Bitlisli Saroyan 100 yaşında

Nigar AVŞAR
Radikal Gazetesi

Bitlis doğumlu, dünyaca ünlü Ermeni yazar William Saroyan’ın doğum günü, UNESCO çerçevesinde bir dizi etkinlikle anılıyor. Yazarın ‘aradaki’ hikâyesini Aras Yayıncılık’ta Saroyan kitapları dizisinin editörü Aziz Gökdemir anlattı

31 Ağustos 1908’de Kaliforniya, Fresno’da doğuyor Saroyan. Aile 1905’te Bitlis’ten Amerika’ya göçmüş: Presbiteryen rahibi babası o henüz üç yaşındayken ölünce, annesi Saroyan’ı ve üç kardeşini yetimhaneye veriyor. Yetimhanede geçen beş yıl ve sonra yine annelerine dönüş. Eğitim sistemiyle yıldızı barışmıyor Saroyan’ın ve 15’inde okulu terk ediyor. 1929 Bunalımı da kapıda.

Pek çok işe girip çıkıyor ama aklı fikri yazıda. Ermeni gazetelerine yazdığı küçük yazıların, öykülerin ardından 1933’te zamanın ünlü dergisi Story’de yayımlanan ‘Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam’, Saroyan’a yazarlık mesleğinin kapısını açıyor. Sonrası yoksulluğun bir an bile peşini bırakmadığı, nefesinin bittiği yere kadar yazı…

1939’da reddedeceği Pulitzer ödülü de Saroyan yazınının önemli bir basamağı. Saroyan, tiyatro oyunu ve roman türlerinde yapıtlar verse de, asıl tutkusu, yalınlığı elden bırakmadan yaşadıklarını kadrajladığı öyküleri.

UNESCO’nun, 2008’i Saroyan yılı ilan etmesinin ardından Amerika, Fransa ve Ermenistan’da çeşitli etkinliklerle anılıyor yazar. Aras Yayıncılık da Saroyan’ı 1964’te Bitlis’e yaptığı gezide, Fikret Otyam’ın çektiği fotoğrafların yer aldığı bir kitapla anmaya hazırlanıyor. Yayınevinin Saroyan kitapları editörü Aziz Gökdemir’le, yaşadığı Amerika’dan gelir gelmez buluştuk.

William Saroyan’ın 100. doğum yılı nasıl kutlanıyor?
Amerika ve Fransa’daki Ermeni toplumu için önemli bir istek var, Saroyan’ın edebi mirasını devam ettirmek. Vakti zamanında John Steinbeck’le aynı kategoride yer alan bir yazar. Bugün aynı ünü koruduğunu söyleyemeyiz, fakat 100. doğum yılı hâlâ Saroyan’ı okuyan, hakkında sıcak duygular besleyen çevrelerde bir istek uyandırıyor. Özellikle doğduğu Kaliforniya, Fresno’da ve Amerika’nın çeşitli şehirlerinde yılbaşından beri türlü etkinlikler sürüyor. Bunların bir ayağını İstanbul’da da yapmayı düşündüler ama Hrant Dink’in katledilmesi, bu niyeti planlama aşamasına bile getiremedi.

Saroyan, Kaliforniya’da doğmuş. Siz onu sürgün edebiyatına dahil ediyorsunuz ama kendisi sürgün değil, öyle değil mi?
Kendisi sürgün olmadığı halde sürgün bir toplumun içinden geldiği, yaşadığı toplumla kendisini özdeşleştirdiği için sürgün edebiyatına dahil edebiliriz. Özellikle ilk dönemdeki ‘Yetmiş Bin Süryani’deki öykülerine baktığımızda toplumunun yaşadığı acıyı duyuyor. Bir yandan Ermeni toplumunu yazıyor, bir yandan Ermeni olmasını kesinlikle gerektirmeyen türden öyküler… Mesela Story dergisinde yayımlanan ilk öyküsü ‘Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam’ın Ermenilikle ilgisi yok; aç bir yazar hakkında…

