Devran Dönüyor, O Kibir Değişmiyor…

Yetvart DANZİKYAN
radikal.com.tr

Raci Tetik’in kibri ile Erdoğan’ın kibri, “merkez”de bir yerde buluşmuyor mu?

İki sahne de geçtiğimiz Cumartesi gününden. İlk olarak İstanbul Çamlıca’ya gidiyoruz. Darbeleri Araştırma Komisyonu, 12 Eylül sonrası dönemde Mamak Cezaevi Müdürlüğü yapan emekli albay Raci Tetik’i dinliyor. Görüşme Çamlıca TSK Özel Bakımevi’nde gerçekleşiyor. Komisyon içinde milletvekili Sırrı Süreyya Önder de bulunuyor. Önder 12 Eylül sonrası dönemde Tetik’in işkencesine maruz kalan isimlerden. Toplantı sırasında şöyle bir diyalog yaşanıyor.:

Önder: “Siz hiç bir tutukluyu dövdünüz mü?”
Tetik: “Ben ne muhatap olacağım..”
Önder: “Beni dövdünüz”
Tetik: “Sizin kılığınızdan kıyafetinizden ne mal olduğunuz anlaşılıyor, sizde kuyruk acısı var..”
Önder: “Terbiyeli ol..”

Kalan kısmını muhtemelen gazetelerde okumuşsunuzdur, ayrıca Sırrı Süreyya Önder’in görüşmeyle ilgili yazısı da bugünkü Radikal’de yayınlandı. O yüzden diğer ayrıntılara girmiyorum. Yazının konusu gereği burada altını çizmek istediğim, devran dönse de iktidarın, ya da kendini ebed müddet iktidar gören zihniyetin kibridir.

Devran dönmüş, işkence yaptıklarınız, zulüm ettikleriniz hapisten çıkmış, milletvekili seçilmiş. Bu, siyasetteki alelade bir denge değişimi değil. Toplum, (en azından bir kısmı) bu insanların itibarlarını iade etmiş, kimin haklı kimin haksız olduğunu ayırd etmiş. Dolayısıyla bu süreçten çıkaracağınız bazı dersler olmalı. Ama hayır. Kendini bu memleketin sahibi gibi gören kesim hala karşısındakini aşağılıyor, Kürtü ve Kürt zannetiğini aşağılıyor, toplumsal adalet peşinden gideni aşağılıyor. Zaten nasıl bir insan olduğunu da “Kıbrıs’a savaşa giderken dönüp hanımımın yüzüne bile bakmadım. Bende böyle bir görev anlayışı var” sözlerinden anlıyoruz.

Aynı Cumartesi. Yer Elazığ. Çeşitli açılışlar için kente giden Başbakan Erdoğan kürsüde. Her zamanki gibi siyasal Kürt hareketinin meşru temsilcilerine çatıyor. “Teröristle kucaklaşanlarla bizim konuşacağımız hiçbir şey yoktur” diyor. Hayır, “Madem öyle nasıl oluyor da İmralı’da Öcalan ile temas kuruyorsun” demeyeceğim. Zira sorunun cevabı belli.

Çünkü iktidarın, “merkez”in kafasında bir formül var. Erdoğan’ın yaptığı, kendi kafasındaki formülü uygulamak için, pazarlığa en uygun gördüğü muhatapla kapalı kapılar kapılar ardında bir anlaşma zemini bulup, güya Kürt sorununa çözüm bulmaktır. Bu formülde toplumsal dinamiğin önemli bir kısmını temsil eden BDP yoktur, onlarla masaya oturmak yoktur. Bu, açıkça iktidar konumundaki tek belirleyicinin çözümüdür. Merkezi iktidardan hak talep eden Kürtler ve onun temsilcileri, bu tek belirleyicinin görüşmeye tenezzül edeceği kesim değildir.

Bütün bunlar elbette ki iktidarın kibriyle de ilgilidir. Devam edelim, bakın ne diyor mesela: “Ey benim Kürt kardeşim. Bu teröriste tavrını koy, ‘oralar da abat olsun’ diyorum. Çünkü bunlar seni insan yerine koymuyor. Ama biz seni “yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” anlaşıyıyla seviyoruz.”

Erdoğan belli ki Kürtlerin bir kısmını İslami hassasiyetlerle yanına çekmeye çalışıyor ama o bugüne kadar pek sorun olarak görülmeyen “yaradılanı severiz…” sözu, burada apaçık şekilde eşitsiz bir denkleme işaret eder hale geliyor. Üstelik bu artık toplumsal bir eşitsizliği değil, insan olma-olmama eşitsizliğini imler hale geliyor. Biraz düşünelim. Bu sözde, daha doğrusu bu sözün modern bir devlete özgü etnik/mezhepsel eşitsizlikler bahsinde kullanılmasında bir acayiplik yok mu? Bunu bir toplumsal bir hak bahşetme, (ki o da sizin tenezzül ettiğiniz kadar) haline getirdiğiniz zaman şunu da söylemiş olmuyor musunuz: “Sizi aslında sevmeyebilir, hatta insan yerine koymayabilirdik Ama madem Yaradan yaratmış, seviyoruz..”

