Haberler

[ A+ ] /[ A- ]

Soylu Patrikhane’yi ziyaret etti, Değabah seçimi gündeme alındı

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Kumkapı’daki Türkiye Ermenileri Patrikhanesi’nde bugün Patrik seçimi açısından önemli gelişmeler yaşandı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 13 Mayıs Pazartesi günü Kumkapı’daki Ermeni Patrikhanesi’ni ziyaret etti. Ziyarette Başepiskopos Ateşyan’ın yanısıra Ruhani Kurul üyeleri de hazır bulundu. Toplantının bir kısmına Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu da katıldı. Edinilen bilgilere göre Bakan Soylu kilise geleneklerine göre Patrik seçimine Patrik kaymakamı ile gidilme yönünde bir uygulama olduğunu vurguladı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu görüşte olduğunu söyledi. Şirinoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre toplantıda, Ateşyan,  Patrik seçimi öncesinde Değabah (Patrik Kaymakamı) seçimi yapılmasını kabul etti. 

Şirinoğlu’nun açıklamasına göre  İstanbul’daki yerel seçim tekrarının hemen ardından 24 Haziran’da ya da takip eden günlerde Ruhaniler Genel Meclisi Değabah seçimi için toplanacak. Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Maşalyan da seçimin hemen ertesinde Değabah seçimi yapılmasının beklendiğini söyledi. 

29 Nisan’da yapılan Ruhani Kurul toplantısında Başepiskopos Ateşyan’ın talebi üzerine patrik seçimi öncesinde Değabah seçimi yapılmasına gerek görülmemiş, süreci “Patrik Genel Vekili” sıfatıyla Ateşyan’ın yürütmesi kararlaştırılmıştı.

Karar Ermeni toplumun büyük kesiminde tepkiyle karşılanmış, geleneklere uygun olarak Patrik seçimi öncesinde Değabah seçimi yapılması gerektiği vurgulanmıştı. Ayrıca Patrik Mutafyan’ın ölümüyle birlikte Başepiskopos Ateşyan’ın Patrik Genel Vekilliği unvanının artık tamamen sona erdiği görüşü de dile getiriliyor. 

Türkiye Ermenileri Patriği Mutafyan’ın 8 Mart’ta hayatını kaybetmesinden sonra Türkiye Ermenileri yeni bir Patrik seçme çalışmalarına 29 Nisan’da başlamıştı. 

Patrik Mutafyan’ın hastalığının tıbben geri dönülemez durumda olduğunu anlaşılıp kendisine vasi tayin edilmesinden sonra 2016 yılında Ruhani Kurul, Mutafyan’ı emekli, makamını da boş ilan etmiş ve seçim sürecini başlatmıştı. Bu süreçte Almanya Ermenileri Ruhani Önderi Türkiye doğumlu Başepiskopos Karekin Bekçiyan  Değabah seçilmiş ancak İçişleri Bakanlığı Patrik Mutafyan’ın hala hayatta olduğunu öne sürerek 2018 yılı Şubat ayında seçim sürecini durdurmuş ve Bekçiyan’ın Değabahlığını tanımamıştı. 

Değabah (Patrik kaymakamı) Ermeni kilise geleneklerinde yeni Patrik seçilene kadar süreci yönetmek üzere Ruhaniler Genel Meclisi tarafından seçiliyor. 

Patrik seçimine dair açılan davalar Anayasa Mahkemesi gündeminde

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Patrik Mutafyan’ın sağlığının bozulduğu dönemde Patrik seçimi yapılması amacıyla açılan davalar Anayasa Mahkemesi’nin gündemine geldi.

Patrik Mutafyan’ın sağlığının bozulduğu 2010 yılında bir grup avukat ve hak savunucusu tarafından Patrik seçimi yapılabilmesi amacıyla İstanbul Valiliği’ne başvuruda bulunulmuş, ancak bu başvuruya yanıt alınamayınca mahkemeye gidilmişti. Mahkeme davayı kabul etmeyince 2014 yılında Danıştay’a gidilmiş, oradan da sonuç alınamayınca 2016 yılında Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuştu.  T24 sitesinin haberine göre Anayasa Mahkemesi söz konusu mahkeme sürecinde din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği ve adil yargılama yapılmadığı gerekçesiyle yapılan başvuruyu yarın yapacağı toplantının gündemine aldı.

Öte yandan Patrik Mutafyan’ın Mart ayında vefat etmesinin ardından Patrik seçimi süreci başlamış durumda.  Söz konusu başvurular geride kalan 9 yıllık süreçte gerçekleştirilen girişimleri kapsıyor. 

AGOS’UN MERCEĞİNDEN/ Patrikhane ve Ermeni toplumu bu duruma düşmemeliydi

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Peki iyi mi oldu? Sonuç belki Değabah seçimi yapılmasının önünü açtı ama usül böyle mi olmalıydı? Devleti alıp sürecin tam ortasına kendi ellerimizle oturtmuş olduk. Bunda hiç şüphesiz en büyük pay Başepiskopos Ateşyan’ın. Israrla halktan ve kamuoyundan gelen taleplere kulaklarını tıkadı.

Patrik Mutafyan’ın hayatını kaybetmesinden sonra başlanacak yeni Patrik seçimi sürecine devletin müdahale edip etmeyeceği, buna davetiye çıkarılıp çıkarılmayacağı Ermeni toplumu içinde en çok konuşulan konuydu. Davetiye çıkarıldı ve devlet de müdahale etti. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 13 Mayıs Pazartesi günü Patrikhane’yi ziyaret etmesi ve bu ziyaretten sonra Ateşyan’ın daha önce karşı çıktığı Değabah seçiminin gündeme alınmasını başka türlü tarif edemeyiz.
Hatırlayalım ne olmuştu? Patrik Mutafyan 8 Mart’ta hayatını kaybettikten sonra 40 günlük yas ile edilmiş, seçim çalışmalarına bu yas sürecinden sonra başlanacağı söylenmişti. Bu bekleyiş süresi şart olmamakla birlikte çoğunluk bu karara saygı duydu ama herkesin aklının bir kenarında Başepiskopos Ateşyan’ın süreci kendi istediği gibi yönetmek isteyeceği şüphesi vardı. 
Öyle de oldu. 29 Nisan’daki Ruhani Kurul toplantısı öncesinde kamuoyundaki genel beklenti patrik seçim sürecini bir Değabah’ın (Patriklik Kaymakamı) yönetmesi gerektiği şeklindeydi. Hem gelenekler bunu söylüyordu hem de zaten hayli yıpranmış bir isim olan Başepiskopos Ateşyan’ın hala elinde tuttuğu Patrik Genel Vekili sıfatıyla süreci yürütmesi açıkça sakıncalı bulunuyordu. Bu çerçevede geniş bir kesim “Seçime Değabah ile gidelim” çağrısında bulundu ve bu yönde açıklamalar yaptı. 
Ancak Ateşyan 29 Nisan’daki Ruhani Kurul toplantısı öncesinde Değabah seçiminden yana olmadığını  açıkladı ve toplantıda da Ateşyan’ın istediği şekilde cereyan etti. 5 üye Değabah seçimine gerek olmadığı yönünde oy kullandı, 3 üye Değabah seçiminden yana oldu. Hal böyle olunca süreci tüm tepkilere rağmen Ateşyan’ın yürüteceği ortaya çıktı. 
Karardan sonra ise Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu Agos’a yaptığı açıklamada “1863 Nizamnamesi Ruhaniler Genel Meclisi’ni ve Değabah seçimini emrediyor, bu uygulanmalı. Değabah seçilsin, seçime gidilsin, adaylarımız tanıtımını yapsın halkımız da oyunu kullansın. Valiliğe bir dilekçe verildi, benim tahmin ettiğim 1863 Ermeni Nizamnamesi’ne göre seçimlerimiz yapılacak” demişti. Bu mesajdan çıkan sonuç devletin devreye girip “Değabah seçimi yapılsın” mesajı vermesinin ihtimal dahilinde olduğu şeklinde idi. Yine kurul toplantısı sonrası (Değabah seçimi yapılması yönünde çaba gösteren) Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Maşalyan “Bizim elimizde yazılı bir kanunname olmadığı için bizim kendi iç dinamiklerimizle aşamadığımız süreçlerde devletin 1863 Nizamnamesi’nin uygulanabilir kanunlarını harekete geçirmesini beklememiz en doğal hakkımız” diyerek yine bu yönde bir müdahale olabileceğinin mesajını vermişti. 

Soylu’nun ziyaretini nasıl anlamalı?
Soylu’nun ziyaretini bu çerçevede anlamak gerekir. Öyle görünüyor ki bilhassa Şirinoğlu’nun etkili yerlerde yaptığı temaslar sonuç verdi ve devlet sürece müdahale ederek “Değabah seçimi yapmalısınız” dedi. 
Peki iyi mi oldu? Sonuç belki Değabah seçimi yapılmasının önünü açtı ama usül böyle mi olmalıydı? Devleti alıp sürecin tam ortasına kendi ellerimizle oturtmuş olduk. Bunda hiç şüphesiz en büyük pay Başepiskopos Ateşyan’ın. Israrla halktan ve kamuoyundan gelen taleplere kulaklarını tıkadı. Soylu’nun ziyaretinden birkaç gün önce Artı Gerçek sitesine verdiği röportajda hem kendisine yönelik muhalefeti küçümsüyordu hem de Başepiskopos Bekçiyan için yakışıksız ifadeler kullanıyordu.  
Ateşyan belli ki Patrik Mutafyan hasta yatağında olduğu sürede Hükümet ile kurduğu temaslara güveniyordu ve bu yüzden kendi toplumu ile uzlaşmaz bir tutum içindeydi.  Ve belli ki buna güvenerek 29 Nisan’da Değabah’sız seçim kararı aldırmayı başardı. Burada tabii şu soru akla takılıyor. Hadi Ateşyan devletinin kendisini yalnız bırakmayacağına güveniyordu. Peki diğer dört ruhanimiz hangi saiklerle Ateşyan’ın yanında yer aldılar? 

Zemin hazırlandı
Sonuçta bu kararlarıyla devletin sürece müdahil olmasına zemin hazırladılar. Halbuki geleneklere uygun biçimde ve kamuoyunun sesini dikkate alarak “Değabah ile seçime gidilmeli” kararı alsalardı hiç olmazsa bu manzaralar yaşanmayacaktı.
Diğer yandan az evvel de bahsettiğimiz gibi bu müdahale belli ki Şirinoğlu’nun temasları, çalışmaları sayesinde gerçekleşti. Yoksa devlet işi gücü bırakıp “Aman bu seçim mutlaka Değabah ile yapılmalı” diye harekete geçmiş olamaz. Zaten Bedros Şirinoğlu’nun haftalar önce Akşam gazetesine verdiği demeçte Ateşyan’ın Patrik Genel Vekilliği’nin artık bitmesi gerektiğini söylemesi de, Ateşyan ile Şirinoğlu’nun artık başka cephelerde olduğunun göstergesiydi. İçinde bulunduğumuz tabloyu doğuran ana etken budur. Yoksa devletin bizim geleneklerimize toz kondurmaması değil. Dolayısıyla sürece bundan sonra da bu ayrılık damga vuracak gibi görünüyor. 
Velhasıl. Bütün bu tablo öncelikle Patrikhane sonra Ermeni toplumu açısından oldukça can sıkıcıdır. Az evvel de vurguladığımız gibi devlet sürecin tam ortasına gelip oturmuştur. Bunda en büyük pay Ateşyan ve onunla birlikte hareket eden ruhanilerindir elbette, ancak sivil yöneticilerimiz de sorumluluktan muaf değildir.
En kritik dönemlerde Ateşyan’ın arkasında duran ya da gelişmelere ilgisiz kalan bazı vakıf yönetimlerinin bunda payı yok mudur? Gereken tepki çok daha güçlü biçimde zamanında gösterilseydi bu hale gelir miydik? 
Şimdi önümüzde kritik sorular var. Devletin sürece bu şekilde müdahalesi ile yeni müdahalelerin yolu açılmış mıdır? İleriki günlerde bunu görecek miyiz? Kaldı ki Değabah seçimi için neden İstanbul seçimi sonrası gibi bir tarih verilmiştir? Değabah seçiminin İstanbul seçimi ile ne ilgisi vardır? Peki bütün bu soruların ortasında Ermeni toplumu kendi dinamikleriyle bu seçimi gölgesiz bir şekilde gerçekleştirmeyi başaracak mıdır? Bizce en önemli gayret bu son seçenek için olmalıdır. Buraya kadar yeterince hata yapıldı. Bundan sonrasını kendi geleneklerimize ve tarihimize uygun şekilde yaparsak hiç olmazsa ileriye bakabilmekten bahsetme imkanımız olur. 
Son olarak bir noktaya daha dikkat çekelim. Ateşyan Soylu’nun ziyareti sonrasında Türkiye’deki Ermeni basınına verdiği demeçte Değabah seçimi için iki aday olduğunu söyledi. Ateşyan’a göre bu adaylardan biri kendisi, diğeri de Maşalyan. Açıkçası bu tutum da yeni soru işaretleri ve tartışmalar yaratacak gibi görünüyor. 

