Ezberi Bozulanlar

AKIL INSANLAR HEYETI EGE BOLGESI GRUBU UYESI ORAN

Esin PERVANE-Esmahan AYKOL
Radikal İki

Geçen hafta Radikal 2’de Baskın Oran imzalı bir yazı yayımlandı. Kendisi, hâlen Ankara Üniversitesi SBF’den profesör. ‘Taksim-Gezi’nin üç halkası ve AKP’ başlıklı yazısında Hoca, direnişi ‘daha iyi anlamaya’ çalıştığını söylüyor.

Baskın Oran’ın ‘sosyolojik tespit’ ve genellemelerle dolu yazısına göre, Taksim-Gezi üç halkadan oluşuyor. Gezi’nin merkezinde yer alan ilk halka, Genç Siviller’in devamı, ‘anti-politik’ bir çekirdek. Anti-politik kavramı vuzuha muhtaç bir neoloji (kendisi açıklamaya muhtaç bir kavram) ama neyin kast edildiğini tahmin etmek mümkün. Hoca gibi hükümet de baştan beri direnişi ‘üç-beş ağaç için’ düzeyine indirgemeye çalışıyor. Bizce eylemcilere dair niyet okuması yapmaya gerek yok: Özgürlük talebi bizzat siyasidir. Yaşanacak bir kent talebi de öyle. Sokak ise insanlık tarihi boyunca siyasetin alanlarından biriydi ve hâlâ öyle.

Genç Siviller, 31 Mayıs’tan bu yana süren olaylara, sadece 4 Haziran’da internet sitelerinden Başbakan’a hitaben yazdıkları mektupla dâhil oldular. Bu mektupta, Gezi direnişini “Bir yol genişletme olayının iç savaş provasına çevrilmesi” olarak yorumluyor ve şöyle devam ediyorlar: “Bugün Ortadoğu’dan Afrika’ya, oradan Orta Asya’ya onlarca ülkeye ilham veren bir demokrasimiz var. (…) Bizi izleyenleri üzmeyelim.”

Hoca, merkezi oluşturan bu ilk halkadakileri, ‘AKP döneminde artan refahın ve kentleşmenin ürünü’ olarak tanımlıyor. Türk-İş’in Şubat sonunda açıkladığı rakamlara göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 1.070 lira olduğu ve çalışanların %47’sinin (İngiltere’de bu oran %2, Portekiz’de %5) net 773 lira asgari ücrete talim ettiği bir ülkede hangi ‘artan refah’tan bahsediliyor? Bu insanların çoğu kent soylu orta sınıftan olabilir. Ama kentleşme miladı olarak AKP dönemini öne sürmek, biraz abartılı olmuyor mu?

Taksim Platformu da Hoca’nın ‘bireyci, bağlantısız ve anti-politik’ olarak nitelediği bu ilk halkada yer alıyor. Platformun 18 bileşeninden birinin DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) olduğunu söylemekle yetinelim.

Biz bu tasnifin neresindeyiz?

Yazıda ‘epey heterojen’ olduğu söylenen ikinci halkaya geçelim. Epey heterojen ama ortak paydaları ‘AKP’ye karşıtlık ve ulusalcılık’. Oran, Halkevleri’ni de, Tek Parti döneminde kurulan Halkevleri’nin bir devamı zannediyor olmalı ki, ulusalcı bir örgüt olarak anıyor ve bu ikinci halkaya dâhil ediyor. Ispartalıları Spartalı sanmak gibi bir şey…

Oran’ın yazısında 118 olduğunu söylediği, aslında 124 bileşenden oluşan Taksim Dayanışması’nın üyelerinden biri de Taksim Platformu. Oysa yazıda bu iki oluşum birbirine rakipmiş gibi gösteriliyor ve sonradan kurulan dayanışmanın, platformu dışarıda bıraktığı iddia ediliyor.

Oran bununla da kalmıyor, AKP’nin direnişin merkezindeki ‘anti-politik’ çekirdekle ulusalcı halkayı özdeş gibi göstermeye çalıştığını söylüyor. Oysa Erdoğan 12 Haziran’daki grup toplantısından itibaren, ilk halkayı ‘samimi çevreciler’ olarak niteledi, ‘darbeci-28 Şubatçı’ olarak yaftaladığı ulusalcıları bunlardan kesin çizgilerle ayrıştırdı.

Oran’ın tasnifine göre üçüncü halkayı ‘kır dökçüler’ oluşturuyor, ki şiddete başvurarak hareketi kirleten bu grubu ‘kodlamaya değmez’. Bunlar da Erdoğan’ın ‘vandal’, ‘aşırı uç’, ‘marjinal grup’ dediği kimseler olacak.

Hoca, devlet teröründen ölen, gözü çıkan, yaralananların bu tasnifin hangi halkasına mensup olduklarını belirtmediği gibi, eylemlere aktif olarak katılan -mesela ikimiz gibi- Marksistleri, LGBT’leri, taraftar gruplarını, feministleri, Müslümanları, beyaz yakalıları, örgütlü sosyalistleri vb. nereye koyduğunu da söyleyemiyor.

