Burjuvazi ve Demokrasi – Korkut Boratav

TUSIAD-ENDEAVOR ''IYIGIRISIM'' ZIRVESI

Korkut BORATAV
Sendika.org

Öyle anlaşılıyor ki bu burjuvazi, burjuva demokrasisine karşıdır. O zaman burjuva demokrasisini, içeriğini zenginleştirerek; belki de bir demokratik devrime dönüştürerek hayata geçirmeyi başkaları üstlenecektir

Bugüne de ışık tutması beklentisiyle soralım: Türkiye’de burjuvazi ile siyasi iktidar arasındaki ilişkiler yakın geçmişte nasıl seyretmiştir?

“Burjuvazi, tanım gereği iktidardadır” diye soruyu geçiştiremeyiz. Kapitalist bir toplumda (dolayısıyla Türkiye’de) burjuvazi, elbette ekonomiye egemen olan sınıftır; “normal” koşullarda devleti de kontrol eder. Ancak bu, otomatik olarak gerçekleşmez. İktidar kadrolarının zaman içinde değişen hareket alanı, burjuvazinin saflarında bölünmeler, başka (özellikle emekçi) sınıfların artan pazarlık gücü, sınıf hegemonyasını zayıflatabilir.

Son otuz beş yıla göz atarak yukarıdaki soruyu kısaca tartışalım.

1978 sonunda ekonomik hegemonyalarını tehdit altında gören sermaye örgütleri, CHP iktidarına karşı sistematik bir saldırı başlatır; Ecevit hükümetinin çöküşünü sağlar; 24 Ocak programına katkı yaparlar. Bu programın parlamenter rejimde hayata geçirilemeyeceğini de bildikleri için, 12 Eylül darbesine tam destek verirler.

Sermaye cephesi, ekonominin başına Turgut Özal’ın getirilmesini sağlar. Yeni anayasaya ve sonraki yıllarda ekonomiye, topluma damga vuracak olan yasalara, kurumlaşmaya belirleyici katkı yapar. Neo-liberal dönüşümlerin ilk atılımlarını fanatikçe sürdüren Özal liderliğindeki (1983-1988) ANAP iktidarına tam destek verir.

Halk sınıflarının direnmesi sayesinde emek, on yıllık kayıpların bir bölümünü geri alır (1989-1990). Koalisyon hükümetleri (1991-1998) bölüşüm ilişkilerinde istikrarsızlıklara yol açar. Siyasette parçalanma sermaye gruplarına da yansır.

Burjuvazinin popülizme karşı açtığı savaş, ekonomi politikalarının on yıl boyunca IMF’ye devredilmesiyle sonuçlanır. Başlangıcı, 1998 sonundaki anlaşmadır. 2001 krizi de IMF reçetelerine uygun biçimde Kemal Derviş’in gözetiminde yönetilir; kurumsal, kalıcı neo-liberal düzenlemelerin yasalaşması için bir vesile olarak kullanılır.

ANAP’ın dağılma sürecine girmesi, burjuvaziyi iki kere doğrudan partileşme girişimine yöneltecektir. Birincisi TÜSİAD seçkinlerinden Cem Boyner’in 1994’te liberal aydınlarla birlikte kurduğu Yeni Demokrasi Hareketi’dir (YDH). Ekonomik ve siyasi liberalizmi, anti-Kemalist bir yönelişle birleştiren YDH büyük medya ve uluslararası sermaye çevreleri tarafından desteklenir; 1995 seçimlerinde yüzde yarım oranında oy alır ve tarihe karışır.

İkincisi, 2001 krizi sonunda, büyük medya tarafından pompalanan, İsmail Cem/Kemal Derviş liderliğindeki liberal Yeni Türkiye Partisi’dir (YTP). Kemal Derviş (CHP’ye girerek) yan çizer. YTP kurulur; 2002 seçimlerinde yüzde bir oranında oy alır; o da tarihe karışır.

Burjuvazi, böylece, krizin yarattığı sosyal bunalımı 2002 seçim zaferine dönüştüren AKP ile karşı karşıya kalır.