Dünya yazarı Aktaş: Merkez Bankası dövizini sıfırladı

[ A+ ] /[ A- ]

sputniknews

Merkez Bankası’nın sahibi olmadığı dövizleri sattığını savunan Dünya gazetesi yazarı Alaattin Aktaş, MB’nin net rezervlerinin ekside olduğunu öne sürdü.

Dünya gazetesi yazarı Alaattin Aktaş “Dövizde tehlikeli operasyonlar” başlığını taşıyan bugünkü köşesinde Merkez Bankası’nın net rezervlerinin ekside olduğunu yazdı.

Alaattin Aktaş’ın yazısı şu şekilde:

“Merkez Bankası’nın altın ve kamu mevduatı hariç net döviz rezervi 9 Mayıs’ta 10.5 milyar dolara indi. Yalnızca bir günde 1.5 milyar dolarlık azalma oldu. 8 Mayıs’ta 12 milyar dolar olan net döviz rezervinin bir gün sonra 9 Mayıs’ta 10.5 milyar dolara inmesine ne yol açtı?

Reuters ‘Merkez Bankası kamu bankaları eliyle döviz satıyor’ diye günlerdir yazıyor, kimsenin yalanladığını da görmedik. Satılan dövizin ilk gün 1 milyar dolar olduğu, daha sonra tutarın haftalık bazda 4.5 milyar doları bulduğu yazıldı.

‘DÖVİZ SATMAK HEM DE DÖVİZ YOKKEN!’

Elinizde ‘sahibi olduğunuz’ on milyarlarca dolarlık ‘net rezerv’ olur satarsınız. Ya da çok eskide kalan Merkez Bankası’nın döviz müdahaleleri gibi bir operasyon yaparsınız. Hatırlayın Merkez Bankası bankalararası piyasaya satıcı olarak girdi mi, döviz talebi bir anda kırılırdı. Ama artık işleyiş bambaşka. Şimdi bir kere, güya dövizi Merkez Bankası değil, bazı kamu bankaları satıyor. Arka kapıdan dolanıyoruz.

İkincisi daha da tehlikeli bir duruma işaret ediyor. Satılan bu döviz artık Merkez Bankası’nın dövizi değil. Çünkü Merkez Bankası dövizini sıfırladı.

‘SATILAN KİMİN DÖVİZİ?’

Nasıl olur, demeyin; oluyor işte… Merkez Bankası’nın net döviz rezervi ekside.

Merkez Bankası’nın 9 Mayısta 10.5 milyar dolar olan dövizindi swap yoluyla elde edilen dövizi düştüğünüzde rezerv eksiye iniyor.

Yani Merkez Bankası kur daha da artmasın diye piyasaya bir şekilde müdahale ederken kendisinde emaneten tutulan zorunlu karşılık dövizlerini ve swap yoluyla elde ettiği dövizleri kullanıyor.

Swap dövizinin tutarı olarak mart sonundaki resmi verileri biliyoruz. Bu yolla elde edilen dövizin toplamı 13.1 milyar dolar. Tutarı tam verelim; 13 milyar 55 milyon dolar. Bu tutarın 9 milyar 589 milyon doları bir aya kadar vadeli.

Bir de dört ay ile bir yıl arası vadeli olan 3 milyar 466 milyon dolarlık tutar var.

‘Yaklaşık 3.5 milyar dolarlık bu tutar acaba Katar’dan alınan dövizi mi gösteriyor?’

Katar döviziyse de hiç olmazsa 3.5 milyarın vadesi uzun sayılır. 9.6 milyarın vadesi çok kısa ve sonuçta Merkez Bankası bu tutarı en fazla bir ay içinde ödeyecek.

Bu arada 9.6 milyar dolar mart sonundaki durumu gösteriyor ama son dönemdeki tutarın daha da fazla olduğu tahmin ediliyor.

Mart sonundaki 13.1 milyar doları esas alsak bile Merkez Bankasının net döviz rezervi artık eksi.

Peki net rezerv sıfırlanmış ve eksiye geçilmişken Merkez Bankası teorik olarak kendisinin olmayan dövizlerle niye satış yapıyor?

Hani Merkez Bankası’nın bir kur hedefi olmazdı, ki olmaz, olmamalı, öyleyse bu satış kararını kim niye veriyor?

‘NEREYE KADAR’

Temel amacın kur artışını frenleyebilmek olduğunu herkes biliyor. Amaç, en azından 23 Haziran’a kadar kurda bir tırmanış yaşanmasını engelleyebilmek.

Bu operasyonlarla amaca ulaşmak mümkün. Şunun şurasında seçime altı haftalık bir süre kaldı çünkü.

Swap ile borç alınarak, yabancı para mevduatta zorunlu karşılık aldırılarak ya da benzeri yollarla döviz yaratılır, bu döviz piyasaya verilmek suretiyle kurun artmaması, hatta geçen hafta sonunda olduğu gibi gerilemesi bile sağlanır.

Ana nereye kadar? Bu tür operasyonları aylar boyunca sürdürmek mümkün mü?

Kur niye yükselme eğiliminde, temel soru budur.

Bu soruya yanıt vermek de yetmez tabii ki.

Yanıt bellidir zaten, önemli olan bunun gereğini yerine getirmektir.

Günü kurtarma amaçlı bu operasyonlar sorunu daha da büyütmekten başka işe yaramayacaktır.”

Deniz Yücel: Erdoğan’ın sorumluluğunda işkence gördüm

[ A+ ] /[ A- ]

Deutsche Welle Türkçe

Türkiye’de “terör örgütü propagandası” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarıyla tutuksuz yargılanan Alman ve Türk vatandaşı gazeteci Deniz Yücel, yargılandığı dava kapsamındaki savunmasını Berlin TiergartenAsliye Mahkemesi’nde yaptı.

Türkiye’deki yetkili mahkeme iki ülke arasındaki Cezai Konularda Karşılıklı Adli Yardım Anlaşması kapsamında Yücel’in savunmasını Almanya’da da yapabileceğini belirtmişti. Bunun üzerine Yücel savunmasını Berlin’de yaptı.

Türkiye’de bir sonraki duruşma tarihi 16 Temmuz olarak belirlenen Yücel, Almanya’daki savunmasının tam metnini mahkemeye Türkçe olarak da iletti. Yücel, bu şekilde savunmasının çeviriden dolayı farklı ifadelere yol açma riskinin önüne geçmeyi hedefliyor.

Die Welt gazetesinin Türkiye muhabiri olarak görevliyken Türkiye’de tutuklanan ve bir yıl Silivri Cezaevi’nde kalan Yücel savunmasında, gözaltına alınışı, tutuklanması ve cezaevindeki koşullarına ilişkin ayrıntılara yer verdi.

“O gün ilk kez darp edildim”

Yücel savunmasında, cezaevinde gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceyi anlattı ve “Bu yüzden, burada ilk defa alenen söylüyorum: Ben, Silivri 9 No’lu cezaevinde üç gün boyunca işkenceye maruz kaldım. Belki Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ya da yakın çevresinin talimatıyla, ama her hâlükârda onun tarafından hedef gösterilerek, onun sorumluluğunda işkence gördüm. Öyle ya da böyle yaşadıklarımın bir numaralı sorumlusu, Recep Tayyip Erdoğan’dır” ifadelerine yer verdi.

Gazeteci Yücel, cezaevinde gördüğü işkenceyi detaylandırdığı savunmasında, kendisine yönelik psikolojik ve fiziksel şiddettin dozunun günden güne arttığını belirtti. Yücel, “3 Mart Cuma ve tekrar 5 Mart Pazar (2017) günü Cumhurbaşkanı’nın beni hedef göstermeye başlamasıyla, 6 Mart Pazartesi günü, beni avukat görüşüne götürmek üzere altı gardiyan kapıma geldi. (…) Bu grup, üst aramayı, o ana kadar hiç karşılaşmadığım bir kabalıkla yaptı. “Vatan haini”, “Alman ajanı” gibi hakaretlerle hitap ediyor, Cumhurbaşkanı’nın hakkımda sarf ettiği hakaretleri tekrarlıyorlardı” ifadelerini kullandı.

Gardiyanların sürekli sözlü tehditlerine maruz kaldığını belirten Yücel, kendisine “Bunun odasına girelim biz… Evet, hiç beklemediği bir zaman girelim” denildiğini ve bunun üzerine birkaç saat sonra aynı ekibin hücresine girdiğini belirtti.

Şiddetin dozunun giderek arttığını belirten Yücel, işkence gördüğü günü ise şöyle anlattı: “O günkü durum ise farklıydı. Yine aynı altı kişi gelmişti, eşyalarımı dağıtıyor, sakladığım birkaç gazete kupürünü – ki elimde o anda manevi değer taşıyan tek şey buydu – çöpe atmaya zorluyor ve yine küfürler savuruyorlardı. Ve hücrelerde, koridorlardan farklı olarak kameralar olmadığı için ayaklarıma tekmeler, göğsüme ve sırtıma atılan yumruklarla ilk kez darp edildim.”

Yücel üçüncü sefer işkencenin dozunun daha da arttığını belirterek, “Nitekim üçüncü gün şiddetin miktarı tekrar yükseldi ve yüzüme vuruldu ve kameraların olmadığı merdivenlerde, duvara itilip kafama atılan yumruklarla darp edildim” sözlerine yer verdi.

“Sayın Merkel’in Deniz Yücel’e ne kadar değer verdiğini biliyoruz”

Die Welt çalışanı, savunmasına gözaltına alınışından itibaren yaşadığı süreci de aktardı. Hakkında yakalama kararı olduğunu öğrendikten birkaç gün sonra kendi rızasıyla 14 Şubat 2017 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gittiğini aktaran Yücel, “Dönemin Almanya Başkonsolosu Georg Birgelen eşliğinde Vatan Caddesi’ne gittiğimde, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından kabul edildik. Makam odasında çay içerken, ‘Deniz Bey Almanya için çok önemli olmalı’ ya da ‘Sayın Merkel’in Deniz Yücel’e ne kadar değer verdiğini biliyoruz’ gibi göndermeli sözler sarf etti. Bu sohbetten bir süre sonra, ifademi emniyette değil, savcılıkta vereceğimi beyan ettim. Ve gözaltına alındım” ifadesini kullandı.

Yücel, kendi isteğiyle gittiği emniyette gözaltına alınış sürecine de yer verdiği savunmasında, “120 kişiye tek bir duşun düştüğü bir ortamda, 7 metrekarelik hücrede bir-iki kişiyle tam 13 gün tutuldum. Her gün rapor almak üzere hastaneye götürüldüysem de, oradaki hekimlerin çoğu yüzüme bakmadan ‘Darp var mı?’ diye sorup geçmek istediler. Bu kötü koşullarda rahatsızlandığımda muayene edilmek için mücadele vermek zorunda kaldım” sözlerine yer verdi.

