Çocuk Gözünden Soykırım

nuce_01022013-103110-1359711070.71

Nihad GÜLTEKİN
Özgür GÜNDEM

Yazar Yusuf Baran Beyi’nin ‘Süngü ve Yara / Dêrsim 38 Katliamı ve Sürgün Tanıkları’ adlı kitabı, geçtiğimiz yıl Dipnot Yayınları’ndan çıktı. Kitap, 1937-1938 yıllarında Dêrsim’de yapılan soykırımı tanıkların anlatımlarıyla okura sunuyor. ‘Süngü ve Yara’, 1938 Dêrsim katliamı mağdurlarının tanıklıklarını günümüze taşıması anlamıyla önemli bir çalışma. 15 bölümden oluşan kitapta, birçok hikâye yer alıyor. Yusuf Baran Beyi, yanı başındaki tarihe kulak veriyor.

Yusuf Baran Beyi, tanıkların anlattıklarını kayıt altına almak için epey emek sarf etmiş. Katliamın yaşandığı Dêrsim’in Xozat, Pûlûr, Mazgerd, Nazmiya, Pilemorî ilçeleri ile birçok yerinde çalışma yürütmüş. Görüşmelere katılan tanıklar, soykırımın yaşandığı dönemde henüz çocuk yaştalar. Gözlerinin önünde anne-babaları, kardeşleri ve yakınları katledilmiş, ardından sürgünün mağduru olmuşlar. Bununla da bitmemiş acıları, sürgün yıllarında yaşadıkları da oldukça zorludur. Tanıklıklar, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin karanlık bir dönemini aydınlatması hem de soykırıma maruz kalmanın bıraktığı izleri anlamak açısından önemli.

Dinlemek bile acıydı

Yazar da tanıkları dinlemenin üzerinde bıraktığı etkilerden bahsediyor. Kendisini derinden sarsan anılarla karşılaştığını belirten Beyi, şunları anlatıyor: “Dêrsim katliamını araştırdıkça insanı derinden sarsan anılarla karşılaştım. Bunlar belleğimde unutulmayacak, silinmeyecek izler bıraktı. Her tanığın anılarını empatiyle dinleyip zihnimde canlandırdıkça, bu dramı gerçekten yaşayanlar kadar acı duydum. Bu yüzden dinlenmesi insana ağır gelen bu anıların sözcüklere dökülmesi ve sonra da kitaba dönüşmesi hiç de kolay olmadı. 80 yıl önce yaşanmış olsa da, böyle bir vahşetin gerçekleştiğini düşünmek bile inanılmaz geliyor insana.”

Kurtulan çocuk anlatıyor

‘Süngü ve Yara’ adlı kitapta, önemli bir nokta var: Tanıkların soykırımda yer alan devlet yetkililerine karşı, sosyolojik ve psikolojik nedenlerden kaynaklı iyimser bakışı. Yazarın görüştüğü tanıkların ikamet yerleri farklı olmasına rağmen bu konudaki söylemleri benzeşiyor. Mağdurların bu söylemleri, Dêrsim Soykırımı’nın üzerini örtmek için gösterilen programlı ve sistemli çabaların sonucu.

Soykırımdan yaralı kurtulan bir mağdur şunları anlatıyor: “Elleri kolları bağlı onca insan, ölümlerini bekliyordu. Askerler içimizden çekilip uzağımızda durdular. Elleri ve kolları birbirine bağlı akrabalar dualar etti. Birden bir cayırtı koptu. Herkes yere yığıldı. Asker geldi süngü dürtmeye başladı. Elime kurşun gelmişti. Elimi ablamın başına koydum. O zaman kurşun değdi. Asker yanımda yatanı süngüyle dürttü. Gözümü kapattım. Sonra beni gördü. Daha ölü mü sandı bilmiyorum. Sonra bacağımdan tuttu, suya fırlattı.”

Dêrsim’in acısı unutulmaz

Aynı acıları yaşamış insanlar dağlara doğru yürüyorlardı. Dağlar, yollar ve hayat onları bekliyordu. Dêrsim’in dağları, köyleri, her bir parçası yaşanan acıların tanığıydı. Kurtulan çocuklar kimsesiz kalmış, farklı yerlerde büyümüşlerdi. Sağ kalan kardeşler başka ailelerin yanında büyüdüğü için ayrı ayrı soy isimleri almıştı. Bazılarına sürgün yolu düşmüştü. Kara vagonlar insan taşımıştı. Hatun isimli Dêrsimli kadın, yaralarını tazelerken şöyle demişti: “Dêrsim’in acısı unutulmaz, çok ağırdır. Ciğerimizi yaktılar, acıdan eridik. Dêrsim’in acısı ağırdır, unutulmaz benim babam, hiç unutulmaz.”