaklarından bazılarının Türkçeye de tercüme edilerek yayına dönüştüğünü belirtmekle yetinelim, ve Ermenilerin Kilikya’ya nereden geldiği sorusunu kısaca ele alalım.

1070’lerde Bizans ve Arap baskılarına Selçuklular da eklenince, Ermeniler anayurtlarını terk ederek zorunlu kitlesel göçler yaşarlar. Bizans’la yapılan toprak mübadelesi sonucunda bir kol Anadolu’nun içlerine, Sivas, Kayseri, Kapadokya yönüne, başka bir kol ise daha güneye, Akdeniz bölgesine uzanır.

Tarihsel adıyla Kilikya olarak bilinen ve doğu-batı istikametinde Maraş’tan Antalya’ya kadar uzanan, kuzey sınırı da Kapadokya bölgesini içine alan geniş bir coğrafyaya yerleşirler. Prenslikler oluştururlar. Kilikya Ermeni prensi Levon’un (Leon) İstanbul’da öldürülmesi üzerine oğlu Toros, İstanbul’dan kaçarak Kilikya Prensliği’nin başına geçer. Haçlı seferleri, Bizans saldırıları birbirini takip eder. 12. yüzyılın son çeyreğinde, Ermeni prensi Rupinyan, Toroslar’daki dağınık Ermeni topluluklarını bir araya getirerek Kilikya Ermeni Krallığı’nın temellerini güçlendirir.

Krallık, zaman içinde Avrupa’nın batı ucundan Asya’nın doğu ucuna kadar uzanan geniş bir coğrafyada ticarete de damgasını vurur. Bölge önemli bir ticaret merkezine dönüşür. Özellikle Venediklilerin ve Cenevizlilerin, 1200’lü yıllarda bu bölgede ticari depolara sahip olduğu düşünülürse, bölgenin ticari önemi daha iyi anlaşılır.

Bakın neler yaşanmış tarihte… Bir yüzünde Ermenice, diğer yüzünde ise Selçuk diliyle yazılmış bir paranın varlığı aklınıza gelir mi? Bu paranın Kilikya’da, Adana’da darp edildiği söylense inanır mısınız?

1909 Kilikyası

Kilikya’nın daha yakın tarihine bir göz atalım. Aşağıdaki bilgilerin büyük bir bölümünü, Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian’ın, 1992’de Paris’te yayımlanan Les Ameniens dans l’Empire Ottoman a la Veille du Génocide (Osmanlı İmparatorluğu’nda Soykırım Öncesi Ermeniler) başlıklı çalışmasından derledim.

Osmanlı’nın Adana vilayeti, Adana, Mersin, Tarsus, Sis (Kozan), İçili (Silifke), Cebel-i Bereket ve Haçin sancaklarından oluşuyordu.

1914 Osmanlı kayıtları 50.193, Mağakya Ormanyan 79.600, Kilikya Başpatrikliği ise 83.733 olarak belirlemiş bu vilayetteki Ermeni nüfusunu.

Ermeniler yoğun olarak Hıdırilyas Mahallesi’ne toplanmışlar. Ermenilerin ana kilisesi olan Surp Asdvadzadzin bu mahalledeydi. Şehir merkezinde Surp Isdepanos adlı bir kiliseleri de bulunmaktaydı. 1901 tarihli İstanbul Ermeni Patrikhanesi Eğitim Komisyonu raporundan, Adana’da erkekler için Akaryan ve Aramyan, kızlar için Aşkhenyan mekteplerinin olduğunu, şehirdeki Katolik ve Protestan Ermenilerin de kendilerine ait kilise ve okullarının olduğunu öğrenmekteyiz.

Adana Ermenileri, ticarette tekstil, halıcılık, gümüş eşya imalatı, dericilik ve kumaş boyamacılığı, tarım alanında ise meyve yetiştiriciliği, tahıl ve pamuk üretiminde etkindi.

Adana Sancağı’nda, Ermeniler tam 14 adet süreli yayına sahip olmuş. İçlerinden biri de, vilayet gazetesi olan Ermeni harfli Türkçe ‘Adana’ gazetesi.