Belli sermaye gruplarıyla organik ilişkileri olan AKP, burjuvazinin ortak çıkarlarını gözeten Kemal Derviş programını olduğu gibi devraldı; geliştirdi. ANAP/Özal’lı yılların özlemini çeken burjuvazi, böylece, kolektif sınıf çıkarlarını ödünsüz izleyen ikinci bir tek parti iktidarına kavuşmuş oluyordu.

Ne var ki, zamanla burjuvazi ile AKP arasında gerilimler oluşmaya başladı. Bunlar, AKP’nin siyasi yönelişlerinden kaynaklanmıyordu. Siyasi iktidarın farklı sermaye grupları, hatta tekil iş adamları ile ilişkilerinde kayırıcı/ödüllendirici veya dışlayıcı/cezalandırıcı yöntemleri geliştirilmesiyle ilgiliydi. Kentsel rantları astronomik servet transferlerine dönüştürme imkânlarını sonuna kadar kullanması, iktidarın sermaye grupları üzerindeki gücünü artırıyordu.

Bugünkü “faşizme geçiş” sürecinin belirleyici adımlarından biri, 2010 Anayasa Referandumu oldu. Başbakan, önce anayasada önerilen değişikliklerin sermaye çevreleri lehine getirdiği öğeleri hatırlattı. Sermayeye kaynak dağıtımını frenleyen “idari yargı vesayeti”ne son verilmesini örnek gösterdi. Ardından aynı çevrelere hitap etti: “Anayasal değişikliğe eğer siz ‘evet’lerinizle katılmazsanız, yarın huzurumuza geldiğinizde biz de sessiz kalırız. Burada bitaraf olanlar yarın bertaraf olurlar.”

Bu açık şantajın sonucu ne oldu? İş çevrelerinin referandum öncesindeki açıklamalarının bir dökümünü Hakan Gülseven yaptı ve üç sayfalık bir liste yayımladı: (indy/media.org, 10 Eylül 2010). Burjuvazinin seçkin, ünlü adlarını da içeren silme “evetçi” bir liste… Eğer varsa, “muhalifler”, şantaja karşı en azından susmak zorunda kalmıştır.

Peki, şantaj niçin etkili olmuştur? Yanıt, devlet eliyle ihya edilmeyi bir hayat tarzı olarak benimsemiş ve bunu AKP’li yıllarda da sürdürmekte olan Türkiye burjuvazisinin yoz niteliğinde aranmalı. “Serbest piyasacı” patronlara soralım: “Başbakan’ın huzuruna niçin çıkmaktasınız? Kendisinden neler istemektesiniz?”

Şimdi yeni bir dönemeçteyiz. Mafyatik niteliği açığa çıkmış olan bir kadro iktidardan uzaklaşamaz; bu nedenle faşizme geçişi hızlandırmak zorundadır. “Patronların desteği” ile onaylanan anayasa, bu lideri Çankaya’ya çıkardı. Var olan yasaların dahi uygulanmasının liderin tercihlerine bağlı olacağı ortaya çıktı. Ona göre “milli irade”, faşizmi meşrulaştırmaktadır.

Seçim sonrasındaki açıklamalardan (ve diğer ipuçlarından) anlıyoruz ki, burjuvazinin saflarında iki eğilim var: Faşizme geçişi tam destekleyenler ve “reformları hızlandırmak için kutuplaşmayı hafifletmeyi” isteyenler…

Dikkat ediniz: “Kutuplaşmayı hafifletmeyi” isteyen grup, “mafyatik kutup”a hitap etmektedir. Demek ki hukukun çiğnenmesi kabul görmüş; en azından sineye çekilmiştir. Kamu kurumlarının, eğitimin, toplumun gerici/İslamcı doğrultuda “restorasyonu”, bunlar için sorun değildir. Çocukları dışarıda okuyan, korunaklı sitelerde yaşayan kimi zenginlerin birbirlerine yakınmaları değil, kamuoyuna taşınan tavırlar önemlidir.

Öyle anlaşılıyor ki bu burjuvazi, burjuva demokrasisine karşıdır. O zaman burjuva demokrasisini, içeriğini zenginleştirerek; belki de bir demokratik devrime dönüştürerek hayata geçirmeyi başkaları üstlenecektir.