Haberler

[ A+ ] /[ A- ]

Cüneyt Cebenoyan BirGün’den son yolculuğuna uğurlandı

[ A+ ] /[ A- ]

BirGün

Cumartesi günü geçirdiği elim bir trafik kazası sonucu yitirdiğimiz değerli yazarımız Cüneyt Cebenoyan bugün BirGün gazetesi önünde yapılan törenle son yolculuğuna uğurlandı.

Kuruluşundan bu yana büyük emek verdiği BirGün gazetesinde Cebenoyan için yapılan anmaya ailesi ve çok sayıda seveninin yanı sıra Şişli Belediye Başkanı Muharrem Keskin, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, HDP İstanbul Milletvekili Ahmet Şık, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, BirGün yazarı Oğuzhan Müftüoğlu, Alper Taş, oyuncular Tülin Özen, Melisa Sözen, Ercan Kesal, Nazan Kesal, gazeteci Yekta Kopan, sinema eleştirmeni Uğur Vardan, Aydemir Güler gibi isimler de katıldı.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, BirGün’ü telefonla arayarak taziye dileklerini iletti. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Cebenoyan ailesiyle konuşarak başsağlığı diledi.

Törende Cebenoyan için yapılan saygı duruşundan sonra konuşma yapan eşi Ayşegül Cebenoyan, “Cüneyt benim 33 yıllık sevgilim, can yoldaşımdı. Birlikte hayatın pek çok güzelliğini ve acısını yaşadık. İki gündür yazılanlara baktığımda yaşadığı acılara çok fazla vurgu yapıldığı isyan edildiğini gördüm. Bu yazıları yazan herkese çok teşekkür ediyorum yanımızda olduklarını hissediyorum. Ama ben sevgili Hayri gibi Cüneyt’in boyun eğmez, inatçı,-mış gibi yapmayan dirençli yanından söz etmek istiyorum. Çünkü Cüneyt yaşadıklarının bu coğrafyanın kaderi olmaması için mücadele etmişti. Bu ülkeden kaçabilirdi ama o kaldı. Bu ülkenin haksızlıklarıyla mücadele etmeyi seçti. Cüneyt hesap adamı değildi hiçbir zaman olamadı. Olsaydı Cüneyt olmazdı. Keşke şu iki gündür hakkında yazılanları okuyabilse, duyabilseydi. Keşke birbirimizi daha çok dinleyebilsek. Ben Cüneyt’e çok teşekkür ediyorum. İyi ki hayatımı onunla geçirmişim” dedi.

Kızı Elif, yaptığı konuşmada “Babam beni hayatta en çok güldüren insandı. Benim espri anlayışımı “Benim esprimi bir ablam anlardı bir de bu” diyerek beni işaret edererek anlatırdı. Babamı komikliğiyle, sıcaklığıyla, şefkatiyle, kararlığıyla bütün yönleriyle hatırlamak için elimden geleni yapacağım” ifadelerini kullandı.

Törende söz alan Hayri Kozanoğlu, 45 yıllık arkadaşı Cüneyt Cebenoyan’ı şu sözlerle anlattı:

Bu konuşmalara Enver Gökçe’nin “Ölüm adın kalleş olsun” dizeleriyle başlanır ama Cüneyt özelinde “Ölüm bir insana bu kadar kalleşlik yapmamalıydın” diyebiliriz. Bu kadar erken olmamalıydı. Cüneyt için yazdığım yazıda “Sevmesi kolay anlaması zordur” demiştim. Onun samimiyetini gözünden ve hareketlerinden anlardınız. Özeleştiri geleneği olmayan bir toplumda kendisinin yazdıklarını ve yaptıklarına, üzüldüklerine bu kadar gözden geçiren bir insan yoktu. Cüneyt BirGün gazetesinde 16 yıldır aralıksız yazı yazan çok az kişiden biridir. Bazı insanlar savruldu, bıraktı ama Cüneyt her zaman yola devam etti. Toplumsal Bellek Platformu’nda siyasi cinayetlerin aydınlatılması için kendisi gibi acılı ailelerle birlikte mücadelesini kesintisiz sürdürdü. Sofraları paylaştık, sahaları paylaştık ve ilk siyasi bilinçlenmemiz birlikte olmuştur. Cüneyt yaprak kıpırdamayan günlerde 1 mayıs yazılamasına çıktı ve bu nedenle 14 ay hapis yattı. Cüneyt bunu da hayatın bir sınavı, kendini geliştirmenin bir aşaması olarak gördü. Cüneyt devletten de örgütten de alacaklı gitmiştir. Başına gelenler de devletin büyük vebali vardır. Cüneyt en çok yazılarının okunmasını, fikirlerinin dinlenmesini isterdi. Güle Güle Cüneyt..