Vilayetin ikinci önemli sancağı Mersin’di. Sancak merkezinde Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi ile kız ve erkek öğrencinin birlikte okuduğu Bartevyan Mektebi yer alıyordu.

Tarsus (Ermenice’de Darson) Mersin’in en önemli kazası. Tarihi, Kilikya Krallığı’na kadar uzanıyor. Surp Boğos (St. Paul), Surp Sofya, Surp Arakyalk kiliseleri daha sonraki yıllarda camiye dönüştürülmüş. Şehirde Lusinyan Mektebi ve Protestan Amerikan misyonerlerine ait bir kolej de yer alıyordu. Tarsus’un köylerinde de Ermeniler yaşıyordu. Kozluk köyü, Surp Sarkis Kilisesi ve mektebi ile Ermenilerin yazlığı sayılırdı. Mersin’de de üç adet Ermenice süreli yayın çıkmış.

Kilikya, hemen Kozan Sancağı’nı çağrıştırır. Bunun nedeni, Ortodoks Ermenilerin önemli bir dini merkezi olmasıdır. Kozan’ın merkezi Sis, yetki alanı Antep, Yozgat, Maraş ve Malatya’ya kadar uzanan bir başpatrikliğe ev sahipliği yapmış. Nüfusunun tamamına yakını Ermeni idi. Başpatriklik makamı Surp Sofya Manastırı’nda yer alıyor, Ermeni kutsal emanetleri ve önemli el yazması eserler burada muhafaza ediliyordu. Kozan’da tam altı kilise ve altı Ermeni okulu bulunuyordu. Özellikle ortaçağ tarihiyle ilgili araştırmacıların uğrak yeri olan Feke, manastırı ve okulu ile önemli bir Ermeni yerleşimiydi. Kozan adıyla birlikte anılan Haçin’in (Saimbeyli, Ermenice Hacın) 20 bin olan nüfusunun neredeyse tamamı Ermeni’ydi. Hacın, çevre yerleşimlerin ticaret merkezi, pazar yeriydi. Buğdayı, su değirmenleri ile ünlüydü. Demircilik ve dokumacılık alanında gelişmişti. Bir dini okul olan Surp Hagop Manastırı aynı zamanda bir hac merkeziydi. Hacın’ın yukarı mahallesinde Surp Asvadzadzin ve Surp Kevork kiliseleri, Sahagyan-Mesrobyan ve Kevorkyan okulları, aşağı mahallesinde ise Surp Toros Kilisesi yer alıyordu. Her iki mahallede de Katolik ve Protestanların kiliseleri ve okulları da bulunmaktaydı.

Hacın civarında da birçok Ermeni yerleşimi de bulunuyordu. Hacın’ı çevreleyen Rumlu, Sardere, Köseler, Şarköy, Soğanlı köylerinde kilise ve okullar vardı. Hacın, ‘Luys’ (Işık) adlı bir süreli yayına da sahipti.

Adana Vilayeti’nin bir diğer önemli sancağı da Cebel-i Bereket’ti. İskenderun Körfezi’nden başlayıp Amanos Dağlarının kuzeyine kadar uzanıyordu. Sancağın en önemli yerleşimi olan Dörtyol’da 5 bini aşkın Ermeni yaşıyor, burada Surp Asdvadzadzin ve Surp Krikor Lusavoriç kiliseleri ile, dört Ermeni okulu bulunuyordu. Ermeniler, Dörtyol yakınlarındaki Ocaklı köyünde Surp Asdvadzadzin Kilisesi ve aynı adı taşıyan bir okula, Özerli köyünde ise Surp Krikor Lusavoriç Kilisesi ve Surp Pırgiç Okulu’na sahiptiler. Hassa kazasında ise Fransız Lazarist misyonerlerin kurduğu bir okul, dispanser ve şapel yer alıyordu. Sancağın deniz tarafındaki Ayas (Yumurtalık) ve Payas (Yakacık) yerleşimlerinde de Ermeniler okullara ve kiliselere sahipti. Dörtyol’da, ‘Nuvig’, ‘Amanos’, ve ‘Sisuan’ adlı üç süreli yayın da çıkmıştı.

Adana Vilayeti’nin diğer kazalarında ve köylerinde de çok sayıda kilise ve okul yer alıyordu.

