Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

“El Nakba”dan “Tek ve Demokratik Filistin Devleti”ne

[ A+ ] /[ A- ]

Selim SEZER
Nor Radyo

Geride bıraktığımız 15 Mayıs günü, Filistin tarihinin dönüm noktası, “El Nakba” (Büyük Felaket) olarak adlandırılan tehcir sürecinin başlangıcının 64. yıldönümüydü. Ortadoğu’nun en karmaşık sorunlarından olan Filistin sorununu ve Nakba’yı doğru anlamak için, süreci daha gerilere, Birinci Dünya Savaşı’na kadar götürmek gerekiyor.

Emperyalizm’in Ortadoğu haritası, savaşın devam ettiği süreçte, 1916 yılında İngiltere ve Fransa arasında imzalanan gizli Sykes-Picot anlaşmasıyla çizilmişti. Daha ileride Bolşevikler tarafından açığa çıkarılacak olan bu anlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun Arap vilayetlerini farklı devletlere bölmeyi ve her birinde İngiliz ya da Fransız manda rejimleri kurmayı öngörüyordu. Plan doğrultusunda Filistin’in İngiliz mandası olması kararlaştırılmıştı. Bununla birlikte İngiltere, Filistin bölgesinin demografik yapısını da bütünüyle değiştirmeye niyetliydi ve yeni doğan bir siyasi akım da buna zemin sunuyordu. 19. yüzyıl sonlarında Theodor Herzl öncülüğünde gelişen Siyonist akım, “vaat edilmiş topraklar” olarak tanımlanan Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını planlıyordu. 1917 yılında ise İngiliz Dışişleri Bakanı James Balfour, kendi adıyla anılan “Balfour Deklarasyonu” ile, “Yahudiler için Filistin’de ulusal bir yuva kurulacağını” ilan etti. Amaç, savaş sonrası Ortadoğu’da kendileriyle işbirliği içinde çalışacak bir devlet oluşturmaktı. Bir yoruma göre ise İngiltere’nin bu kararı almaktaki amacı, savaşın olanca hızıyla devam ettiği süreçte tükenen finansman kaynaklarını Yahudi sermayedarlardan temin etmekti ve bu “pragmatist” politikanın sonunun nereye gideceğini kendileri de öngörmüyordu.

Savaşın bitmesiyle Filistin’de İngiliz mandası kurulurken, dünyanın farklı yerlerinden Yahudiler İngiltere’nin vesayeti altında Filistin’e taşınmaya başladı. Yeni gelen kafileler demografik yapıyı değiştirmenin ötesinde, verimli arazilere de el koyuyor, ayrıca İngilizler tarafından eğitilen silahlı “savunma” grupları kan döküyordu. İki yönlü işgale ve özellikle köylülerin giderek topraksız hale gelmesine karşı 1936 yılında başlayan ilk ayaklanma, binlerce Filistinlinin yanısıra çok sayıda Yahudi’nin ve İngiliz askerinin de ölümüyle sonuçlandı.

Bataklığa saplandığını gören İngiltere çıkış yollarını ararken 1947 yılında Birleşmiş Milletler’in taksim planı geldi. BM’ye göre en hakkaniyetli çözüm Filistin’in bir Arap devleti ve bir Yahudi devleti şeklinde ikiye bölünmesiydi. Ancak otuz yıllık göçlere rağmen Yahudiler hala nüfusun %30’unu oluşturuyordu; buna rağmen Filistin’in %55’i “Yahudi devleti”ne verildi. Üstelik buraya, Hayfa ve Yafa gibi büyük ölçüde Arap olan liman kentleri ile en bereketli tarım bölgeleri de dâhildi. 14 Mayıs 1948 tarihinde David ben Gurion, bu temel üzerinde “İsrail Devleti”ni kurdu. Araplar kararı tanımadı ve 1. Arap-İsrail savaşı başladı. Fakat savaşın sonucu, Gazze, Batı Şeria ve Kudüs dışında bütün Filistin’in İsrail kontrolü altına girmesi oldu. 1967’deki ikinci savaşta ise buraların da İsrail tarafından ilhak edilmesiyle beraber 1948’e kadar haritalarda üzerinde “Filistin” yazan toprak parçasının tamamının üzerinde “İsrail” yazar hale geldi. İsrail’in bununla da yetinmeyerek Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni ve Mısır’a ait Sina Çölü’nü de işgal etmesi, yayılmacı karakterini açıkça ortaya koyuyordu. (Bugün İsrail Parlamentosu Knesset’in duvarında asılı olan “Büyük İsrail” haritasının sınırlarının Urfa’ya kadar gittiğini de ekleyelim).