Primus inter pares

Yazının mantık hatalarıyla da malûl bundan sonraki kısmındaki maddi hataları sıralamayı bırakalım. Yalnız, yazının spotuna da taşınan şu sözlere değinmeden geçemeyiz: “(…) yönetme olgusunun iki unsurundan biri, ‘yönetilenin rızası’dır. Ailede de, ülkede de, dünya politikasında da” diyen Oran’ın, aileyi bir iktidar ilişkisi çerçevesinde kurguladığı anlaşılıyor. Oysa, Roma döneminin ‘primus inter pares’ anlayışı aile içi ilişkileri belirleyen bir kavram olmaktan çoktan çıktı. Son yüzyılların ailesinde, eşler eşit haklara sahip.

Oran, yazının ikinci bölümünde ‘halkalardan teoriye’ geçiyor. Zaten en başta, amacının pratiği teoriye oturtmak olduğunu söylemişti. Direniş sürecinde Gezi Parkı’na gelmediğine göre, hangi pratiği hangi teoriye oturtacağı meçhul. Bunu da geçelim.

Nasıl iş?

Son günlerin çok tartışılan konusuna gelelim: İdare Mahkemesi’nin Taksim Yayalaştırma Projesi’ni iptal kararı biliniyordu da saklandı mı? Oran, Alper Görmüş’ün 8 Temmuz’da T24’te yayınlanan yazısına atıfta bulunuyor. İdare Mahkemesi’nin iptal kararı 6 Haziran tarihliyken, kararın 3 Temmuz’a dek açıklanmadığını belirtip soruyor: “Nasıl iş?”

Söyleyelim: Anayasa’nın 141. maddesinin 3. fırkasına göre yargı kararında yer alması zorunlu olan gerekçe, tıpkı hüküm gibi kararın asli bir unsurudur. Hüküm fıkrası ancak kararın gerekçesiyle anlam kazanır. Dolayısıyla yargı kararının uygulanması karar gerekçesinin gözetilmesini zorunlu kılar. Gerekçeyi bilmeden, ‘iki satırlık’ bir hükme bakarak, böylesi çetrefil bir konuda alınan kararın mahiyetini, nasıl uygulanacağını tahmin etmek mümkün değil. Bu, iyi bir siyaset bilimcinin de vakıf olması beklenen hukuk pratiğinin esaslarından biridir.

Oran daha da ileri gidiyor: “Ya, bir ayda iki satır gerekçe yazamayan yargıca ne demeli; onun işlevi ne oluyor bu süreçte?” 3 Temmuz’da yayımlanan, internet ortamında da rahatlıkla ulaşılan gerekçe tam 10 sayfadır. Her kesimce yargının sorunları arasında ilk sırada yer aldığı kabul edilen ‘mahkemelerin iş yükü’ göz önüne alındığında, bu hız Türkiye yargısı için bir mucize.

Burada, İdare Mahkemesi’nin tesis ettiği iptal hükmünün, kesin hüküm niteliği taşımadığını, karara karşı temyiz yolunun açık olduğunu belirtmemize gerek yok. Hüküm, ancak Danıştay’ın İdare Mahkemesi kararını onamasından sonra kesinleşeceğinden, Taksim Yayalaştırma Projesi’nin akıbeti o zamana dek belirsizdir. Dolayısıyla, Oran’ın ve Tayyip Erdoğan’ın tasniflerinde merkezde olduğunu söyledikleri, ‘ağaçlara sahip çıkan samimi çocuklar’ın talepleri dahi, 6 Haziran’da olduğu gibi bugün de karşılanmış değil.

Karalama korosu

Direnişe yönelik birçok koldan yürütülen onlarca karalama kampanyası varken, bu yazının hedefine Baskın Oran’ı oturtmamız size şaşırtıcı gelebilir. Şüphesiz ki direniş süreci liberal maskesi altından sırıtan sözde demokratların, ifade özgürlüğü bayraktarı ve hak savunucusu geçinen entelektüellerin foyasını ortaya çıkardı. Direniş ezberleri bozdu.

Hatırlarsanız Baskın Oran da 2007 seçimlerinde, İstanbul 2. Bölge’de, solun ortak adayı olarak ezberleri bozmak iddiasıyla yola çıkarılmıştı. Biz de, kendisini tanıdıkça büyüyen ikirciklerimize rağmen, sonuna kadar bu seçim kampanyasında çalışmıştık.

Direniş süreci, sandıktan çıkma genellemelerle açıklanamayacak bir pratik doğurdu. Geçmişte ‘solun ortak adayı’ sıfatıyla ortaya çıkarılmış bir profesörün, ‘kanaat önderi’ olarak nitelenenlerin, fikri üretimde bulunduğuna inananların bu süreçte tepeden bakarak üfürmeyi bırakmaları yerinde olur. Bastıkları zemin kaydı, kayıyor…