Dönemin Enerji Bakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın e-posta hesaplarının Redhack adlı bilgisayar korsanları tarafından hacklenmesi ve basına sızdırılmasıyla ilgili olarak hakkında “bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme ve orada kalma” gibi suçlamalarla yakalama kararı çıkarıldığını belirten Yücel, İstanbul Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz tarafından ifadesi alındığında, kendisine bu suçlamalara yönelik soru sorulmadığını söyledi.

“Onurumla ve vicdanımla sarf ettiğim emeğe saygısızlık etmeyeceğim”         

Yücel, bunun yerine Türkiye muhabiri olduğu Die Welt gazetesinde yayımlanan kimi köşe yazıları ve haberleri suç unsuru sayılarak karşısına çıkarıldığını belirtti.

Gazeteci savunmasında, “Ben, yaptığım işin neden genel gazetecilik standartlarına uygun olduğunu, burada açıklayarak kendimi küçük düşürmeyeceğim, onurumla ve vicdanımla sarf ettiğim emeğe saygısızlık etmeyeceğim, haberlerimi, izlenim ve köşe yazılarımı hukuk nezdinde savunma mecburiyetindeymişim gibi davranmayacağım. Gazetecilik değil, gazeteciliği suç saymak suçtur” dedi.

Çevirilerde art niyet de söz konusuydu”

Yücel savunmasında, savcının kendisine sunduğu ve suç unsuru sayılan yazılarına yönelik Almanca’dan Türkçe’ye yapılan çevirilerin de hatalı olduğuna dikkat çekti. Yücel, “Çeviri hatalarıyla doluydu. Ayrıca, bazı önemli kısımlar anlamı çarpıtacak şekilde atlanmış, başka bir yerde orijinalde olmayan ibareler eklenmişti. Ve tüm hatalar istisnasız aleyhime işliyordu. Yani sadece dil eksikliği değil, aynı zamanda art niyet söz konusuydu” dedi. Yücel ifadesinde bu konuda iki de örneğe yer verdi:

“Türkiye’de Kürt vatandaşlarının maruz kaldığı ayrımcılığı ve eşitsizliği eleştiren ‘Kürt anasını görmesin’ fıkrasını aktarmıştım. Savcı, tutuklamaya sevk kararında, ayrımcılığı eleştiren bu fıkrayı, utanmadan ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ suçu olarak değerlendirdi. Bu gülünç durum bir yana, ‘Almanya’da Almanca olarak yayımlanan bir yazımla hangi halkı, nasıl kin ve düşmanlığa tahrik etmişim?’ sorusunu da cevapsız bıraktı.”

“Savcı, ‘Abdullah Öcalan’a ‘PKK Başkomutanı’ demişsin’ dedi. ‘Hani nerede?’ diye sordum. Bana Almanca orijinal makalemi verdikten sonra yazımdaki ibareyi gösterdim ve dedim ki, ‘Burada ‘PKK-Chef’ yazıyor. Almanca ‘Chef’ kelimesinin Türkçe karşılığının ‘Başkomutan’ değil, ‘şef’ olduğunu anlamak için Almanca bilmek gerekmez.’ Boş gözlerle baktı. Ve tutuklama talebine, orijinal makalemde ‘Başkomutan’ kelimesini kullandığımı yazdı.”

“Mesele tek kişilik hücrede kalmam değildi”

Yücel savunmasında, tek kişilik hücrede yaşadıklarına da yer verdi. Gazeteci, sorunun tek kişilik hücreye alınmasının değil OHAL ile birlikte haklarının tümüyle elinden alınması olduğuna dikkat çekti: “Olağanüstü Hal ile, diğer tutuklularla bir araya gelip sosyalleşme, sohbet etme, spor sahasını ortak kullanma gibi haklar tümüyle askıya alınmıştı.”

Yücel tutuklanmasının arkasında siyasi bir amaç olduğunu söylediği savunmasında, “Günümüz Türkiye’sinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın ‘Şu anda içeride; bu süreç böyle devam edecek’ dediği kişi hakkında, Erdoğan’ın onayını almadan iddianame hazırlayabilecek bir iddia makamı, karar verebilecek bir mahkeme var mıdır? Elbette yoktur” şeklinde konuştu.

İktidar tarafından hedef gösterildim

Mayıs 2015’te Die Welt gazetesi adına dönemin Şanlıurfa Valisi’ne bir basın toplantısında soru sorduğu için gözaltına alındığını da hatırlatan Yücel,  bir başka tarihte dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Ankara’da yaptıkları basın toplantısında sorduğu ve Türkçe’ye yine eksik ve yanlış çevrildiğini belirttiği bir soru nedeniyle “iktidar ve medyası tarafından hedef gösterildiğini” söyledi.

Peki tüm bunların amacı neydi?

Yücel, tutuklanmasıyla birlikte Almanya ile Türkiye arasındaki gerginliğin daha da tırmandırılmak istendiğini ve hükümetin Anayasa değişikliği referandumu kampanyası için malzeme elde etmek istediğini ifade etti. Gazeteci, cezaevinde gördüğü işkenceyi o dönem, bu malzemelere katkı sağlamamak adına dillendirmediklerini ve farklı bir strateji izlediklerini aktardı.

Yücel savunmasında, “Tam da bu yüzden avukatlarımla farklı bir strateji izlemeye karar verdik. Provokasyona gelip karşı tarafın istediği gibi mevzuyu kamuoyuna taşımak yerine, önce politik ve diplomatik yollarla çözüm denedik. Hem Alman hükümeti üst seviye temsilcilerini hem de Türkiye’den bir siyasetçiyi aracı olarak devreye soktuk” ifadesine yer verdi.

Sevag Balıkçı öldürülüşünün 8. yılında mezarı başında anıldı

[ A+ ] /[ A- ]

Bianet

Zorunlu askerlik yaparken öldürülen Sevag Balıkçı’nın Şişli Ermeni Mezarlığı’nda anıldı

24 Nisan 2011’de, Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde zorunlu askerlik yaparken öldürülen Sevag Balıkçı, bugün ölümünün sekizinci yıldönümünde mezarı başında anıldı.

Şişli Ermeni Mezarlığı’nda düzenlenen anmaya Sevag Balıkçı’nın ailesi ve yakınlarının yanı sıra Nor Zartonk inisiyatifi, sivil toplum örgütleri ve siyasi parti temsilcileri ile HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da katıldı.

Bianet’ten Ekin Karaca’nın haberine göre, 2007’de öldürülen Agos’un Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, Avrupa Irkçılık Karşıtları Taban Hareketi Başkanı Benjamin Abtan da anmada yer alanlar arasındaydı.

ALEXİS KALK: BEBEKTEN KATİL YARATAN KARANLIKLA MÜCADELE EDENLERE TEŞEKKÜR EDİYORUZ

Çok sayıda sivil polisin de takip ettiği anmada, Sevag Balıkçı’nın mezarı başında dualar okunmasının ardından Nor Zartonk’tan Alexis Kalk, mezarlık başındakilere kısa bir konuşma yaptı.

Sevag Balıkçı’nın zorunlu olarak askerlik yaparken, başka bir zorunlu asker tarafından Ermeni soykırımının 96. yılında öldürüldüğünü hatırlatan Alexis Kalk şunları söyledi:

“Sevag’ın katilleri hala gereken cezaları almadı. Maalesef hala adalet mücadelesi Sevag için ve tüm katledilen mazlumlar için devam ediyor.

Hala ülkemizde bir barış, kardeşlik dili tesis edilmiş değil. Ülkemizde maalesef katillerin dili hakim durumda.

Bu durum hepimizi derinden yaralıyor, derinden üzüyor. Bu dil, adalet kavramının yerini bulmasını engelliyor.

Bizler tüm katledilen mazlumlar için, Sevag Balıkçı için ve Ermeni soykırımı kurbanları için adalet mücadelemizi, eşitlik mücadelemizi, kardeşlik mücadelemizi sürdüreceğiz.

Bebekten katil yaratan karanlıkla mücadele eden herkese teşekkür ediyoruz.”

PAYLAN: CEZASIZ KALAN SUÇLAR TEKRARLANIYOR

Anmanın ardından Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, bianet’e yaptığı değerlendirmede Sevag Balıkçı davası üzerinden cezasızlık politikalarını eleştirdi:

“Sekiz yıl oldu ama Sevag’la ilgili adalet bulamıyoruz. Sevag Balıkçı öldürüldüğünde de aynı sözü söylemiştim. Cezasız kalan her suç tekrarlar demiştim. Maalesef cezasız kalan suçlar tekrarlıyor.

Ermeni soykırımı gibi büyük bir suçu işleyip, hesabını vermeyen devlet, diğer suçları teferruat olarak görüyor.

Yalnızca Ermeni halkına karşı değil tabii ki, çünkü artık biz yalnızca küçük bir azınlığız, hak talep eden herkese karşı aynı politikaları uyguluyorlar, aynı yöntemlerle hak taleplerini bastırıyorlar.

Yüz yıl önce Ermenilere karşı uygulanan politikalar bugün Kürt halkı başta olmak üzere, hak talep eden herkese karşı uygulanıyor. Cezasızlık maalesef suçları sıradanlaştırıyor.”

‘DEVLET KÖTÜCÜL FABRİKA AYARLARINA DÖNÜYOR’

Garo Paylan’a bugün İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) Sultanahmet’te yapmak istediği anma etkinliğinin polis tarafından engellenmesine ilişkin ise şöyle konuştu:

“Türkiye AKP iktidarı öncesinde aslında pek çok hak talebinin konuşulmasının normalleştiği günleri yaşadı. AKP iktidarının başlarında da yavaş yavaş yüzleşme talepleri, eşitlik, adalet talepleri daha çok vücut bulur olmuştu.

Bundan rahatsız olan statüko güçleri devredeydi. Özellikle milliyetçi güçler, statükocu güçler maalesef uzun yıllar süren mücadelemiz sonucunda tekrar gücü ele geçirdiler. Erdoğan’ı da yanlarına aldılar ve aynı politikaları devam ettiriyorlar.

Devlet maalesef o kötücül fabrika ayarlarına dönüyor. Hak taleplerine bakmayan, ilgilenmeyen, yüzleşme taleplerini yok sayan ve bütün hak taleplerini bastıran fabrika ayarlarına geri dönüyor.

Bu da herkes için cehennem demek. Bu ülkenin demokratik bir ülke olması iddiasının yok olması demek.

Ancak biz her şeye rağmen milyonlarca insan bu durumu kabul etmiyor ve buna karşı mücadele ediyoruz.

Bugün de aramızda yalnızca Ermeniler değil, Türk ve Kürt arkadaşlarımız da var. Onlarla birlikte bu mücadeleyi sürdüreceğiz ve bu ülkeyi faşistlere asla bırakmayacağız.”

Şişhane’de 24 Nisan anması: ‘Yüzleşme mücadelesi devam etmek zorunda’

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

24 Nisan için 2010 yılından bu yana her sene Taksim’de anma etkinliği düzenliyordu. Anma, Taksim Meydanı’nda eylem yasağı olduğu gerekçesiyle geçen yıllarda Tünel Meydanı’nda yapılmıştı. Bu yıl Emniyet Müdürlüğü, Tünel Meydanı’na da izin vermedi. Anma etkinliği Şişhane Meydanı’nda yapıldı.