1964’te İstanbul’a, sonra Bitlis’e gidişi edebiyatını nasıl etkiliyor?
Bir kere son derece plansız programsız geliyor. Mizacı öyle zaten. Bu konuda hiçbir şey yazmamış, yayımlamamış. Bitlis’te Ermeni mahallesi geziliyor, muhtemelen ailesine ait olan bir ev gösteriliyor. Bu tabii müthiş duygu yüklü bir an. Bitlis’te çiçeklerle karşılanıyor, mutlu oluyor… Bu seyahatin olumlu bir sürü etkisi varsa da, sonuçta Saroyan’ın o zaman karşılaştığı Ermeni mahallesi yıkık dökük bir yer. Kaymakamla, valiyle oturup görüşüyor ama adam gibi bir konuşma yapıldığı söylenemez, zaten belli konulara girilemiyor. Orada dost konumundasınız. Birtakım şeyleri o anda söyleyecekse de söyleyemiyor. Arkadaşlarıyla konuşuyor. Aras Yayıncılık’ta yeni yayımlayacağımız kitapta bu konuşmalar da var. ‘Bitlis’ dediğimiz oyunu yazması 10 yıl sonra. Yani birdenbire Bitlis etkisi yaşamıyor. Tabii o seyahate kadarki eserlerin tonuyla sonrakileri karşılaştırmak lazım. Daha önce masumane bir Saroyan yazısı varsa, sonra o masumiyeti kaybettiğini söyleyebiliriz. Yazdıklarında Bitlis’e gitmenin değil de, gidememenin etkisini görüyoruz. Kaliforniya’da yaşayan Ermeniler ve kendisi üzerinde ait olma ve olamama çelişkisi var. Mesela soruyorsunuz “Nerelisin?” diye, Kaliforniya doğumlu ama “Sivaslıyım” diyor. Sivas hakkında hiçbir şey de bilmiyor aslında.

Siz Saroyan’ı nasıl keşfettiniz?
1960’larda Varlık Yayınları’ndan çıkmış Saroyan kitapları vardır. Küçükken babam vermişti, “Al oku, çok iyi bir yazardır” diye. 1998’de ilk öykü kitabım (İç İçe Geçmiş İstanbul Öyküleri) çıkarken, yayınevinin o zamanlar çıkardığı E dergisi için benden yazı istediler. Ne yazacağımı düşünürken bir tesadüf oldu: Babamın bir askerlik arkadaşı vardı, öğrendim ki Saroyan’ın Bitlis gezisi sırasında mihmandarlık yapmış. Cumhuriyet gazetesinde de o gezinin fotoğraflarının olduğunu öğrendim. İki sayfayla halledecekken, uzun bir inceleme yazısına dönüştü. Aynı yıl kitap fuarında Aras Yayıncılık’tan Rober’le (Koptaş) tanıştım ve sonra da Aras’ın Saroyan kitapları dizisinin editörü oluverdim.

William Saroyan sizin için neyi temsil ediyor?
Çocukların perspektifinden yazdığı, bunun üzerine edebiyat bina eden eserlerini seviyorum. Bunları okudukça ben de geçmişimi düşünmeye başladım. 12 Eylül mesela, o sırada 13 yaşındaydım. Sonra ailemin tarihine dair bir ilgi oluştu. Biz Balkan göçmeniyiz; bu yazılar sayesinde oralarda çeşitli bağlar kurdum. Benim de kendimi keşfetmemde bir köprü oldu Saroyan.

En sevdiğiniz Saroyan öyküsü hangisi?
‘Yaz Neşesi’. Olay örgüsünü anlat deseniz, öyle bir şey yok. At arabasına iki çocuk biniyor, bir yerden bir yere gidiyorlar; kimse ne ölüyor, ne savaşa gidiyor, ne de büyük aşklar yaşanıyor. Çok kısa, bir mücevher gibi…