Yeniden Mayıs 1948’e geri dönecek olursak, yeni devletin kurulmasını takip eden 15 Mayıs günü, Filistinli Araplar için kitlesel tehcir ve sistematik katliam sürecinin başlangıcı oldu. Birkaç ay içinde, nüfusun yaklaşık beşte dördüne denk gelecek şekilde 700 bin kişi sürgün edildi ya da kaçmak zorunda kaldı. Irgun ve Haganah isimli paramiliter çeteler, bu sürgünlerin gerçekleştirilmesinde aktif rol üstlendi. Aslında bu hareketler 15 Mayıs’ın öncesinde hâlihazırda başlamıştı; örneğin 10 Nisan 1948 tarihinde Kudüs kırsalındaki Deir Yasin köyünde gerçekleşen korkunç katliamdan sonra, 254 erkek, kadın ve çocuktan geriye, katliamı anlatabilecek kimse kalmamıştı. 15 Mayıs sonrasında ise silah zoruyla çıkarma ve direnenleri yok etme hareketi sistematikleşerek Filistin çapına yayıldı. Yüzlerce köy ve kasaba haritadan silindi. 700 bin kişi, Ortadoğu’nun farklı bölgelerinde en sefil koşullarda mülteci hayatına başladı. Kalan 160 bin kişi ise “devletin Yahudi karakterine sadakat”e zorlandı ve en aşağılayıcı ırkçı uygulamalara maruz kaldı.

Filistinli mülteciler, giderken evlerinin anahtarlarını yanlarında taşıyorlardı ve kısa süre sonra döneceklerine inanıyorlardı. BM de 11 Aralık 1948 tarihli ve 194 sayılı kararıyla mültecilerin geri dönüş hakkını tanıdı. Ne var ki dönüş, hiçbir zaman gerçekleşmedi. Bugün Filistinli mültecilerin sayısı 5 milyonu bulmuş durumda. Kastedilenin bir “Filistin diasporası” olmadığını, bu kişilerin hala mülteci kamplarında yaşadığını vurgulamalıyız. Diğer yandan zaman zaman gündeme getirilen “barış” görüşmeleri, mültecilerin geri dönüş hakkını da kapsayan bir barışı öngörmüyor.

Yirminci yüzyılda Ortadoğu ve dünya sayısız işgal ve sayısız insani drama tanık oldu. Ancak Filistin’in işgali, modern dünya tarihinde benzeri olmayan bir işgal hareketidir diyebiliriz. Bir halk yaşadığı yerden kovularak yerine başka bir halk getirilmiş, ülkenin adı değiştirilmiş, direnenler yok edilmiş, sürülenler gittikleri yerde tüm sivil haklardan yoksun bir sefalete mahkum edilmiş, herşeye rağmen kalabilenler ise ırkçı bir devletin tâbiyeti altına girmiştir. Üstelik tüm bunlar 1948 yılında sona ermemiş, 64 yıllık işgalin Filistinlilere bedeli giderek artan bir mülteci nüfusu, onbinlerce ölü ve yaklaşık 750 bin kişinin hapishaneyle tanışması olmuştur. Tüm bunları Tanrı tarafından kendilerine verilmiş bir “doğal hak” olarak gören Siyonist rejim var olduğu sürece Filistin’in trajedisi bitmeyecektir.

Şu halde çözüm yolu nedir? Bugün, Filistin’in üç büyük siyasi hareketi tarafından üç farklı çözüm önerisi sunulmaktadır. Biraz kabalaştırma pahasına da olsa, bu üç programı şu şekilde özetleyebiliriz:

– İsrail gerçekliğinin kabul edilmesi, 67 işgalinden önce Arapların kontrolünde olan Gazze ve Batı Şeria ile Kudüs’ün doğusunu kapsayan bir Filistin devletinin kurulması ve İsrail’le barış anlaşması imzalanması. (El Fetih)

– 1948’den önce adına Filistin denilen toprak parçasının tamamının üzerinde Filistin Devleti’nin kurulması, mültecilerin geri dönmesi ve Yahudilerin geri gönderilmesi. (Hamas)

– 1948’den önce adına Filistin denilen toprak parçasının tamamının üzerinde Filistin Devleti’nin kurulması, mültecilerin geri dönmesi ve Arap ve Yahudilere tam hak eşitliği sağlayacak, laik ve demokratik bir sistemin inşa edilmesi. (FHKC)

Son öneri, bir ütopya gibi görünebilir. Ancak El Fetih’in programı adaletten uzak olduğu gibi, 64 yıllık işgal pratiği bunun da hiç de mümkün olmadığını göstermektedir. Zaten Mahmud Abbas Eylül ayında bu doğrultuda BM’ye resmen başvurmuş olsa da, 8 aydır bu başvuru gündeme bile alınmamıştır. Hamas’ın çözüm önerisi ise, herşeye rağmen etik bakımdan doğru değildir.

Şu halde geriye tek bir yol kalmaktadır. FHKC’nin yanı sıra dünyada derli toplu bir Ortadoğu politikasına sahip tüm sol grupların da savunduğu “tek ve demokratik Filistin devleti” hedefi, 64 yıldır dinmeyen bu yarayı kapatabilecek tek yoldur. Bu projeyi değerli kılan bir diğer unsur da, ulus-devlet merkezli olmayan bir siyasi program anlamına gelmesidir. Zaten çağımızın bütün felaketlerinin bir nedeni kapitalizmse, diğer nedeni modern kapitalizmin ürünü olan ulus-devlet fikri değil midir?