1909 Adana Felaketinin Tanığı Terziyan Anlatıyor

Hagop H. Terziyan. H harfi, Terziyan’ın mahlaslarından birinin ilk harfi. Hagder.

Terziyan 22 Ağustos 1879’da Hacın’da doğdu. İlkokulu Hacın’da tamamladı. Adana Hisüsyan Ermeni Okulu’nu bitirerek 1897’de İstanbul’a geldi. 1900 yılında Eczacılık diplomasını alarak topraklarına döndü. Hacın ve Adana’da eczaneler açtı. Aynı zamanda mektuplaşarak İstanbul Ermeni gazetelerine Hagder, Hımayag, Davros, Hito ve Mektupçu mahlaslarıyla yazdı. Kilikya Felaketinden kıl payı kurtulur. İstanbul’a gelir ve Kumkapı’da “Adana Eczanesi”ni açar.

Adanayi Gyankı ve Giligyo Ağedi (Adana Yaşamı ve Kilikya Felaketi) adlı beş ciltlik eserini yayınladı. Tümü hükümet tarafından toplatıldı.

Sonra ne mi oldu? Belirtmiştim, devlet affetmez. 1915 yılının karanlık yolculuğunda katledilen aydınların ilk sıralarında yer alır.

Terziyan’ı dinleyelim. Eserinin ilk on sayfasından küçük bir derleme yaptım.

Bir Katliamın Anatomisi

“Gerçeklikler vardır ki ne kadar da gizli tutulmaya çalışılırsa, sanki o kadar da hızlı ve geniş bir şekilde yayılır. Kilikya Felaketi de böyle oldu. Hakkında doğru ya da yanlış çok şey konuşuldu ve yazıldı. Ancak felaketin gerçek tarihi örtülü kaldı. İşte şimdi, bir görgü tanığı, olayı yaşamış ve araştırmış bir uzman olarak yazmak istiyorum. Kilikya Felaketi’nin tüm ayrıntılarını, tam bir gerçeklik içinde, en küçük bir aşırılığa kaçmadan, felaketin tarihini oluşturan resmi raporları, belgelerin birer kopyasını, önemli yayınları da ekleyerek yazıyorum.”

*

İstanbul irticai teşkilatlanması haberi Adana’ya ulaşır ulaşmaz orada da bir hareketlenme başlar. Pazar günü büyük bir kalabalık çarşıya iner ve önlerindeki tellal “Şeriatımızın bire bir uygulanmasını istiyoruz, kadınlar çarşıya çıkmamalı, alışveriş yapmamalı, aykırı hareket eden kadınları paramparça edeceğiz” diye bağırıyordu. Bu bağnaz hareketten dehşete düşmüş Ermeniler valiliğe başvurur. Cevad Bey gibi Hamit döneminin bir siyasetçisi, ancak tellalı ve bir iki başıbozuğu hapsedebildi. Kışkırtıcıların talebi üzerine iki saat sonra serbest bırakıldılar.

*

Bir sabah halk, Adana’nın en işlek alanında yükselen saat kulesinde, kocaman harflerle yazılmış “Hindistan, Mısır ve diğer yerlerdeki altı milyon İslam birleşerek, İngiltere Hükümeti’ne başvurarak İslami şeriatın korunmasını, aksi takdirde kanlarının son damlasını akıtana kadar şeriatı korumaya çalışacaklarını” bildiren bir pankartla karşılaştı. İzmir Ahenk gaztesi bu durumu haber yaptı. Bu bildirinin yanlış algılanması büyük bir tahrike neden oldu, nefret uyandırdı. Adana’nın bağnaz çevresinden bir grup da pankartta yer alan açıklamanın binlerce kopyasını hazırlayarak dağıttı. Bu talep günlerce ağızdan ağza dolaştı.

*

Kilikya Felaketi’nin örgütleyicileri bağnazları kışkırtmak için bir gece Ulu Cami’nin kapısına pislik sürdüler. Böylesi aşağılık ve tehlikeli bir tutumla sinsi amaçlarını gerçekleştirmek için felaketin başlamasını beklediler. Bu durum Adana Hıristiyanları arasında büyük bir korku yarattı. İkinci gece aynı eyleme girişen iki softa, bekçiler tarafından tutuklandı. İdare bu softaları tutuklayıp cezalandıracağı yerde serbest bırakarak bağnaz çevreleri cesaretlendirdı.

