Cumhuriyet Halk Prangası

Ohannes KILIÇDAĞI
Agos

Sizi bilmem ama ben CHP’den çok sıkıldım. CHP’yi Türkiye demokrasisi için hâlâ bir umut olarak görmek ve göstermek bize çok vakit kaybettiriyor. CHP’li bir milletvekili veya parti yetkilisi ne zaman haklardan, özgürlüklerden yana yarım yamalak bir kelam etse veya bir girişimde bulunsa, insanlar “Acaba umut var mı? CHP’den bir şey olur mu?” diye tekrar düşünmeye (aslında oyalanmaya) başlıyor; ama zaten çok geçmeden, parti içinden bir veya birkaç isim, o kişinin üzerine hücum edip tam tersi sözler söyleyerek başlangıç noktasına dönülmesini sağlıyor. Demokrat siyaset de vakit kaybettiğiyle kalıyor ve bu döngü uzunca bir süredir böyle sürüp gidiyor.

Oysa bizim ihtiyacımız olan, hep söylendiği gibi, demokrasinin ve özgürlüklerin sınırlarını genişletmede iktidarı zorlayacak, ona alternatif olacak bir muhalefet partisi. CHP ise, bırakın iktidarı özgürlükler konusunda zorlamayı, çıkan sınırlı demokrasi paketinden sonra bile net bir pozisyon alamadı. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, paketin CHP’nin önerilerinin kötü bir kopyası olduğunu söyleyerek, aslında muhteviyatın genel doğrultusuna dolaylı yoldan onay verdi. Ayrıca, paketteki bazı vaatlerin zaten serbest olduğunu söylemek de o uygulamayı kabul etmek anlamına gelir ki, Kılıçdaroğlu bunu da yaptı. Gerçi, ‘w’,’q’, ‘x’ gibi harflerin zaten kullanıldığını ‘ispatlamak’ için verdiği tuvalet örnek (WC), sakil ve sığ olmanın yanı sıra, bu harflerin çeşitli mecralarda Kürt dili bağlamında kullanımından dolayı geçmişte onca dava açıldığını, insanlara onca baskı yapıldığını unutmamızı bekleyerek, hepimizi aptal yerine de koyan bir örnekti. Öte yandan, parti içinde onun bu ‘arada’ tutumundan hoşlanmayan geniş bir ulusalcı kesim olduğu da görülüyor. Örneğin, Melih Aşık’ın 4 Ekim 2013 tarihli Milliyet’teki köşesinde aktarıldığına göre (bu gibi yazarlar adeta Kemalist-ulusalcı birer barometre, sinirleriniz yeterince sağlamsa arada sırada göz atmaya değer), Kılıçdaroğlu’nun paketteki Andımız’ın kaldırılması, anadilinde eğitim, kamuda türban gibi konularda net bir itirazda bulunmamasına öfkelenen kimi CHP milletvekilleri, muhtırayı çağrıştıran ifadelerde bulunmuşlar. Dilek Akagün Yılmaz “Ben bu konuda net tavır alınması gerektiğini Grup Başkanvekillerine söyledim. Olmazsa gereğini yaparız” derken, Nur Serter de “Hiçbir genel başkanın CHP’nin görüş ve ilkelerini tek başına değiştirmeye hakkı yoktur. CHP tabanı partinin temel çizgisinden saptırılmasına izin vermez. Umarım Genel Başkan CHP çizgisinde bir tavır sergiler” demiş (vurgular bana ait).

CHP’de bu ikircikli durumların yaşanması bir bakıma anlaşılır çünkü CHP mevcut haliyle ‘mutant’ bir parti görüntüsü veriyor. Parti içinde sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen görece demokrat ve özgürlükçü isimler bir yanda, bildik Kemalist ideolojik kalıplarla hareket eden çok daha geniş bir ‘muhafazakar’ kesim öbür yanda. Tek tek isimleri karşılaştırmak gereksiz ama derdimizi daha iyi anlatmak için şunu söyleyebiliriz ki, örneğin Birgül Ayman Güler’le Sezgin Tanrıkulu’nun aynı partide bulunması oldukça tuhaf bir durum ve pek de sağlıklı bir parti yapısına işaret etmiyor.

İlk grubun farklı kimliklerin haklarının teslimi konusunda yaptıkları sınırlı da olsa, girişimleri ikinci grup ezmekle ve boşa çıkarmakla meşgul. Anayasa Komisyonu’nda CHP’li üyelerin kendi aralarında yaşadıkları tartışmalar buna güzel bir örnek. Genel Başkan da bu iki grup arasında denge politikası güderek partiyi bir arada tutmaya çalışıyor. Peki, buna gerek var mı? Yani bu insanlar bir arada mı olmalı? Tam tersine, bırakın bu isimleri bir arada tutmaya çalışmayı, bunların en kısa zamanda ayrılması, Türkiye demokrasisi ve siyaseti açısından çok sağlıklı olacaktır. Kendine özgürlükçü/demokrat diyen kişilerin CHP’yle bağını gerek milletvekili, gerek üye, gerek seçmen olarak kesmesi ve partiyi tamamen ulusalcılara terk etmesi ve böylece herkesin yerini bilmesi en iyisi. Ondan sonra CHP artık İP’le mi birleşir, TKP’yle mi birleşir, kendi bilir (bence çok iyi olur).

Tabii ki, CHP tamamen ortadan kalkmaz, kalkmamalıdır da, çünkü siyaseten sağlıklı olmaz, zira o anlayışın da toplumda bir karşılığı var ve onların da oy verecek bir partisi olmalı. Dolayısıyla, bütün demokrat isimlerin kendini partiden çekerek CHP’yi ‘saf ulusalcı Kemalist’ bir parti haline getirmesi ve partinin bu kimliğiyle seçimlere girerek, ne kadar oy alacaksa alması, herkesin önünü görmesi açısından çok faydalı olacaktır. Tabii, bu bağlamda, Alevilerin de bir kitle olarak CHP’ye suni teneffüs yapmayı bırakması gerekiyor. Bu köşede de defalarca söylendiği gibi, Alevilerin haklı kaygıları ve koşulsuz olarak karşılanması gereken talepleri var ve bunun için siyasi mücadele vermek analarının ak sütü gibi helal. Fakat, CHP’ye verilen bu desteğin bu kaygı ve taleplere onlarca yıldır bir faydası oldu mu? Sorumlusu bizzat CHP olan Dersim Katliamı bir yana, bu destek Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı önleyebildi mi? Hesabını sordurabildi mi? Alevilerin güçlerini elitist-devletçi CHP geleneğinden ziyade toplumdaki diğer özgürlükçü demokrat kesimlerle birleştirmesi, hem genelde Türkiye demokrasisi, hem de özelde Aleviler için daha faydalı olacaktır.

Her şey bir yana, ortada kavga etmeye değecek, insan hak ve özgürlüklerinden yana parlak bir CHP mirası mı var ki “Partiyi ulusalcılara yedirmeyiz” densin? Alsınlar, hayrını görsünler. Önce CHP içindeki mücadeleyi bir avuç demokrat kazanıp partiye hâkim olacak da, sonra o CHP Türkiye’yi demokratikleştirecek; parti içi mücadeleyi demokratların kazanacağını varsaysak bile maalesef Türkiye’nin bunu bekleyecek zamanı ve lüksü yok.