BirGün ailesi olarak Cüneyt Cebenoyan’ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz. Onu bugün sonsuzluğa uğurluyoruz. Sadece BirGün gazetesi yazarı değil 16 yıl yol arkadaşlığı yaptığımız abimiz, kardeşimiz kısaca yoldaşımızdı. Onun boşluğu doldurulamayacak derecede büyüktür. Yine onun sözüyle “zaman yaraları ne yazık ki tedavi edemeyecek.” Acımız büyük, sabırlar diliyoruz. Yaşamı boyunca büyük acılar yaşadı ama buna rağmen dik durdu, onurlu durdu ve bütün yaşamı mücadele içinde geçti. Bizlere her zaman örnek oldu…

Toplumsal Bellek Platformundan Hüseyin Ocak törende söz alarak şunları söyledi:

Kavramların ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir gün yaşıyoruz. Cumartesi insanları olarak bizleri sonuna kadar destekledi. Bir cumartesi günü “ Eğer marmarayı bombalayanlar bir gün faili meçhul cinayete kurban gitselerdi her koşulda onların bulunması için sonuna kadar mücadele ederdim.”dedi. Onun yüreği bu kadar büyüktür. Onu saygı ve sevgiyle anıyorum. Cumartesi insanları olarak onu hiçbir zaman unutmayacağız.

BirGün gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Aydın, 15 yılı aşkın süredir çalışma arkadaşı olan Cebenoyan’la ilgili şöyle konuştu:

Çok değerli bir arkadaşımızı kaybettik. Özellikle kültür-sanat ve sinema alanında oldukça eğitimli ve birikimliydi. Uluslararası bir isimdi. Maddi problemler yaşadık ve bu sorunları beraber çözdük. Çünkü zor koşullarda var olmaya çalıştık. Devrimci ve demokrat bir mücadeleyi hep birlikte savunduk. 16 yıl eğilip bükülmeden direnmek kolay değildir. Gerek özel gerek mesleki yaşamında çok onurlu bir duruşu vardı. Her zaman yazılarını düzelterek gönderirdi ama sonunda en doğru sonuca ulaşırdı. Onu son yolculuğuna uğurlarken buradan onu hiç unutmayacağımızı söylemek istiyorum.

Sinema Yazarları ve Eleştirmenleri Derneği (SİYAD) adına söz alan Necla Algan konuşmasında şunları söyledi:

Onu çok seviyoruz ve bu kaybı hiçbir zaman içimizden atamayız. Sinema eleştirmenliği bağlamında değerlendirecek olursam sinema yazarlığıda mücadele alanıdır. Duyguların tartışıldığı alandır. Bunun Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri Cüneyt’ti. Onun yazarlık mücadelesi gelecek kuşaklar açısından çok değerli olacaktır. Onu çok sevgi ve saygıyla anıyorum.

Oyuncu ve yazar Ercan Kesal ise, “Kıymetli bir dostumuzdu. Herkes için söylenir böyle şeyler ama Cüneyt bunu fazlasıyla hak eden, çok özel bir insandı. Biz aynı ailenin çocuklarıydık. İkimiz de Birgün Gazetesi’nde yazdık. Çok iyi bir sinema eleştirmeni, sıkı bir entelektüel, sağlam bir dosttu. Çok üzgünüz. Başına gelenleri mutlaka herkes söyleyecektir. Onlara da metanetle direnmesini bilen, hayat yolculuğunu çok sağlam sürdüren arkadaşlarımızdan biriydi. İyilikle anacağız onu. Bize örnek olacağını düşündüğümüz anılarıyla da yaşatacağız” dedi.

Gazete önündeki anmanın ardından Cüneyt Cebenoyan’ın naaşı Zincirlikuyu Camii’nde yapılan cenaze törenin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda defnedildi.

Vahakn Dadrian hayatını kaybetti

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Dadrian 2 Ağustos’da ABD’de yaşama gözlerini yumdu. 26 Mayıs 1926’da İstanbul’da dünyaya gelen  Dadrian Berlin’da matematik, Viyana’da tarih, Zürih’te uluslararası hukuk okudu. Harvard Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı, MIT ve Duke üniversitelerinde konuk öğretim üyeliği yaptı. 1998’de Ermenistan Bilimler Akademisi onur üyesi oldu. Dadrian ayrıca Movses Khorenatsi nişanı sahibidir. Dadrian 1970 1991 arasında New York State Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olarak çalıştı. 