*

Bir gece de Türk semtlerinde aniden bir gürültü patırtı koptu. Evden eve, camdan cama, “Bu gece Hıristiyanlar kışlamızı kuşatıp işgal edecekler, uyanık ve hazır olun” bağırış çağırışları eksik olmadı. Türkler büyük bir panik içinde evden eve koşup saklanacak yer aradılar. İdare hazır güçlerini kışlanın çevresine yerleştirdi. Müslümanlar kesim gece boyunca uyanık kalarak Hıristiyanların saldırısını beklediler.

Hristiyanlar ise olup bitenden bihaber yataklarında uyuyordu. Ertesi sabah “İtidal” gazetesinde Türk yurttaşlarının yersiz korkusunu şaşkınlıkla okurular. Valilik bu yalanın fışkırdığı kirli kaynağı bulmak ve cezalandırmak için bir araştırma yapma gereği duymadı.

*

Bir gün de, “Hacın Ermenileri ayaklandılar ve Adana’ya doğru yürüyorlar” yalanı semtten semte yayıldı. Kısa bir süre sonra haberin yalan olduğu ve aynı kirli kaynaktan yayıldığı anlaşıldı. Valilik bu yalanın da kaynağını, elebaşlarını bulmak için bir araştırma yapmadı.

Kilikya Felaketi’ni hazırlayanlar benzeri birçok faaliyetten sonra yalan ya da iftiralarla amaçlarını gerçekleştiremeyeceklerini ve bir sonuç alamayacaklarını anladılar. Bunun üzerine saldırılara başlayıp bir dizi cinayet işlediler.

Adana çevresinden başlayan irili ufaklı birçok olay adım adım Adana merkezine yaklaştı.

*

Osmaniye’den Hacın’a giden üç Ermeni katırcı öldürüldü. Katiller yakalandı ve sorgularında Hıristiyanları katletmek için gizli bir örgütlenme olduğunu ve onun emirlerini yerine getirdiklerini belirttiler. Katiller ayrıca, Anayasa’nın şeriata aykırı olduğunu, anayasanın en iyi savunucuları Ermeniler olduğuna göre, hapishaneden serbest bırakılır bırakılmaz başkalarını da öldürmeye devam edeceklerini açıkladılar.

Bu vahşi katiller Adana’ya getirilerek ölüme mahkûm edildiler. Hastalık bahanesiyle hastaneye sevk edilen caniler oradan da kaçtılar. Ancak felaketten bir sene sonra tekrar tutuklanıp Sis’te idam edildiler.

*

Saldırılar gittikçe Adana merkezine yaklaştı.

Hamidiye kıyısında, Tarsus Amerikan Koleji öğrencilerinden 18 yaşındaki Arakel Berberyan ölü olarak bulundu. Şiddetli protestoların ardından genç bir Türk subayı hakkındaki şüpheler göstermelik incelemelerle geçiştirildi.

Adana merkezinde kötülükleriyle bilinen bir grup, açıktan açığa Hıristiyanlara saldırmaya başladı. Hırsızlık, yaralama olayları birbirini izledi. Bağlarına giden çiftçilere, pamuk atölyelerine saldıranlar aynı gün içinde serbest bırakıldılar.

Paskalya haftasının ilk pazartesi günü bardağı taşıran olay gerçekleşti. Ohannes adında bir Ermeni genci saldırıya uğradı, yaralandı, kendisini bırakmaları için yalvarmaları para etmedi. Saldırganlara karşı kendini korumaktan başka çaresi kalmayınca grubun elebaşını öldürdü, diğerleri kaçtılar. Olay ertesi gün duyuldu. Fırsat kollayanlar yüzlerce kişiyi sokağa döktü. Ele başının naaşı sokak sokak, semt semt gezdirilirdi.

*

Paskalya haftasının üçüncü günü. Adana Ermenileri şiddetli bir dehşetle yüz yüzeydi. Kışkırtıcılar iş üstündeydi, semtten semte koşarak silah dağıttılar. Ermeni yetişkinleri, ileri gelenleri ise, Türk aydınlarına ve valiliğin gücüne güvenerek olup bitene önem vermediler.