Anmaya Dink Ailesi, Sevag Balıkçı’nın ailesi, HDP milletvekili Garo Paylan, Mıgırdiç Margosyan da katıldı. Anma sırasında oturma eylemi yapılmadı. 24 Nisan Anma Platformu tarafından düzenlenen anmada basın açıklamasını Meltem Oral okudu. Açıklamadan satırbaşları şöyle:

“Bugün bir kez daha 104 yıl önce katliama, yıkıma maruz kalan kardeşlerimizi anmaya geldik. 
104 sene önce bugün büyük bir suçun ilk adımları atıldı. 250 Ermeni aydını sürüldü, 174’ü yargılanmadan öldürüldü. Bu çok daha büyük bir felaketin kapısını araladı. 1914 yılında Anadolu’da toplam nüfus 14 milyon civarındaydı ve nüfusun yüzde 30’unu oluşturan Türk-Müslüman olmayan nüfus, beş sene içinde yüzde 3’e düştü. Bugün bu nüfusun binde 1.5 gibi bir oranda olduğu tahmin ediliyor. Bu oran, kaybımızın ne kadar şiddetli olduğunu gösteriyor.

Tarihçi Taner Akçam, dönemin tanıklıklarını açığa çıkartan bir mektubu geçen haftalarda gözler önüne serdi. Bahaettin Şakir’in açığa çıkan 3 Mart tarihli mektubunda şunlar söyleniyor: “Birbiri ardı sıra gelen intikam duygusu ile ağzına kadar dolu, uğursuz ve acı geçmişi unutamayan cemiyet, gelecekten ümitli olarak Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri, bir tanesi kalmayıncaya kadar mahvetmeye karar, bu hususta da hükümete geniş yetki vermiştir. Hükümet katledip yok etmenin nasıl gerçekleşeceği konusunda, vali ve ordu kumandanlarına gerekli izahatı verecektir.” 

24 Nisan’la yüzleşme mücadelesi, halkların kardeşliğin için ses çıkartmaya ara vermeyenlerin mücadelesi, bu gibi gerçeklerin teker teker açığa çıkmasına ve 1915’te yaşananın ne kadar sistematik bir toplu linç girişimi olduğunu anlamaya yardımcı oluyor. 

Yüzleşme mücadelesi devam etmek zorunda. Devam etmek zorunda çünkü demokrasinin zaman zaman gözkırpıp, gelişiyormuş gibi yapıp gözden kaybolmasının temelinde 1915’le yüzleşmenin yapılmamış olması yatıyor.
1915’te başlayan sürecin aynı zamanda bir kültürel çoraklaşmanın, yalancılığın, sırlarla yaşamanın, iki yüzlülüğün norm hâline gelmesi demek olduğunu unutmamalıyız. Baskıcılığın olağanlaşması, katliamların olağanlaşması, linçlerin olağanlaşması, bu tarihsel ve köklü yüzleşmenin gerçekleşmemiş olması nedeniyledir.

24 Nisan 1915’ten beri, Türkiye’de yaşam, farkına varsak da varmasak da çoraklaştı. Bir halk bütün değerleriyle tasfiye edilirken, toplumun tüm değerleri yaralandı. Ermeniler gibi, arkalarında bıraktıkları kültürel mirasın izleri de yok edildi. Binlerce tarihi yapı, kilise ve okul, bilinçli olarak harabeye dönüştürüldü. Sanki Ermeniler gibi onlar da bu topraklarda hiç bulunmamışlar gibi davranıldı. Kuşakları etkileyen, çevreleyen, hastalandıran bu çoraklık, ancak ve ancak büyük bir yüzleşme hamlesiyle giderilebilir.

Bizler geçen sene verdiğimiz mesajı bir kez daha vermek istiyoruz:

Demokrasinin, çatışma kültürü yerine barış içinde bir arada yaşama dinamiklerinin güçlenmesi, ırkçılığın ve nefret söyleminin geriletilmesi, içindeki her bir bireye, gruba, çevreye, kimliğe güven veren bir sosyal dokunun inşa edilmesi, bunların hepsinin başarılması için, 104 sene önce başlayan ve birkaç sene içinde tamamlanan bu yıkımla yüzleşmek bir zorunluluk.

Bu yüzleşme olmadan Hrant Dink’i, Sevag Balıkçı’yı, Marisa Küçük’ü öldürerek 1915’in o korkunç geleneğini sürdüren ve bebeklerden katil yaratan karanlığın üzerimizdeki ağırlığından kurtulmamız mümkün olmayacak. 
Sözlerimize son verirken, herkesi 1915 yılında kaybettiğimiz tüm kardeşlerimizin anısı önünde saygıyla eğilmeye davet ediyoruz.”

Sevag Balıkçı anmasında gözaltı 

Sevag Balıkçı, 24 Nisan 2011’de, Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde Batman’ın Kozluk ilçesinde askerlik yaparken öldürülmüştü. Balıkçı ölüm yıldönümünde mezarı başında anıldı. Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yapılan anmaya Balıkçı’nın ailesi, Rakel Dink, HDP Milletvekili Garo Paylan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Nor Zartonk aktivistlerinin aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı. Anma sırasında konuşma yapan Nor Zartonk üyesi Alexis Kalk gözaltına alındı. Kalk ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakıldı. 

20 april, Nijmegen: bijeenkomst “Is de Armeense genocide geschiedenis?”

[ A+ ] /[ A- ]

(English Below)

Op zaterdag 20 april organiseren Nor Zartonk Nederland en Doorbraak een bijeenkomst met 2 lezingen in het kader van de herdenking van de Armeense Genocide. Internationaal wordt 24 april 1915 gezien als het begin van de Armeense Genocide in het Ottomaanse rijk. Op die dag werden Armeense intellectuelen gevangen gezet en kort daarop geëxecuteerd. Dat was het startsein voor de genocide, waarbij 1,5 miljoen Armeniërs en Aramese christenen werden vermoord. Die slachtoffers worden jaarlijks herdacht, overal ter wereld. De genocide wordt echter ontkend door de Turkse staat. Het Nederlandse parlement erkent de genocide wel, maar de Nederlandse staat officieel nog niet. Gezien de actuele situatie van Armeniërs in Turkije kan men zich afvragen of de genocide ooit wel echt tot een einde is gekomen.

De sprekers zijn Alexis Kalk en Aris Nalcı.

Alexis Kalk werd geboren in 1984 in Parijs. Hij groeide op in Istanboel en maakte vanaf 2006 samen met anderen het radio-programma “Anushabur” over de problemen van Armeniërs en andere etnische minderheden in Turkije. In 2007 was hij betrokken bij de oprichting van de linkse van onderop organisatie Nor Zartonk (Opnieuw Ontwaken), en in 2009 bij de oprichting van de meertalige radiozender Nor Radio, bedoeld om onderdrukte talen en identiteiten te laten horen. In 2010 richtten ze ook de Armeense Cultuur en Solidariteit Vereniging op om de west-Armeense taal en cultuur te beschermen. Kalk heeft actief deelgenomen aan de strijd voor een democratische en gelijkwaardige samenleving, voor mensenrechten, vrede en vrijheid van meningsuiting, met name rond de herdenkingen van Hrant Dink en Sevag Balıkçı, de erkenning van de Armeense Genocide en het verzet rond Kamp Armen.

Aris Nalcı is journalist en documentairemaker. Hij werd actief in 1998 toen hij Hrant Dink leerde kennen. Hij ging als fotograaf werken bij de krant Agos. Ook na de moord op Dink bleef hij daar actief. Hij nam het initiatief tot IMC tv, en was daar maker en presentator van het eerste programma van en voor minderheden: “Gamurc” (“Brug”). Na vijf jaar werd de zender door de staat gesloten. In 2017 begon hij in Brussel met het Armeenstalige radioprogramma “Belgahay”. Van 2015 en 2017 publiceerde hij een reeks rapportages van reizen die hij maakte door de vroegere Armeense woongebieden in Turkije. Zijn werk is onder de titel “Wat overbleef” tentoongesteld in Istanboel en de Verenigde Staten. Daarnaast vertaalde hij ook een boek over de Armeense socialist Paramaz en zijn twintig vrienden die in 1915 zijn opgehangen.

De bijeenkomst gaat over de genocide en de achtergronden daarvan, en over het verzet tegen de onderdrukking en de assimilatie van de Armeense minderheid sindsdien. Een nationalistisch beleid dat ook Grieken, Joden, Koerden, alevieten en andere etnische en religieuze minderheden trof en treft. De daders van de genocide zijn immers nooit bestraft en de machtsstructuren die de genocide mogelijk maakten, zijn nooit afgebroken. Sinds de Armeense genocide hebben er in Turkije regelmatig massamoorden, pogroms en lynchpartijen plaatsgevonden, waarvan met name Armeniërs, Grieken, Koerden, joden en alevieten het slachtoffer werden. Tot op de dag van vandaag zijn leden van minderheden, de Armeniërs voorop, hun leven niet zeker als ze zich uitspreken over de genocide of voor mensenrechten voor iedereen in Turkije. Het is erg dapper hoe mensen als Kalk en Nalcı zich blijven uitspreken en ook deelnemen aan protesten zoals Gezi en Kamp Armen. Nodig is niet alleen erkenning van de Armeense genocide, maar ook verontschuldigingen en compensatie. Daartoe zijn organisatie, strijd en solidariteit nodig.

Van 15 tot en met 28 april is in De Klinker ook een kleine fototentoonstelling te zien over hedendaags Armeens activisme in Turkije.

Eric Krebbers

April 20th, Nijmegen: meeting “Is the Armenian Genocide history?”

On Saturday, April 20th, Nor Zartonk Nederland and Doorbraak will organize a meeting with 2 lectures in the context of the commemoration of the Armenian Genocide. Internationally April 24th 1915 is seen as the beginning of the Armenian Genocide in the Ottoman Empire. On that day Armenian intellectuals were imprisoned, and they were executed shortly afterwards. That was the beginning of the genocide in which 1.5 million Armenians and Aramean Christians were murdered. These victims are commemorated annually, all over the world. However, the Turkish state denies the genocide. The Dutch parliament does recognise the genocide, but the Dutch state has not yet officially recognised it. Considering the actual situation of Amenians in Turkey today, one can ask the question whether the genocide ever really came to an end.

The speakers will be Alexis Kalk and Aris Nalcı.

Alexis Kalk was born in 1984 in Paris. He grew up in Istanbul and from 2006, together with others, he made the radio program “Anushabur” about the problems of Armenians and other ethnic minorities in Turkey. In 2007 he was involved in the establishment of the grassroots left-wing organisation Nor Zartonk (Awakening again), and in 2009 in the establishment of the multilingual radio station Nor Radio, intended to make repressed languages and identities heard. In 2010 they also founded the Armenian Culture and Solidarity Association to protect the Western Armenian language and culture. Kalk has actively participated in the struggle for a democratic and equal society, for human rights, peace and freedom of expression, especially around the commemorations of Hrant Dink and Sevag Balıkçı, the recognition of the Armenian Genocide and the resistance around Camp Armen.

Aris Nalcı is a journalist and documentary maker. He became active in 1998 when he met Hrant Dink. He started working as a photographer for the newspaper Agos. Even after Dink’s murder he remained active there. He took the initiative to create IMC tv, and there he was the maker and presenter of the first programme of and for minorities: “Gamurc” (“Bridge”). After five years the station was closed by the state. In 2017 he started the Armenian-language radio programme “Belgahay” in Brussels. From 2015 and 2017 he published a series of reports on trips he made through the former Armenian areas in Turkey. His work has been exhibited in Istanbul and the United States under the title “What remained”. He also translated a book about the Armenian socialist Paramaz and his twenty friends who were hanged in 1915.

The meeting is about the genocide and its background, and about the resistance against the oppression and assimilation of the Armenian minority since then. A nationalist policy that also affected and affects Greeks, Jews, Kurds, Alevis and other ethnic and religious minorities. After all, the perpetrators of the genocide were never punished, and the power structures that made the genocide possible were never torn down. Since the Armenian genocide, there have been regular mass murders, pogroms and lynchings in Turkey, particularly against Armenians, Greeks, Kurds, Jews and Alevis. To this day, members of minorities, especially the Armenians, are not sure of their lives when they speak out on the genocide or in favour of human rights for all in Turkey. It is very brave how people like Kalk and Nalcı continue to speak out and also participate in protests like Gezi and Camp Armen. Not only is recognition of the Armenian genocide necessary, but also apologies and compensation. This requires organization, struggle and solidarity.