Burada bana sorarsanız bir kibir, kendini doğal olarak üstte olma hali var. Bu pozisyondan konuşuyor, bunu söyleyen. Dolayasıyla “insan yerine koyuyoruz işte, o kadarı yeter” mantığını görmek mümkün.Yani siz hiç bir Kürdün ya da Alevinin, iktidarın, otoritenin temsilcisine, basitçe çoğunluğa kalkıp -siyasi bir düzlemde- “yaradılanı severiz, Yaradan’dan ötürü “ dediğini duydunuz mu?

Erdoğan’ın konuşmasıyla devam edelim. “Yezidilikten bahsediyorlar. Bak neler çıkıyor neler. Onlardan öğreniyoruz, bu tür ayinler yapıyorlar. Sevgili kardeşlerim. Biz Yezidi de olsa teröre bulaşmadığı sürece insan olduğu için yine değer veririz. Bizim farkımız bu.”

Buyurun. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın Anadolu’nun kadim bir kültürüne, halkına bakışı bu. Yezidilik’ten bahsediyorlar dediği, muhtemelen Demokratik Toplum Kongresi İnanç ve Azınlıklar Komisyonu’nun Diyarbakır’da düzenlediği Êzidi Konferansı. Yezidilik özellikle Kürt coğrafyasında etkili yerel bir inanç. 1800’lerde bölgede 120 bin ila 150 bin arasında Yezidi olduğu tahmin ediliyor. 1912’de Osmanlı coğrafyasında 37 bin Yezidi saptanmış. 1923’te ise 18 bin Yezidi’den söz ediyoruz. 1926’da Rusya topraklarında 14 bin Yezidi sayılmış. “Daha çok ‘meleklere tapanlar’ olarak adlandırılmaları gerektiği halde, haksız olarak kötülenmişlerdir..” (İslam Ansiklopedisi, Leiden baskısı, MEB çevirisi)

Sünni İslam’la başı pek hoş olmayan, muttaasıp Sünnilerce (aynı Aleviler gibi) “heretik” sayılan inançlardan, özetle. Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın etkileri görülüyor, ancak Zerdüştlüğün de belli belirsiz etkilerinden bahsediliyor. “Melek tavus” inançlarında önemli bir yer tutuyor ancak “heretik” sayılmalarından ötürü “merkez”
tarafından daima kötülenmişler, düşmanlaştırılmışlardır. Nihayetinde o çok övünülen “Anadolu’nun zengin kültürel motifi”nin unsurlarından. Çok eza çektiler, çoğu Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Almanya’dan Avrupa Parlamentosu’na seçilen Feleknas Uca mesela, Yezidi’dir. Kısa bir not için tekrar biraz önce bahsettiğimiz konferansa dönelim ve Ahmet Türk’ün de tarih boyunca Yezidiler’e yönelik yapılan katliamlar, göçler için dedeleri ve ataları adına özür dilediği notunu da ekleyelim.

Zerdüştlüğü takıntı haline getiren Erdoğan muhtemelen bu konferansı duymuş. “İşte yakaladım” havasında kürsülerden bağırmakla kalmıyor bir de “Yezidi de olsa teröre bulaşmadığı sürece insan olduğu için yine değer veririz” diyor. Bu nasıl bir kibir? Bu sözlerde de “insan sayıyoruz işte, şükredin” mesajı yok mu? Türk ve Sünni değilseniz, hayat çok zor bu coğrafyada, bir kez daha gördük.

Şimdi biz bu Başbakan’dan açlık grevindeki Kürt mahkumların sözlerine kulak vermesini bekleyeceğiz. İstedikleri, daha doğrusu başlıca istedikleri Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması. Ve anadil üzerindeki baskıların son bulması. Bunun için ölmeyi göze almışlar. Ki zaten ulaştıkları gün (40) itibariyle hayli kritik bir aşamadalar.
Devletin, merkezin değişmeyen o kibri sayesinde Mamak’taki, Diyarbakır’daki açlık grevlerinden buraya geldik.

Evet, açlık grevini bir yöntem olarak benimsemeyebilirsiniz. Ancak iktidarın, merkezin görmeye hatta insan bile saymaya tenezzül etmediği bir kesimin, ancak başka çareleri kalmayınca açlık grevine başvurduğunu bilelim..

Umutlu olmaktan başka çaremiz yok.