Çevre yerleşim yerlerinin sakinleri Adana’ya akın edince kalabalık an be an artmaya başladı. Ermeniler olup biteni hayret içinde seyretmekteydi. Türklerin hepsi beyaz sarık takmış, silahlanmış evlere ve dükkânlara işaret koymaktaydı.

Akşama doğru, aklını kaybetmiş bir güruh Valiliğe başvurarak kırımın resmi olarak başlaması için emir verilmesini talep ettiler.”

1909 ‘Adana Ergenekonu’

Adana 1894–96 Abdülhamid devri katliam ve yıkımlarından kurtulmuş olan ender yerleşimlerden biriydi. Adana Ermenileri belirli birikimler oluşturmuşlar, komşularına göre nispi bir zenginliğe sahiptiler.

Adanalı Ermeniler 1908’de ilan edilen meşrutiyetin, özgürlüklerin açık ve kimi zaman ateşli savunucuları olarak tanınıyorlardı. Bu tutumları, Adana olaylarından sonra yapılan duruşmalarda karşılarına birer suç unsuru olarak çıkarılacak ve iddianamelere gülünç şekillerde yansıyacaktı.

1909 Mart-Nisan ayında Adana-İstanbul telgraf trafiği hiç durmaz. İttihat Terakki, Adana yöresinde iyi örgütlenmiştir. Cebel-i Bereket Mutasarrıfı Mehmet Asaf, 1909 Felaketi sonrası Adana Divan-ı Harplerinde tekrar tekrar yargılanır. 2. Divan-ı Harbi tarafından dört yıl memuriyetten men hükmü alarak kurtulur. İstanbul’a dönüp, Bab-ı ali’de Hüseyin Hilmi Paşa ile görüşür. Bu görüşmenin anılarına yansıyan birkaç satırını birlikte okuyalım.

Paşa: Çocuk, o yazdığınız mecnunane telgrafları nasıl yazdınız. Siz akıllı bir çocuksunuz.

Ben: Paşam o telgraflar hangileridir?

Paşa: Mesela ahaliye silah dağıtmışsınız ve karşı karşıya birbirlerini öldürmeye kışkırtmışsınız.

Ben: Aman Paşam, ben Yönetim Kurulu kararıyla ve bir gece yani silahlarla taburumuz gelinceye kadar merkez rediflerine silah verdim…

Paşa: Hapishanelerin boşaltılmasına emir vermişsiniz.

Ben: Haşa! Bunlar uydurma ve yalandır…

Mehmet Asaf her ne kadar yalandır dese de akıl verenleri yurt dışına çıkmasını önerirler ve soluğu Paris’te alır.

Türk resmi tarihçileri, 1915 Ermeni Felaketi ile ilgili çok konuşmalarına rağmen, Anadolu’da yer alan diğer kırımlar, özellikle Adana Ermeni Felaketi ile ilgili fazla konuşmazlar. Olayları “provokasyon” olarak açıklarlar – 25 bine yakın canın yok olmasına neden olan bir provokasyon. Klasik bir söylem olacak ama, biz bu filmi birçok kez seyrettik. Ben ‘Adana Ergenekonu’ adını yakıştırdım.

*

Adana’nın kara yılı 1909 için çok az şey yazabildim.

Meclisi Mebusan’da yapılan tartışmalar, Teftiş Heyeti’nin hazırladığı raporlar, özel olarak Babikyan ve raporu hakkında tek satır yazamadım. Divan-ı Harp’lerde görülen davalar; verilen idam cezaları; ortada kalan binlerce yetim; beslenme, barınma, eğitim sorunları; yakılıp yıkılan mahalleler; gazetelerin tutumu, yorumları. Bab-ı ali’nin yardım kampanyaları, uluslararası örgütlerin, yardım kuruluşlarının faaliyetleri. Hepsi bir başka yazımıza kaldı.

Dikkat. Fotoğraflar, dünya savaşı yaşamış bir kente değil, sadece 1909 yılı Kilikya Ermeni yerleşimlerine ait.