From 15 to 28 April, De Klinker will also host a small photo exhibition on contemporary Armenian activism in Turkey.

Eric Krebbers

ԱՐԴԵ՞ՕՔ ՄՈՌՑՈՒԱԾ Է ՀԱՅՈՑ ՑԵՂԱՍՊԱՆՈՒԹԻՒՆԸ

[ A+ ] /[ A- ]

(Türkçe Aşağıdadır)

Նոր Զարթօնքի Հոլանտայի մասնաճիւղը եւ Doorbraak, 20 Ապրիլ 2019 շաբաթ օրը կը կազմակերպեն զրոյց մը եւ ցուցահանդէս մը: Հոլանտայի իշխանութիւնները դեռ չէ ճանչցած ցեղասպանութիւնը, երբ Հոլանտայի խորհրդարանը ընդունած է: 24 Ապրիլ 1915 ին հայերու եւ Ասորիներու ոչնչացումով սկսող ցեղասպանութիւնը, եթէ նկատի ունենանք փոքրամասնութիւններու ներկայ վիճակը մեզի ենթադրել կու տայ այն հարցման մասին թէ ցեղասպանութիւնը կը շարունակո՞ւի:

20 Ապրիլին կայանալիք միջոցառման գլխաւոր թեման ցեղասպանութիւնն ու անոր ծալքերն են: Ցեղասպանութեան յանցագործները երբեք չդատապարտուեցան եւ ցեղասպանութիւնը հնարաւոր դարձնող գործադիր մարմինները չբացայայտուեցան: Ցեղասպանութենէն ետք Թուրքիոյ մէջ կանոնաւորապէս ատելութեան ոճրագործութիւններ, ջարդեր եւ խոշտանգումի ձեռնարկներ տեղի ունեցան: Յոյներու, Հրեաներու, Քուրտերու եւ Ալեւիներու նման ազգային եւ կրօնական փոքրամասնութիւնները, զոհը դարձան այս ազգայնամոլ քաղաքականութեան:

Ինչպէս Թրքահայ լրագրող Հրանդ Տինքի սպանութեան ընթացքին ալ տեսնուեցաւ, ցեղասպանութեան եւ մարդկային իրաւունքներու ակնարկող փոքրամասնութեան անդամներուն կեանքը երբեք չ’երաշխաւորուեցաւ: Ալեքսիս Քալքի եւ Արիս Նալճըի նման անձնաւորութիւններու մասնակցութիւն բերելը Կեզի այգիի եւ Արմէն ճամբարի դիմադրութեան եւ իրենց խիզախ վերաբերումը վերեւ նշուած նիւթերու շուրջ ողջունելի է : ներողութիւն խնդրելու կողքին պէտք է օրակարգի բերել ցեղասպանութեան ճանաչումը եւ հատուցումներու հարցը: Ասոր համար ալ նախապայման է կազմակերպուածութիւն, պայքար եւ զօրակցութիւն:

15-28 Ապրիլի միջեւ De Klinker ի մէջ տեղի պիտի ունենայ «մերօրեայ Թուրքիոյ մէջ հայկական աքթիվիզմը. Նոր Զարթօնք» խորագրեալ լուսանկարչական ցուցահանդէս մը: Սոյն հանդէսը կը ներփակէ այն լուսանկարները, որոնք կ’արտացոլեն Նոր Զարթօնքի մարդկային իրաւունքներու պաշտպանման համար կազմակերպած միջոցառումները Թուրքիոյ մէջ եւ Թուրքիայէն դուրս:

20 Nisan’da Nijmegen’de Anma, Panel ve Sergi: “Ermeni Soykırımı Tarihe mi Karıştı?”

Nor Zartonk Hollanda ve Doorbraak, 20 Nisan 2019 Cumartesi günü Ermeni Soykırımı’nın anılması çerçevesinde bir panel ve sergi düzenliyorlar. Ermeni aydınların tutuklanıp kısa bir süre sonra da öldürüldüğü 24 Nisan 1915, uluslararası düzeyde Ermeni Soykırımı’nın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Dünya’nın farklı yerinde yapılan etkinliklerle Soykırım kurbanları anılıyor. Soykırım, Türkiye Cumhuriyeti tarafından kabul edilmiyor. Hollanda Meclisi Soykırımı tanırken, Hollanda Hükümeti resmi olarak tanınmıyor. 24 Nisan 1915’te 1,5 milyon Ermeni ve Süryani’nin katledilmesi ile başlayan Soykırım süreci, günümüz Türkiye’sindeki Ermeniler’in ve diğer halkların durumu göz önüne alındığında; “Soykırım sona erdi mi?” sorusunu akıllara getiriyor.

Konuşmacılar: Alexis Kalk ve Aris Nalcı

Nor Zartonk Avrupa Temsilcisi Alexis Kalk 1984’te Paris’te doğdu. İstanbul’da büyüyen Kalk, 2006 yılında Sayat Tekir ve Artun Kendirli ile birlikte Türkiye’deki halkların sorunları üzerine Anuşabur (Aşure) adında bir radyo programı yaptı. Ermeni halkının taban örgütlülüğü olan Nor Zartonk‘un (Yeniden Uyanış) ve 2009’da yayın hayatına başlayan Nor Radyo’nun kurcularından biridir. Çok dilli yayıncılık yapan Nor Radyo bastırılmış dillerin ve kimliklerin duyurulması konusunda önemli bir rol aldı. Kalk ayrıca Batı Ermenice’nin ve Ermeni kültürünün korunmasını amacıyla 2010’da kurulmuş Ermeni Kültür ve Dayanışma Derneği’nin kuruluşunda görev aldı. Kalk, eşit ve demokratik bir toplumun oluşması için insan hakları, barış ve ifade özgürlüğü gibi konularda ve Ermeni Soykırımı’nın tanınması, Hrant Dink, Sevag Balıkçı‘nın anmaları ile Kamp Armen direnişinde aktif olarak yer aldı.

Gazeteci ve yazar Aris Nalcı 1980’de İstanbul’da doğdu. 1998 yılında Hrant Dink ile tanıştı ve foto muhabiri olarak AGOS gazetesinde çalışmaya başladı. Gazetede editörlük ve haber müdürlüğü görevlerinde bulunan Nalcı, Hrant Dink katledildikten sonra sorumlu yazi işleri müdürlüğü görevini yürüttü. 2011 yılında IMC TV’nin kuruluşunda yer alan Nalcı, Turkiye’nin ilk azınlıklarla ilgili televizyon programi Gamurc/Köprü’yü, kanal 2016’da Erdoğan tarafından kapatılana kadar 5 yıl aralıksız sürdürdü. 2017’de Arti TV için ‘Arti Avrupa’ adı altında bir dizi röportajlar serisi hazırladı. Aynı yıl Bruksel’de 92.1 FM frekansında haftalık Ermenice radyo programi Belgahay’a başladı. yazilari T24 basta olmak uzere bircok basili ve internet gazetesinde ve dergisinde yayinlandi. 2015-17 yillari arasında Turkiye’deki eski Ermeni yerleşimlerine yaptığı gezilerdeki izlenimlerini ve röportjlarını yayınladi. Bu projede hazırladığı ‘Arta Kalan’ sergisi ABD’de ve İstanbul’da sergilendi. Nalcı ayrıca, Serdar Korucu ile birlikte Soykırımın 50. yılındaki tepkilerle ilgili ‘1965’ isimli bir kitap yazdı. Osmanli’daki Ermeni sosyalistlerin 1915’te asılmasını anlatan ‘Paramaz – 20 Darağacı’ kitabını tercüme etti.

20 Nisan’da gerçekleşecek etkinliğin ana teması soykırım ve bunun arka planıdır. Soykırımın failleri hiç bir zaman yargılanmadı ve soykırımı mümkün kılan iktidar yapıları parçalanmadı. Ermeni soykırımından sonra Türkiye’de düzenli olarak nefret cinayetleri, katliamlar ve linç girişimleri gerçekleşti. Rumlar, Yahudiler, Kürtler ve Aleviler gibi etnik ve dini azınlıklar da bu milliyetçi politikanın kurbanları oldu ve olmaya devam ediyorlar.

Türkiye Ermenisi gazeteci Hrant Dink’in öldürülme sürecinde de görüldüğü üzere azınlık topluluklarına mensup olup, soykırım veya insan haklarından bahsedenlerin hayatları hiçbir zaman güvende olmadı. Kalk ve Nalcı gibi insanların bu konulardan bahsetmeye devam etmeleri ve Gezi ve Kamp Armen gibi direnişlere katılmaları oldukça cesur bir duruştur. Ermeni soykırımının tanınması tek başına yeterli olmayıp, özür dilenmesi ve tazminatların gündeme getirilmesi gereklidir. Bunun için de örgütlenme, mücadele ve dayanışma şarttır.

15-28 Nisan tarihleri arasında De Klinker’de “Günümüz Türkiye’sinde Ermeni Aktivizmi: Nor Zartonk” adında bir fotoğraf sergisi de olacaktır. Nor Zartonk’un Türkiye içinde ve dışında gerçekleştirdiği etkinliklerden oluşan fotoğraf sergisinde, Türkiye’deki hak arama mücadelerinden bir kesit sunuluyor.

Eric Krebbers

Cumhurbaşkanının ‘barış akademisyenleri’ sözleri AİHM’e taşınıyor

[ A+ ] /[ A- ]

Serkan Alan

Prof. Dr. Neşe Özgen, akademisyenlere yönelik sözlerinden dolayı Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında, hakaret suçundan 2016 yılında tazminat davası açtı. Mahkemelerin ret kararı vermesi ve iç hukuk yollarının tükenmesinin ardından davayı AİHM’e taşımaya hazırlanan Özgen, “Bildirinin içeriğine ruhuna gönülden katılan on binlerce kişinin sevgisini ve desteğini yüreğimde duyuyorum” dedi.

ANKARA – “Barış Bildirisi” imzacısı Prof. Dr. Neşe Özgen, 2016 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, bildiriyi imzalayan akademisyenlere yönelik sözleri nedeniyle hakaret davası açtı.

Yerel mahkemenin davayı reddetmesiyle başlayan süreçte Özgen son olarak Anayasa Mahkemesi(AYM)’ne bireysel başvuruda bulundu. AYM’nin de ret kararının ardından iç hukuk yollarının tükenmesiyle Özgen, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM)’ne bireysel başvuruda bulunmaya hazırlanıyor.

ÖZGEN’İN YARGI SÜRECİ 2016 YILINDA BAŞLADI

“Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalayan akademisyenler arasında yer alan sosyolog Neşe Özgen, 22 Nisan 2016 tarihinde İstanbul Anadolu 21’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında hakaret davası açtı.

Özgen dava gerekçesinde, “Alçak, zalim, kapkaranlık, cahil, tiksinti verici, vatan haini, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı artığı, ruhu kirlenmiş gibi kişilik haklarımı ihlal eden, akademik kimliğimi aşağılayan bu ibareleri, ifadeleri Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı görevini benim adıma yürütmekte olan bir Cumhurbaşkanı’nın ağzından duymayı da kabullenmeyeceğim” ifadelerine yer verdi.

İstanbul Anadolu 21’inci Asliye Hukuk Mahkemesi 24 Ocak 2017 tarihinde davayı reddetti. 17 Mayıs 2017 tarihinde ise istinafa giden dava dosyasının yine reddine karar verildi. Yapılan itiraz sonucu Yargıtay’da görüşülen dosya bu kez de 11 Nisan 2018 tarihinde reddedildi.

