Bir ‘iyilik’ aşısı olsa herkese aşılasak

Ayşe GÜNAYSU
Özgür Gündem

“İyilik’’ten sağlık ya da durum iyiliğini kastetmiyorum, düpedüz “iyi’’ insan olmayı kastediyorum. Yeni 22’sine basmış yeğenimle konuşuyoruz. Dünyada “iyi insan’’ olmanın tek bir örneği olsaydı, o işte bu 22 yaşındaki yeğenim olurdu, eminim.

Rekabetçi, kendisinden başka kimseyi düşünmeyen, giderek canavarlaşan insanların dünyasıyla başa çıkmaya çalışan sevgili yeğenim, iyice bunaldığı bir anında bana “Ayşe hala’’ dedi, “Evet, adalet duygusuna, vicdana, merhamete ve iyi bir kalbe sahip olduğumu hep söylersiniz, diyelim ki öyleyim, ama bunlar hayatımı kolaylaştırmıyor. Zorlaştırıyor.’’

Bir an durdum. Doğru söylüyordu. “Haklısın’’ dedim. Ama sonra ilk aklıma gelenleri söyledim: “Sen sana bir yarar sağlasın diye ‘iyi’ insan olmadın. Başka türlü olamayacağın için iyi insan oldun. Kimseye zarar vermek elinden gelmediği için kendini koruyamıyor olabilirsin, ama bu özelliğin yüzünden sana tek bir insanın bile duyduğu saygı ve sevgiyi dünyanın hiçbir gücü, parası satın alamaz. ‘İyi’ insanın en büyük armağanı kendisi. Temiz vicdanı. Utanacak, saklayacak hiçbir şeyin olmaması. Arkandan söylenen güzel sözler ve sana duyulan sevgi hiçbir şeye değişilmeyecek kadar değerli.’’ İyi insan olmak ne demek diye kendi kendime ilk gençlik yıllarımda çok düşünmüştüm. Bulduğum şey çok basitti ama unutuluyordu: İyi insan kendisinden başkası için üzülen, kendisinden başkasının sevincine sevinendir.

Aklımdan çıkmaz. Ermeni Soykırımı’nın doğrudan görgü tanıklıklarından derlenen Mavi Kitap’ın ikinci çevirisini yaparken ömrüm ikiye yarılmıştı. Ondan öncesi ve sonrası. Çünkü ilk kez bu kadar mikro düzeyde, tek tek insanların ne yaşadığını, ölümün bir kurtuluş olduğunu anlatan bu kadar farklı yerlerden, bu kadar çok tanıklığı bir arada okuyor, üstelik Türkçe’ye aktarıyordum. Can dayanmıyor. Akıl sağlığını koruyamayacağından korkuyor insan. En çok da insanların ne kadar kötülüğe eğilimli olduğunu, iyi kalpli insanların ne kadar az olduğunu görmek insanda yaşama istediğini alıp götürüyor. Karısıyla birlikte ölüme yatan Stefan Zweig’ı derinden anlıyorsun. İnsan kendisini salt bu yüzden öldürebilir. 800 sayfalık kötülükler içinde tek tek parıldayan, milyonda bir denecek kadar az “iyi’’ insanlara rastladım. Örnek: Adapazarı. 24 Eylül 1915’de Amerikan misyon merkezinden Miss Holt yazıyor. Erkekleri kiliseye toplamışlar. Korkunç bir işkence sürüyor günlerdir. Misyonun kadın doktoru yaralılara bakmak için kiliseye gitmiş, korku içinde ağlıyor. Bir kadın, “Hepimizi öldüreceklerini, cesetlerimizi Sakarya ırmağına atacaklarını söylüyorlar’’ diyor. Vakıf yöneticisi hıçkıra hıçkıra ağlayarak Miss Holt’a geliyor: “Paramı almanı ve ölürsem oğluma vermeni istiyorum’’ diyor. Miss Holt sonrasını şöyle anlatıyor: “En sonunda daha fazla dayanamadım, ‘Kiliseye gidiyorum, ne derseniz deyin,’ dedim. Yolu bilmiyordum ve insanlar bana kilisenin yolunu göstermeye korkuyordu, ama ben sora sora kiliseyi buldum. Adamın biri şöyle dedi: “Kiliseye mi gidiyorsun? Orası bir cehennem.’’ Oraya ulaştım (…) ve vakıf yöneticilerinden birine rastladım (…) Kilisenin dışında gözyaşları içinde bir Türk askeri olduğunu söyledi. Ermenilere yapılan zalimce muameleden dolayı üç gün, üç gecedir ağlıyormuş.’’ O bölgede yüzlerce binlerce Türk askeri, emirleri dinler ve işkence yaparken, sadece bir tanesi, kilisenin önüne oturmuş üç gün, üç gece gözyaşı döküyor. Nedir onun diğerlerinden farkı? Çoğumuz sosyalist/komünist/devrimci olduğumuz için “iyi’’ olduğumuzu sandık. Bu asker sosyalist filan değildi.

İngiltere Parlamentosu’na mektup gönderip, Mavi Kitap’taki tanıklıkların düzmece olduğunu iddia eden 550 TBMM üyesi, Mavi Kitap’ta bunun gibi en aşağı 20 örneğin de düzmece olduğunu söyleyecekler mi? O Türk askeri de düzmece mi?

Konuyu dağıtmayalım. İdeolojilerin iyilik aşıladığına inanmıyorum. En erdemli ideolojileri benimseyenler içinden neler çıktığını gördük. ‘İyi’lik başka bir şey. Ne yazık ki aşısı, ilacı yok. Tek pusula ahlakın kadim emri: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma.’’