Ermenilerin fındık üretimiyle Cumhuriyet’e katkısı hâlâ ‘gizli’

1915ten 1980e kitap kapak

Ferda Balancar – Agos Gazetesi

Halil Erhan’ın ‘1915’ten 1980’e Karadeniz: Ermeniler, Eşkiyalar, İnsanlar, Yaşamlar’ başlıklı kitabı İletişim Yayınları’ndan çıktı. 1955’te Ordu’nun Ünye ilçesinde doğan Halil Erhan 1979-2007 arasında farklı şehirlerde öğretmenlik yaptı. Emekli olduktan sonra memleketi Ünye’ye yerleşti. Erhan’ın kitabı, kendi ailesinden dinlediği anıların yanı sıra Ünye, Ordu ve Giresun’da yaptığı kişisel araştırmalarına dayanıyor. Kitap, özellikle Orta Karadeniz bölgesindeki Ermeni varlığıyla ilgili çok önemli bilgiler içeriyor. Erhan’la kitabından yola çıkarak Orta Karadeniz’deki Ermeni varlığının dününü ve bugününü konuştuk.

Kitabın “Bir Ermeni Tarım Ürünü Olarak Fındık” başlıklı bölümünde, “1940’lara kadar bölgemizde fındık üretimi kırsal bölgelerde yaşayan Ermenilere aitti” diye yazıyorsunuz. Burada ‘bölge’den kastınız Ünye ve civarı mı? Yoksa Karadeniz’in genelinde durumun böyle olduğuna dair gözlem ve duyumlarınız mı var?

Bölgenin geneli değil. Osmanlı döneminde özellikle 1880’lerden itibaren fındık, Giresun ilinin sahil bandında, düşük rakımlı dik ve hafif meyilli arazilerde Ermenilerin geçim kaynağıydı. Ermeniler, fındık tarımından oldukça yüksek sayılabilecek maddi gelir elde ettiklerinden, çevre köylerde yaşayan Müslüman ahaliden daha yüksek refah seviyesine sahipti. Kitapta da değiniyorum; annem, dedelerim, ninelerim yıllarca gündelikçi olarak Ermeni çiftçi ailelere fındık toplamaya gitmişler. Bu bölgede 1970’lere kadar fındık tarımı sadece ve sadece Giresun ve Ordu illerinin sahil bandında yapılmıştır. Diğer illerin hiç birinde fındık üretimi yoktu. 1970’lerden sonra kontrolsüz ve vahşice her yere fındık dikildi; sulu tarım arazilerine, düz alanlara bile… Günümüzde, Rize’den Yalova’ya ve Bursa’ya kadar her yerde fındık tarlaları, bahçeleri var. Kalitesi düşük, kalın kabuklu, tatsız tutsuz mahsüller, yıllık ‘fındık rekoltesi’nin hesabında yerini aldı. Pirinç tarlalarına bile fındık diktiren bir devletin vatandaşlarıyız biz.

“Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı borçları nasıl ödenmiştir? Hangi tarım ürününü satarak dış borçlar ödenmiştir? Bir devletin dış borcu, bir tek tarım ürününün dışa satımından elde edilen dövizle kapatılmıştır. Fındık bu fındık! Kim üretiyor fındığı? Giresunlu ve Ordulu Ermeni çiftçiler.”

Fındık üretimiyle Ermeniler arasındaki ilişkiye dair kitapta yer almayan ya da kitabı yazdıktan sonra edindiğiniz bilgi veya gözlemleriniz var mı?

Olmaz olur mu? Özet anlatım yapabildim sadece. Onun için araştırmacılara, sosyologlara eleştirim olmuştur hep. Neden fındık üretiminin tarihini incelemezler? Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı borçları nasıl ödenmiştir? Hangi tarım ürününü satarak dış borçlar ödenmiştir? Bir devletin dış borcu, bir tek tarım ürününün dışa satımından elde edilen dövizle kapatılmıştır. Fındık bu fındık! Kim üretiyor fındığı? Giresunlu ve Ordulu Ermeni çiftçiler. ‘Osmanlı borçlarının ödenmesi’ konulu kaynaklarda bu bilgi dip not halinde vardır. Detaylı açıklama yapılsa, Ermenilerin tarımsal üretimle Cumhuriyet’e olan katkıları ortaya çıkacaktır. Öyleyse ‘gizli’ kalmalıdır bu gerçek. Çikolatada fındık kullanımı da Ermeni kültürüdür. Fıstık yerine fındığı kullananlar Ermeniler olmuştur! 1940’larda küçücük bir çocuk olan annemin anlatımlarına göre; kara kazanlarda üzümü ve dutu kaynatarak koyulaştırırlar, içine kavrulmuş fındık taneleri serpiştirip karıştırırlar, tepsilere, düz sahanlara, tabaklara yayarak soğumaya bırakıp, bıçakla keserek dilimler halinde yemek sonrası ikram ederlermiş. Annemin en sevdiği tatlıymış ‘fındıklı katı pekmez’ tatlısı. İri fındıkları kavurup şarap içinde, çerez tabaklarında masaların üstüne koyarlarmış hep.

Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Müslümanlaşmış Ermeniler son yıllarda kimliklerini geçmişe göre daha açık bir şekilde ifade ediyorlar. Karadeniz’de yaşayan Müslümanlaşmış Ermenilerde de benzer bir eğilim gözlemliyor musunuz?

Hayır! Trabzon’da, Gümüşhane’de, Giresun’da Ermeni açık kimliğiyle yaşam sürdürmek imkânsız. Köylerde, Ermeni adlarıyla yaşamlarını sürdüren hiç kimse yok. Erzurum’da olduğu gibi, Giresun’da da devlet tarafından özel bir nefret propagandası sürdürülegelmiş. Ünye’de kala kala bir Ermeni ailesi kaldı açık kimliğiyle yaşayan. İyi bir soğuk doğrama ustasıydı, o da iflas etti gitti. Şimdi, başkalarının yanında inatla, ısrarla hayata direnmeye çalışıyor. Bu kadar dürüst iş yapan, işinin ehli bir esnaf niçin iflas eder ki? Çeki, senedi kasıtlı olarak ödenmez ise; nasıl savcılığa, mahkemeye müracaat edebilir? Ederse sonucu ne olur? Hangi hukuk devleti onun hakkını tarafsız olarak savunur? Mahkemeye düşse hâkim kime inanır? Anlı şanlı müteahhite mi, yoksa basit bir Ermeni’ye mi? “Yaşadığına şükretsin” demezler mi?

Sol bir geçmişiniz de var. Özelikle 12 Eylül 1980 öncesinde ve hemen sonrasında Ermenilerle ilgili anılarınız var mı?

Elbette var! Ermeni öğrencilerle, Ermeni adını kullananlarla, Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi son sınıfta okurken tanışmıştım. Sınıfımızda dört beş Ermeni arkadaşım vardı, çok hoş, çok güzel arkadaşlıklarım oldu. Sonradan onların Fransa’ya göçtüklerini öğrendim, üzüldüm. Üniversite hayatında, Şişli Siyasal’dan, Galatasaray İşletme’den, Basın Yayın’dan, İTÜ’den birçok Ermeni arkadaşım oldu. Mecidiyeköy’de, Şişli’de, Kurtuluş’ta otururlardı aileleriyle beraber. En az üç dört sene onlarla beraber yaşadım, demokratik zeminde siyasal mücadele içinde yer aldık omuz omuza. Orta boylu esmer, Kurtuluş’ta oturan devrimci bir arkadaşım vardı. 12 Eylül cuntacıları tarafından zindana atılıp işkence görmüş, tırnakları sökülmüş, parmakları koparılmış, askılarda tek tek organları parçalanarak öldürülmüş olduğunu duydum sonradan. Sonra da televizyonlara çıkıp; “İşte bu komünistlerin yöneticileri Ermeni dölü, hepsi sünnetsiz” diye kara propaganda yaptılar günlerce. Sonradan anladım, örnek verdikleri, benim bir dilim ekmeği, zeytini, peyniri paylaştığım, güzel günler hayalinin peşinde yol yürüdüğüm, sert ve ciddi görünüşlü, kır çiçekleri kadar temiz kalpli, minyon tipli gönüldaşımdı. Saygıyla eğiliyorum, anısının önünde!

Etnik köken itibarıyla Gürcü’sünüz. Gürcüler Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet döneminde neler yaşadı? Bu konuda bölgenizde, çevrenizde neler dinlediniz?