ANAYASA MAHKEMESİ DE BAŞVURUYU REDDETTİ

Yargıtay’ın ret kararının ardından Özgen, “Adil yargılanma hakkının, eşitlik ilkesinin ve maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiği” iddiasıyla AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. Özgen’in başvurusunu değerlendiren AYM, 1 Nisan 2019 tarihinde verdiği kararla söz konusu iddiaları “Açıkça dayanaktan yoksun” olarak niteleyerek başvuruyu reddetti.

‘DİĞER MESLEKTAŞLARIMIN DAVA RET GEREKÇELERİ DE BENZER’

AYM’nin ret kararının ardından iç hukuk yollarının tükenmesiyle Özgen AİHM’e başvuru yapmaya hazırlanıyor. Son dönemde açılan ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ davalarını hatırlatan Özgen, “Bu karşı hakaret davalarında Cumhurbaşkanının makam ve mevkisine yönelik hakaretamiz ifadelerle parti genel başkanlığına yönelik aynı zemindekilerin birbiriyle harmanlandığı yönünde ciddi eleştiriler var” dedi.

Başka barış bildirisi imzacısı akademisyenlerin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret davası açtığını ve bunların da benzer gerekçelerle reddedildiğini belirten Özgen şunları söyledi, “Bir siyasi partinin genel başkanının duymayı istemediği sözlerin, ülkenin Cumhurbaşkanı olarak kendisine yönelik hakaretlerin yargılanma sonuçlarıyla; kendi ifadeleri nedeniyle açılmış davaların yargılanma sonuçları ve hızının birbirine zıt olması çok önemli bir bulgu diye düşünüyorum. Keza şimdilik benim açtığım dava daha hızla sonuçlanmış olmasına rağmen diğer meslektaşlarımın dava ret gerekçelerinin neredeyse son derece benzer sözlerle yazılmış olması kuşku vericidir.”

‘BU DAVADA MATUFİYET OLUŞMADIĞINA NASIL KARAR VERİLİYOR?’

“Bir diğer nokta, tüm davaların re gerekçesinin ‘matufiyet olgusunun oluşmadığı, yani konuşma içeriğinin kişisel olmadığı, yani davalının ifadelerinden davacının kişisel olarak kastedildiği sonucunun çıkmadığı’ yönünde. Oysa ne hikmetse biliyorsunuz Barış Akademisyenleri’ne tek bir dilekçedeki imzaları nedeniyle toplu olarak değil tarihte görülmemiş biçimiyle tek tek dava açılıyor. Birbirinin tıpatıp aynı olan, hatta ifade ve yazım hatalarıyla dahi aynı olan iddianameler ve savcı mütalaalarıyla açılmış davalarda tekil olarak sorumlu tutuluyorsam bu davada matufiyet oluşmadığına nasıl karar veriliyor?”

‘TANIK OLDUKLARIMIZ 12 EYLÜL MAHKEMELERİNİ ARATMIYOR’

‘Barış Bildirisi’ imzacısı akademisyenlerin mahkemelerde yargılandığını ve haklarında cezalar verildiğini hatırlatan Özgen, “12 Eylül’de genç bir insan olarak da yargılandım. Pek çok mahkeme dosyasını, yargı süreçlerini takip etmeye o zamanlar da meraklıydım. Bugün mahkemelerde tanık olduklarımız 12 Eylül mahkemelerini hiç aratmıyor” dedi. Özgen sözlerini şöyle sürdürdü, “Yüzlerce akademisyen aşağılanarak hakaret edilerek ve savunma hakları kimi zaman kısıtlanarak yargılanıyor. Avukatlarımızın yaşadıklarını tarife ise kelimeler yetmez. İddianamesinin kabul dahi edilmemesi gereken bir davada, adil yargılanma ve kişilik ve insan haklarını savunma konusunda en çok güvenmemiz gereken kurumdan, yani hukuk sisteminden zedeleniyoruz. Başvurum kişisel olacak elbette. Bu konuda Barış Bildirisi’ni imzalayan akademisyenleri temsil hakkım olduğunu hiç düşünmüyorum. Ancak bildirinin içeriğine, ruhuna gönülden katılan on binlerce kişinin sevgisini ve desteğini yüreğimde duyuyorum.”

“Toplumlarımızın çöktüğüne inanmak, direnişten ve sorumluluktan kaçmaktır”

[ A+ ] /[ A- ]

Arap dünyasını araştıran tarihçi Hamit Bozarslan, demokrasilerimizdeki krizleri tasvir ettiği gibi, savaş halindeki ülkelerdeki şiddet, ya da Suriye ve Libya’da yaşanmakta olan medeniyetsizleşme hâdiselerini de ele alıyor. Fakat yoğunluk dereceleri farklı da olsa, bu sarsıntılar aynı bir toplu tarihin parçası ve aralarında iletişim var.

Bozarslan’ın Fransız gazetesi Libération’a verdiği  söyleşiyi Haldun Bayrı Medyascope okuyucuları için Fransızcadan çevirdi. Siz okuyucularımıza sunuyoruz.

Son kitabı “Kriz, Şiddet, Medeniyetsizleşme”de (Crise, violence, dé-civilisation, CNRS éditions, Ocak 2019), Ortadoğu uzmanı ve Esprit dergisi yazı kurulundan tarihçi Hamit Bozarslan, krizlerin ve şiddetin toplu bir tarihinin ana hatlarını çizmeyi deniyor. Suriye’de, Cezayir’de veya Avrupa ile ABD’de, bir kriz nasıl şiddete dönüşebiliyor ve hatta bazen bir toplumu nasıl medenileşme sürecinin dışına atabiliyor?

Bu çalışmaya başlamanıza ne sebep oldu?

Mart 2012’de Mali’de Kidal’in ya da Tombuktu’nun Ensar ed-Din Selefileri’nin eline düşmesi ve özellikle Suriye’deki savaş sarstı beni. Ama Batı’daki demokrasilerin kırılganlaşması da var. Medeniyetin kırılganlaşmasını yaşıyoruz. “Medeniyet” dediğim zaman özel bir medeniyeti, Çin, İslam ya da Batı medeniyetini değil, bizatihi medeniyet sürecini kastediyorum. Toplumlarımızın buna mahkûm olduğu anlamına gelmez bu. Bilhassa gerileme ya da çöküş paniğine teslim olmamak lâzım. Önemli direniş kaynaklarımız ve kapasitelerimiz var.

11 Eylül 2001 saldırıları, sizce, tahterevallinin döndüğü bir nokta teşkil ediyor.

Müstesna bir olaydı ama hâlâ anlatıya dahil edilebiliyordu. Bazı Arap toplumları şimdiki gibi bütünüyle çökmemişlerdi. Avrupa’da popülizmlerin yükselişi sadece algılanabiliyordu. Bush’tan sonra, Obama art arda iki kere seçildi — ki bu da çokkültürlü ve açık bir dünya umudunu mümkün kılıyordu. Dolayısıyla 11 Eylül aşılabilir gibiydi; hâlâ tarihin bir parçası gibi görünüyordu. Oysa bütün bölgenin çökmesine yol açacak olan Irak’taki Amerikan müdahalesiyle bir medeniyetsizleşme süreci başladı.

“Medeniyetsizleşme” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Bunun için medeniyetin ne olduğunun elden geldiğince evrensel bir tanımı gerek: Medeniyet zamana ve mekâna olan güvenle ölçülür. Öğretim görevlisi olarak, masteröğrencilerimin tezlerini haziran ya da eylül ayında savunacaklarını biliyorum. Medeniyetsizleşme, bu güvenin kaybolmasıdır, gelecek projesi yapamamaktır. Suriye’de, işlevi bir topluluğun mekânlarını ve zamanlarını birleştirmek olan devletin çöküşüyle birlikte, toplum da çöktü. 2013-2014’te, IŞİD’in tırmanışından hemen önce, ülkede en az 1200 milis vardı — ki bu da 1200 tane askerîleştirilmiş mekân-zaman anlamına gelir. Krizden beri Suriyeli mültecilerin sayısı 7 milyon, 6 milyon insan yer değiştirmiş, en az 500 000 ölü var, Suriye toplumunun fiziken ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Bu kitlesel hâdiseleri medeniyetsizleşme hâdiseleri olarak düşünmek isabetli olur.

Medeniyetsizleşmeye götüren etkenlerin biri, size göre, “bir toplumun bilişsel melekelerinin yok edilmesi”. Bu hâdiseyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Çok sayıda örnek var; Trump’ın fake news’undan Brexit için yapılan yalan kampanyasına… Arap dünyasında da aynen. Birçok araştırmacı haklı olarak Irak toplumunun 1958’den beri ortak bir hafızası olmadığını ileri sürmüştür. Şiddetle bir aradaki haddinden fazla olay, haddinden fazla darbeler, katliamlar, savaşlar (İran’la, Kuveyt’le, ABD’yle ya da iç savaşlarla), haddinden fazla tahribat yaşandı. Travma yaşaya yaşaya, toplum artık geçmişini hafızaya alamaz hale gelir. Suriye’de de aynı hâdisenin yaşandığını düşünüyorum.  Ortak bir hafızanın var olabilmesi için kopma işaretlerinin az olması gerek.

“Toplumsal yorgunluk” hususunda da mı tehlike var sizce?

Türkiye’de, toplum sersemlemiş durumda: Haddinden fazla olay, bununla beraber yönetimde, yani devlette tasfiye; ama aynı zamanda bütün bir aydın, araştırmacı, gazeteci sınıfının tasfiyesi… Başkan Erdoğan Türkiye’nin sürekli savaşta olduğunu söylüyor, ama dediğini kimse takip edemiyor artık: Düşman dün kimdi? Şu anki kim? Yarınki kim olacak? Bu durum, artık anlam üretmekten âciz bir toplumun bilişsel melekelerinin imhasıyla bağlantılı. Irak’ta da böyle olmuştu, şimdi Suriye’de durum yeniden bu. Toplumlarının bilişsel melekelerini umutsuzca muhafaza edip korumaya uğraşan Suriyeli entelektüellere muazzam hayranlık duyuyorum. Bu çabalar, Suriye’deki çatışmanın çok titiz bir kronolojisini çıkarmaktan ibaret de olabilir ; rejimin ve cihadcı grupların bütün cinayetlerini belgelemek de… bir gün vuku bulacağını umduğum bir davaya hazırlık maksadıyla değil sadece, bizzat toplum için.

Cezayir’deki durumu nasıl tahlil ediyorsunuz? Uyuşukluk halinden böyle bir uyanışa nasıl geçebiliyor bir toplum?

Demokrasinin soluğu hayalgücü ve şevk noksanlığından kesilebilir. Önceki kitaplarımda toplumsal yorgunluktan çok söz ettim. Art arda çok sayıda sonuçsuz seferberlikten sonra, toplumun tekrar seferber olmaya mecali kalmıyor. Özellikle de devlet, eğitim gibi, sağlık ya da istihdam gibi alanlardan çekildikçe. Gündelik yaşamın idaresi o zaman zorlaşıyor. Bir toplumu yormak, işbaşındaki iktidar için kazançlı bir strateji olabiliyor. Arap dünyası çok sayıda seferberlik ânı yaşadı; 20-30’lu yıllarda milliyetçi, 60-70’li yıllarda solcu, 80-90’lı yıllarda İslamcı seferberliklerdi bunlar. Bütün bunlar çökerken muazzam bir toplumsal yorgunluğa yol açtılar. Cezayir bu toplumsal yorgunluğu yaşadığı gibi, 90’lı yıllardaki iç savaşın yıkıcı ve kalıcı etkilerine de maruz kaldı. Ama böyle gelmiş böyle gider gibi görünürken, askerî-güvenlikçi bir kartel tarafından yönetilmek bile kanıksanmış görünürken, bunun saçmalığı ayan beyan oldu bugün. Halkın önüne bile çıkamayan, tekerlekli sandalyede bir başkanın durumundaki saçmalığın bu bilincine varış, Cezayir’de bir silkinmeye yol açtı.

Kendinizi Suriye, Somali veya Libya gibi savaş ya da katliamlar yaşayan ülkelerle hiç sınırlamıyor ve düşünme çabanızın kapsamına Avrupa’yı da alıyorsunuz. Bunlar ne bakımdan karşılaştırılabilir?

Her tekil tarih dünyanın kendi içinde örtüşen bir tarihinin parçasıdır. Dünyanın bir bölümündeki medeniyetsizleşme, evrensel zaman ve mekânımızda medeniyetsizleşme anlamına gelir. Demokrasi krizden korumaz. Hem düzenli biçimde oy verip hem de artık demokrat zihniyette olunmayabilir; bunu Trump’ın Amerika’sında görüyoruz. Doğu Avrupa’nın bazı ülkelerinde de algılıyoruz. Bizim demokrasilerimizde, 2008’deki gibi bir ekonomik krizin, eşitsizlikçi ekonomik politikalar dayatmaya ve bir söylemi bizzat kamusal tartışmaya sunmayarak hegemonyacı bir söyleme dönüştürmeye ittiği de oluyor. O zaman kadercilik bir yönetim biçimi, hatta tek yönetim biçimi haline geliyor. Demokratik kurumsallık, bizatihi demokrasinin varlığına son derece zararlı komplo teorileri karşısında sağlam bir engel teşkil etmez; keza, düzenli biçimde yapılsa bile seçimler, iktidarı, nüfusun yarısını karacahil yerine koyan ve her tür muhalefeti ihanetle suçlayan milliyetçi ve popülist akımlara emanet edebilir. Siyasî tartışmaya ihanet mefhumunu soktuğunuz zaman, demokrasinin olmazsa olmaz şartını, her tür zıtlaşma imkânını yasaklamış olursunuz. Artık hiçbir görüş ayrılığının kendini ifade edemediği bir demokrasi, kaçınılmaz biçimde zorbalığa dönüşür.

Avrupa’nın içinden geçmekte olduğu krize ise, kendi gücünü üstlenme âcizliği teşhisini koyuyorsunuz.

Avrupa sadece kısa vadeli politika üretmekle yetinmeyip uzun vadeli politika da üretebilen bir kıta haline gelmelidir. Avrupa toplumunu bütünlüğü içinde düşünmek gerek. Avrupa dünyanın birinci ekonomik gücü; halbuki Avrupa Komisyonu’nun ya da Parlamentosu’nun krizleri idare ederken manevra sahaları gülünçlük derecesinde dar. Kuruluş itibariyle Avrupa, bugün, hem dünya politikasında söz sahibi olamıyor, hem de Yunanistan’da Syriza’nın ilk iktidara geldiğindeki ekonomik ya da sosyal politikalarını engelleyebilecek derecede güçlü.

Demokratik bir yorgunluk da var mı?

Elbette. Oy kullanmama oranlarında görüyoruz bunu. Fakat bu da bir hayalgücü meselesi. Hayalgücü noksanlığı, rutin ve her tür gelecek projesinin önünü kapayan kadercilikten beter bir şey yok… Ahalideki bu yorgunluğun beraberinde, siyasetçi sınıfındaki yıpranma da var; o zaman artık sadece gündelik yaşamın idaresiyle uğraşabiliyor; anlam üretmekten, Siyaset yapmaktan vazgeçiyor. Artık sadece ehven-i şer mantığıyla, en beteri elemek için oy veriliyor. O zaman da demokratik sistem kısırlaşıyor. Demokrasinin öteki yüzü de budur: Bir güvenlik sunar; ama aynı zamanda, içinde demokratik yaşamın eninde sonunda solabileceği bir yavaşlık, bir bürokrasi getirir. 21. yüzyılın demokrasisi, güçsüz yapamadığının bilincini yitirmişe benziyor; askerî değil, siyasî yaratıcılık ve hayalgücüyle ilgili bir güç bu.

Yurttaşlık cesaretini tekrar seferber etmek nasıl mümkün olurdu?

Tartışma mekânlarının olmaması acı veriyor bana — bu konuda yalnız da değilim. Basın sadece bir duraktır; önemli olan, tartışma platformları yaratabilmektir, çoğul demokratik tecrübelerle ve katılımlarla yaşamaktır demokrasiyi. Toplumumuzun üzerine çöken öyle bir kadercilik var ki, git gide daha az insan yazıyor. Önceden, sendikacılar, ilkokul ya da lise öğretmenleri yazıyorlardı. Entelektüel yaratıcılık üniversiteyle sınırlı kalmamalı, her yerde bulunmalı. 70’li yıllarda, yazı kurullarından çalışma gruplarına kadar, her yerde tartışılırdı. Tartışmanın taşıyıcılarından biri militanlıktı. Elbette muayyen bir iyimserlik de lâzım bize. Her yaşam mekânı bir sosyalleşme, tecrübe, icat ve direniş mekânıdır. Dünyaya bakışım ne kadar buruk olursa olsun, öğrencilerime, mahkûm olmadığımızı, demokratik toplumların ölmediğini söyleyebilmek zorunda hissediyorum kendimi. Hayır, her şey çökmeyecek; çöküşe inanmak, her tür direnişten vazgeçmektir. Bu kitap da buna karşı durma çağrısıyla bitiyor.

Türkçede Hamit Bozarslan:

Ortadoğu’nun Siyasal Sosyolojisi: Arap İsyanlarından Önce ve Sonra, çev: Melike Işık Durmaz, İletişim Yay., ilk baskı 2012.

Türkiye Tarihi: İmparatorluktan Günümüze, çev: Işık Ergüden, İletişim Yay., ilk baskı 2015, ikinci baskı 2018.

Lüks ve Şiddet: İbn Haldun’da Tahakküm ve Direniş, çev: Melike Işık Durmaz, İletişim Yay., ilk baskı 2016.

Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonundan El Kaide’ye, çev: Ali Berktay, İletişim Yay. İlk baskı 2010, beşinci baskı 2018.

Demirtaş: Sandığa gidip “Faşizme hayır” anlamındaki oyunuzu kullanın

[ A+ ] /[ A- ]

Evrensel Gazetesi

31 Mart yerel seçimi hakkında soruları yanıtlayan Selahattin Demirtaş şu değerlendirmeleri yaptı:

“Bütün halkımıza, tabanımıza çağrım ve varsa azıcık hatırım, ricam şudur ki, gerekirse bağrınıza taş basın, ama mutlaka sandığa gidip ‘FAŞİZME HAYIR’ anlamına gelecek oyunuzu kullanın. Seçim sonuçları, demokrasi ve barışın gelişmesine fırsat sunabilir. Oyunuz bu nedenle çok kıymetlidir. Seçimi boykot etmeyi asla düşünmeyin. Biz partililerimizden, aday çıkarmadığımız yerlerde CHP veya İYİ Parti’ye severek veya gönülden oy vermelerini beklemiyoruz. Bu gerçekçi de değildir. Ama bazen bir tek oy, birçok mesaj içerir. İşte sizin oyunuz ‘çok mesajlı bir güce’ sahip, stratejik bir oydur.”

“SANDIĞA MUTLAKA GİDİN”

31 Mart
Pazar günü, oyunuz seçim sandığının yanında sizleri bekliyor olacak.
Oyunuzu orada bırakmayın, heba olmasın. Sandığa mutlaka gidin ve o
değerli oyunuzu kullanın. Sonrası, doğru bir politik mücadele ile
birlikte, demokratik zaferi kesinlikle getirecektir. Dışarıda olsaydım
kararsız seçmenimizi ikna etmekte elbette daha fazla fırsatımız olurdu.
Ama buradan, kısıtlı imkanlarla da olsa elimden geleni yapmaya
çalışıyorum.

“FAŞİZMİ GERİLETECEK HER İMKAN BİZE GÜÇ VERECEKTİR”

“Metropollerde
içi rahat olmayıp da kararsız kalan bütün arkadaşlarıma mesajım şudur:
Bütün sorumluluğu ben şahsen alıyorum, oyunuzu kullanmanız ricamı
iletiyorum. Buradan şu anlam çıkmasın; ‘Acaba bizim bilmediğimiz gizli
şeyler mi var da, bu kadar ısrar ediliyor?’ Hayır. Gizli saklı hiçbir
şey yok. Açık bir faşizm ve ona karşı açık, yürekli, cesur bir direniş
var. Faşizmi geriletecek, sınırlayacak, zayıflatacak her imkan bize güç
verecektir. Komplovari, derin analizlere çok da gerek yok: Sandığa gidin
ve bu haysiyetsiz politikalara bir ders verin. Bunlara ders vermek
bile, sandığa gitmek için yeterli bir gerekçedir. Bütün halkımıza
selamlar, sevgiler ve başarılar. Mutlaka kazanacağız!”

Demirtaş,
“Seçimler yaklaştı. Cumhur İttifakı, partiniz HDP’yi seçim kampanyasının
merkezine koymuş durumda. HDP bölgede kayyumları göndermek, batıda
AKP-MHP’ye kaybettirme stratejisi izlediğini ilan etti. Siz seçim
sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Beklentiniz ve öngörüleriniz ne?”
sorusuna da şu maddelerle yanıt verdi:

  1. Biz terörist değiliz, yıllardır devam eden iktidar terörünün mağdurlarıyız.
  2. Biz bölücü değiliz, bölücülüğe maruz kalmış bir halkız.
  3. Ne
    yaparsanız yapın; hangi yalan, iftira ve tehdide sığınırsanız sığının,
    sizin zihniyetinizi de kayyumlarınızı da sandığa gömecek olanlarız.
  4. Bizim
    CHP veya İYİ Parti ile ne ittifakımız ne de işbirliğimiz vardır. Ama
    sizi tarihin çöp sepetine göndermek için Batı’da CHP ve İYİ Parti’ye
    rağmen onların adaylarını destekleyeceğiz ve iktidarınızı sallayacağız.
  5. HDP’lileri aptal zannedenler, zekanın keskinliğini 31 Mart’ta sandıkta görecekler.
LEYLA GÜVEN VE AÇLIK GREVLERİ

Demirtaş Leyla Güven’in tecride karşı başlattığı açlık grevi ile yayılan eylemleri de şöyle değerlendirdi:

“Leyla
Güven şahsında başlayan ve 135. güne gelen (Bugün itibariyle 136. gün)
açlık grevleri AKP-MHP faşizminin korkuya ve zorbalığa dayalı sahte
gücünü sarsacak düzeyde güçlü bir eylemdir. İçinden geçtiğimiz dönemin
dezavantajlı bazı koşulları nedeniyle toplumsal sahiplenmenin ve
görünürlüğün eksik kalmış olması, eylemin niteliğini değiştirmez.”

Ermeni Gruplar Saldırganın Ermeni Tarih ve Dilini Kötüye Kullanmasını Reddediyorlar

[ A+ ] /[ A- ]

Aralarında Nor Zartonk’un da bulunduğu Ermeni örgütleri Yeni Zelanda saldırısı üzerine bir açıklama yayınladılar: Ermeni Gruplar Saldırganın Ermeni Tarih ve Dilini Kötüye Kullanmasını Reddediyorlar

Dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler ve örgütleri bugün, Yeni Zelanda Müslümanlarına Yönelen Saldırıya ilişkin şu açıklamayı yayınladı:

“Dünyanın heryanındaki Ermeniler, 15 Mart 2019 günü Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde camiyi hedef alan terör saldırısını kınamaktadırlar. Aynı teröristin, yüzyıldan fazla bir zaman önce yasanmış olan Sarıkamış ve Serdarabad muharebelerine referansları dahil, Ermeni dili ve tarihine yonelik kötü tasarruflarını da kınıyoruz. Bugün, ve her daim, dünyanın her yanındaki Müslüman kardeşlerimizle dayanışma içindeyiz, ve Müslüman topluluklara yönelen her türlü nefret ifadesini telin ederiz.”