Tam olarak Gürcü değilim. Annemin babası Gürcü. Batum’dan Karadeniz sahillerine göç etmişler, daha doğrusu Rus Çarı tarafından göç ettirilmişler. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da Jön Türk ideolojisinin hâkim olduğu Cumhuriyet döneminde “Gürcüleri, Komünistler yerlerinden yurtlarından kovdu” yalanıyla yıllarca beyinleri yıkandı. Osmanlı’da kayıtları da olmadığından, Cumhuriyet görevlileri de Gürcüleri her yerde kullandı. Özellikle Ermenileri yok ettirmede, Rumları göç ettirmede kullandılar. Şimdi de aşırı milliyetçiliği, siyasal İslamcılığı yaymak ve muhafaza etmek üzere kullanıyorlar. “Bizler Oğuzların farklı boyundanız, Türk soyundanız” diyen Gürcüler de var. Öte yandan 1980 öncesi, çok sayıda Gürcü kökenli devrimci de tanıdım. Fatsa Belediye Başkanı, Kabakdağlı Fikri Sönmez gibi, yine Kabakdağlı Erdoğan Eliuygun gibi. Sayıları az olsa da Ünye’de de hâlâ daha varlar.

1918-23 arasında Karadeniz’de Ermeni ve Rum katliamlarının önde gelen ismi, kitabınızda da sık sık kendisinden söz ettiğiniz Topal Osman’la ilgili günümüzde Karadeniz’de ne tür bir algı ağır basıyor? ‘Milli kahraman’ mı yoksa ‘katil’ mi?

Topal Osman, sadece ve sadece Giresun ili içinde milli kahraman olarak kabul edilir. Devlet güdümlü yönlendirmeli yalan propagandayla. Onunla ilgili Giresun’da en ufak olumsuz bir çift laf edemezsiniz. Aksi halde Jandarma’nın, polislerin gözetiminde linç girişimine tâbi olursunuz. Rusların adı sanı yoktur burada. Rusların yerini Ermeniler almıştır. Ermeniler işgal etmiştir Giresun’un farklı bölgelerini, Topal Osman da gelmiş kurtarmıştır Giresun’u. Kasıtlı ve bilinçli olarak üretilen bu ırkçı yalanlar, günümüzde de hiç tempo düşürmeden devam etmektedir. Giresun’un her okulunda, her din’i kurumunda, üniversitesinde genç beyinlere yoğun Ermeni düşmanlığı işlenmektedir. Türküler bestelenmekte, devlet eliyle anıt dikilmektedir. Giresun Kalesi’ndeki ‘Topal Osman anıtı’ buna örnektir. Tarihi sit alanının ortasına, tarihi kalenin içine böyle bir şey nasıl yapılır? “İnsanları evlere, kiliselere doldurup yakmanın neresi vicdanla, İslamiyetle bağdaşır?” diye sorduğumda, “Topal Osman Ağa olmasaydı Ermeniler bizi öldürecekti” diyorlar. “Kimden duydunuz, kim söyledi bunları?” diye sorduğumda ise “Devlet yetkilileri, profesörler, din görevlileri, herkes söylüyor” diyorlar.

‘Karadeniz’de Ermeniler tehcire gönderilmeden oldukları yerde yok edilmiştir’

Karadeniz’de yaşanan Ermeni ve Rum katliamlarını, diğer bölgelerde yapılan katliamlardan ayıran özellikler var mı?

Karadeniz Bölgesi’nde hiçbir yerde en küçük bir Ermeni grubu dahi tehcire tâbi tutulmamış, oldukları yerde yok edilmişlerdir. Yok edilen Ermenilerin mülklerine de çeteler, askeri yetkililer, subaylar, muhtarlar, din görevlileri, ağalar-beyler tarafından el konulmuştur. Şunu da belirtmeden geçmek istemiyorum: Metropollerde, yurt dışında oturarak internet üzerinden Osmanlı ve Cumhuriyet arşivleri üzerinden tarihi araştırma yapılmaz, yapılsa da bilimselliği olmaz. Geçmiş olayların baş sorumlusu olan komutan, “Benim emrimdeki müfrezeyle beraber 200-250 kadar Ermeni çoluk çocuğu, azgın sulara atarak öldürdük. Öldürürken bir tek mermi kullanmadık, balta küpüsü vurduk hepsinin kafasına, sonra da Aksu Deresi’ne attık” şeklinde tutanak mı tanzim edecekti? Katliamın vahşetin belgesi mi olur? Tarihçiysen, araştırmacıysan sahaya, olayların geçtiği yerlere inecek, oralarda araştırma yapacaksın. Bu çalışmamda benim belgelerim ninelerim, dedelerimdir. Belge, 1940-45 öncesi tapu kayıtlarıdır; belge benim köyümün Albostan Mevkii’ndeki fındık bahçelerinin kenarındaki peylerde, yani taş yığma duvarlarda varlığını hâlâ sürdüren kireç harçlı kilise taşlarının varlığıdır.