Armenian:

Կազմակերպութիւններ և անհատներ խստիւ կը դատապարտեն հայոց լեզուի և պատմութեան շահագործումը

Հայկական կազմակերպութիւններ և հայ ժողովուդը այսօր հետեւեալ յայտարարութիւնը հրապարակեցինՆոր Զելանտայի իսլամ համայնքին դէմ ահաբեկչական յարձակումներուն վերաբերեալ:

«Աշխարհասփիւռ հայութիւնը կը դատապարտէ Նոր Զելանտայի Քրայսթչըրչ քաղաքին մէջ Մարտ 15, 2019ին տեղի ունեցած ահաբեկչականյարձակումները` երկու մզկիթներու վրայ: Կը դատապարտենք նաեւ հայոց լեզուի և պատմութեան շահագործումը` յատկապէս Սարիքամիշի ևՍարդարապատի ճակատամարտերու ակնարկութիւնը: Այսօր և միշտ մենք կը կանգնինք մեր Իսլամ եղբայրներուն և քոյրերուն կողքին. կըդատապարտենք Իսլամ համայնքներու դէմ ատելութեան որեւէ արտայայտութիւն:»

English:

New Zealand Mosque Massacre: Armenian
Organizations and Community Members Condemn Attack on Muslim Community

Groups Reject Attacker’s Misappropriation of
Armenian History and Language

Armenian organizations andpeople around the world today issued the following statement in response to the attack on the Muslim community of New Zealand:

“Armenians around the world condemn the terror attacks against two mosques in Christchurch, New Zealand on March 15, 2019. We also condemn the terrorist’s appropriation of Armenian language and history, including references to the Battles of Sarikamish and Sardarabad more than a century ago. Today, and always, we stand in solidarity with our Muslim brothers and sisters around the world and condemn any and all manifestation of hatred against Muslim communities.”

LIST OF SIGNATORIES

ORGANIZATIONS

Aleppo NGO (Armenia)

Armenian General Benevolent Union (USA)

Armenian Missionary Association of
America (AMAA) (USA)

Nor Zartonk (Turkey)

Organization of Istanbul Armenians
(OIA) (USA)

Zoravik Armenian Activist Collective
(Massachusetts, USA)

INDIVIDUALS

Nancy Agabian (New York, USA)

Liana Aghajanian (Michigan, USA)

Mika Artyan (London, UK)

Sevag Arzoumanian (Massachusets, USA)

Sarkis Balkhian (Yerevan, ARMENIA)

Houri Berberian (California, USA)

Nigol Bezjian (Beirut, LEBANON)

Melissa Bilal (Istanbul, TURKEY)

Eric Bogosian (New York, USA)

Chris Bohjalian (Vermont, USA)

Alina Dakessian ((Beirut, LEBANON)

Antranig Dakessian (Beirut, LEBANON)

Silvina Der Meguerditchian (Berlin, GERMANY)

Atom Egoyan (Toronto, CANADA)

Ayda Erbal (New York, USA)

Houry Geudelekian (New York, USA)

Mamikon Hovsepyan (Yerevan, ARMENIA)

Sarah Ignatius (Massachusetts, USA)

Virginia Kerovpyan (Paris, FRANCE)

Arsinee Khanjian (Toronto, CANADA)

Raffi Khatchadourian (New York, USA)

Mary Kouyoumdjian (New York, USA)

Nancy Kricorian (New York, USA)

Shahe Mankerian (California, USA)

Mari Manoogian (Michigan, USA)

Sosy Mishoyan (Yerevan, ARMENIA)

Nare Mkrtchyan (California, USA)

Sato Moughalian (New York, USA)

Khatchig Mouradian (New York, USA)

Eric Nazarian (California, USA)

Marc Nichanian (Lisbon, PORTUGAL)

Garo Paylan (Istanbul, TURKEY)

Nelli Sargsyan (Vermont, USA)

Aram Saroyan (California, USA)

Judith Saryan (Massachusetts, USA)

Elyse Semerdjian (Washington, USA)

Anna Shahnazaryan (Yerevan, ARMENIA)

Vahe Tachjian (Berlin, GERMANY)

Serj Tankian (California, USA)

Hratch Tchilingirian (London, UK)

Sayat Tekir (Istanbul, TURKEY)

Henry Theriault (Massachusetts, USA)

Artyom Tonoyan (Minnesota, USA)

Scout Tufankjian (New York, USA)

Sarah Leah Whitson (New York, USA)

Individuals can add their names here:

https://www.change.org/p/world-global-community-armenians-r…

Bilinmesinde fayda olan anılar

[ A+ ] /[ A- ]

Pakrat Estukyan
Agos Gazetesi

Mutafyan kimi eleştirilere tahammül edememiş, gazeteye ilan ambargosu koymaya kadar vardırmıştı işi. Bu ambargonun Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra kaldırılması ve bunun bir telefonla Agos’a bildirilmesi içimizi ne kadar acıtmıştı. Ne tuhaf, bugün de ilan ambargoları veya ilan yoluyla medya besleme anlayışı hem Türkiye Ermeni toplumu içinde, hem de genel olarak ülkede geçerliliğini koruyor

Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi’ adı ile tanımlanan, dünyada eşi benzeri bulunmadığı için de ‘yerli ve milli’ sıfatları ile soslanan düzen Türkiyeli Ermeniler için fazla bir yenilik sayılamaz. Söz konusu yönetim modelinin halk arasındaki tanımı ‘tek adam rejimi’ olarak yaygınlık kazandı.

Cumhuriyet rejiminde tek adam yönetiminin en somut hali, azınlık toplumlarını temsil eden Patriklerde şekilleniyor. Ruhani önder kimliğinin yanı sıra ‘millet başı’ unvanı da taşıyan patrikler, ulus devlet anlayışının dayattığı kısıtlamalar sonucunda, ‘de facto’ bir tek adam yönetiminin iktidarı kısıtlanmış muktedirleri oldular.

Denetimden muaf patrikler

Cumhuriyet rejimi, kurumsal bir yapılanmaya engel olmak adına, patriklerin, halkın oylarıyla seçilen denetleme organlarını iptal etti. Patriklerin özel ve kişisel davetle görevlendirdikleri ‘danışma kurulları’ asla bir denetim organı işlevine sahip olmadı. Böylece patrikler bir yandan uhrevi bir zırhın arkasında, hikmetinden sual olunmaz bir mevkie taşınırken mali, idari ve siyasi kararlarında da kendi toplumlarının denetiminden muaf oldular. İşin daha da tuhaf tarafı ise, tüzel kişilikleri olmadığı için, istisna durumlar dışında kamu denetiminin de dışında kaldılar.

Böyle bir yönetim düzeni, ‘tek adam’ı bir süre sonra keyfi kararlara yönlendirme riski taşır. Özellikle etrafında kümelenen yardakçılar ve dalkavuklar zümresi bu riski çok daha tehlikeli bir hale getirebilirler.
Bu tuzaklar karşısında sağduyuyu korumak ancak çok güçlü kişilik ve içselleştirilmiş bir olgunlukla mümkündür.

Bu satırları yazmak için toprağa verilmesini beklediğimiz ve geçen pazar günü ebediyete uğurladığımız Patrik Mesrob Mutafyan da bu tuzaklarla dolu yolda ilerlerken iktidarın yol açtığı ego büyümesine uğramıştı.
Cumhurbaşkanının seçilmişlere hoyrat müdahalesi, kimini ortada bir yargı süreci olmadan görevden alması, yerine kayyım ataması, kimini ‘metal yorgunluğu’ bahanesi ile istifaya zorlaması, salt hoşlanmadığı için Çanakkale Belediye Başkanı’nın şehrin en önemli kutlamalarına katılımını yasaklaması, tek adam rejiminin görünen defolarına örnek sayılabilir.

Eleştirenlere ‘hain’ suçlaması

Geçmişte Patrik Mesrob ve ondan önce bu görevde bulunan pek çok isim de bu tür tasarruflarda bulunmuş, yöneltilen eleştiriler ise makama saygısızlık olarak nitelenmiştir. Şimdiki ‘cumhurbaşkanına hakaret’ bahanesinin bir benzeri de yıllar boyunca kutsallık atfedilen Patrikhane’yi yıpratma çabası olarak algılanmış, eleştirenler “hain”likle suçlanmıştı. Bu satırları yazarken bir yandan da isimler zuhur ediyor. Örneğin Patrik Şınorhk Kalustyan döneminin en önemli “hain”(!)lerinden biri, İstanbul Ermeni tarihinde çok önemli yeri olan Baykar gazetesinin yayıncısı Hagop Sıvaslıyan’dı. Bir diğer linç mağduru, kelimenin gerçek anlamıyla bir halk bilgesi olan, dokunduğu her yerde iyileştirici bir gücü olan papaz Şavarş Balımyan oldu. Her ikisi de kendi doğrularını cesaretle ortaya koyabilen insanlar olarak tarihe geçtiler.

Gazete ambargolarına da aynı dönemde tanık olduk. Sonrasında bu çarpık zihniyet, toplumun maddiyatla güç devşirmeyi benimseyen unsurları tarafından günümüze kadar taşındı.

Agos’un kuruluş aşamasında Patrik Mutafyan’ın cesaretlendirici, teşvik edici yaklaşımı asla yadsınamaz. Hrant Dink’in Türkçe bir Ermeni gazetesi yayınlama gerekçelerine tamamıyla katılmıştı. O dönemden akıllarda kalan en önemli anılar arasında, Mutafyan’ın Çarşamba akşamları gazeteye yaptığı ziyaretler, sayfalara dair yaptığı yorumlar halen konuşulmakta. En çok hatırlanan ise, din adamlarının fotoğraflarına yönelik itirazları, “Yine bu kara cübbelilerle doldurmuşsunuz birinci sayfayı” serzenişleri. Sonrasında kimi eleştirilere tahammül edememiş, gazeteye ilan ambargosu koymaya kadar vardırmıştı işi. Bu ambargonun Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra kaldırılması ve bunun bir telefonla Agos’a bildirilmesi içimizi ne kadar acıtmıştı. Ne tuhaf, bugün de ilan ambargoları veya ilan yoluyla medya besleme anlayışı hem Türkiye Ermeni toplumu içinde, hem de genel olarak ülkede geçerliliğini koruyor.

Sayat Nova Korosu ile yaşananlar ise benim hafızamda çok daha içeriden bir birikim oluşturuyor. Koronun geçmişindeki en coşkulu kutlamaların ve en gerilimli tartışmaların odak isimlerinden biridir Patrik Mutafyan. İlginç bir şekilde hem desteğini hem de kösteğini yaşadığımız pek çok yaşanmışlık var. ‘Muş Türküleri’ başlıklı konserin ardından coşkusunu yatıştıramamış, yaklaşık 60 kişiden oluşan kadroyu ertesi günü Patrikhane’ye davet etmişti. Buna karşılık tasarladığımız bir projeye de son dakikada çivi koymuş, etkinliğin iptaline yol açmıştı.

Bütün bunlar sadece o anları yaşamış olanların aklında kalmayıp, paylaşılmayı hak eden yaşanmışlıklar. 40 günlük yasın ardından yeni bir patrik seçimine gidilecek süreçte bu yazılar kararlarımıza da yön verecek. Bilinmesinde yarar var.

Hollanda Assen’de Ermeni Soykırımı Anması

[ A+ ] /[ A- ]

Hollanda’nın Assen kentinde Ermeni Soykırımı anıldı. Sosyalist Parti milletvekili Saadet Karabulut ve Assen belediye başkanı Marco Out’un yanı sıra Ermeni Federasyonu (Hollanda), Hristiyan Birliği Partisi (ChristenUnie) ve Sosyalist Parti temsilcilerini anmaya katıldı. Anmada Nor Zartonk Hollanda temsilcisi Sayat Tekir Ermenice bir konuşma yaptı.

Haberler Arşivindeki diğer yazılara ulaşmak için lütfen tıklayınız…