Dadrian Ermeni Soykırımı üzerine çalışmalarıyla bilinen bir akademisyen. Kitapları Ermeni Soykırımı’nın bilinmesinde önemli bir rol oynadı. “The History Of Armenian Genocide: Ethnic Conflict from tha Balkans to Anatolia to Caucasus” önemli bir çalışma olarak kabul edilir. Dadrian’ın diğer önemli çalışması da German Responsibility in the Armenian Genocide (Ermeni Soykırımı’da Almanya’nın Rolü) başlığını taşır. Dadrian’ın  kitapları Türkiye’de Belge Yayınları tarafından basıldı. 1995 yılında yayınlanan “Ulusal ve Uluslararası Hukuk Sorunu olarak Jenosid” kitabı yasal takibata uğradı, sonrasında beraat etti. Dadrian  Zoryan Enstitüsü Soykırım Araştırmaları Bölümü yöneticisi olarak görev yapmaktaydı. 

Paylan’dan Samatya saldırısına dair: Saldırganlar niçin hala yakalanmadı?

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

31 Mayıs Cuma günü maskeli iki kişinin bıçaklı nefret saldırısına uğrayan Ermenistanlı Arpine T. ailesi ile birlikteErmenistan’a dönme kararı aldı. 
Arpine T. taburcu edilmesinin ardından Agos’a yaptığı açıklamada Ermenistan’a  dönme kararı aldıklarını ancak bir süre daha soruşturmanın ilerlemesini bekleyeceklerini söyledi. 
Olayın ardından aileye çeşitli destek ziyaretleri gerçekleştirildi. Başepiskopos Ateşyan aileyi ziyaret ederek suçluların ortaya çıkması konusunda süreci takip edeceklerini söyledi. 

“Deliller toplanmadı”
İHD İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon adına insan hakları savunucusu Eren Keskin de aileyi ziyaret etti. Arpine T.’nin avukatlığını yapacak olan Keskin Agos’a şunları söyledi:
“Biz Arpine hanımın vekaletini alacağız ve hukuksal işlem başlatacağız. Olay hakkında genel olarak gereken delillerin toplanmadığını biliyoruz. Bu dosyayı ben Maritsa Küçük dosyasına çok benzetiyorum, o dosyada da ailenin avukatlığını yapmıştım o dosyada da deliller toplanmamıştı bizim zorlamalarımızla deliller toplandı onlar da yeterli itibar görmedi. Bu saldırının çok açık ırkçı ve nefret söylemi saldırısı olduğunu düşünüyoruz. Aile çok fazla çekiniyor ve korkuyor, olayın bu kadar kapalı şekilde seyretmesi yavaş hareket etmemizi doğuruyor. Önümüzdeki günlerde vekalet işlemini tamamlayıp dosyaya bakacağız. İHD olarak hassasiyetle bu olayı inceliyoruz.”

Saldırganlar neden hala yakalanmadı?
Aileyi ziyaret eden HDP Milletvekili Garo Paylan da ziyaret sonrasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması talebiyle TBMM’ye soru önergesi yöneltti. Paylan önergede şu sorulara yer verdi:
“*Bu nefret odaklı saldırıyla ilgili olarak, saldırganların kimliklerinin tespiti ve yakalanması konusunda hangi aşamalar kaydedilmiştir?
* Saldırının üzerinden günler geçmiş olmasına ve bölgedeki mobese kameralarının varlığına rağmen, ‘nefret suçu faili’ olan saldırganlar neden hala yakalanamamıştır? 
*Bu noktada, suçun yeterince üzerine gidilip gidilmediği ve emniyet güçlerinin soruşturma aşamasında bir ihmali olup olmadığı hususları araştırılmış mıdır?
* Emniyet güçleri tarafından olaya ilişkin olarak sürdürülen soruşturma ve kovuşturmalar bu suçun bir ‘nefret suçu’ olduğu bilinciyle mi yürütülmektedir?
* Bakanlığınız ve bakanlığınıza bağlı birimler, nefret suçlarının ve nefret suçlarında zuhur eden cezasızlığın ortadan kaldırılmasına dönük hangi önleyici adımları atmaktadır?”

Dink Cinayeti Davası 4 Eylül’e ertelendi

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Dink Cinayeti Davası’nda kamu görevlilerinin yargılanmasına İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediliyor. Üç günlük celse bugünkü oturumla sona erdi. Dünkü oturumda dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler tanık olarak ifade vermişti.

Bazı tanıkların dinlenmesinin beklendiği bugünkü son oturumda , Ulusal Yargı Ağı Projesi’nde meydana gelen arıza nedeniyle söz konusu tanıkların dinlenilmesi bir sonraki duruşmaya ertelendi. MİT’in yazışmalara yanıt vermemesinin ardından tanıklık etmeleri istenen MİT mensupları da duruşmaya katılmadı. Mahkeme heyeti, son oturumda tarafların taleplerini aldı. 

9 sanığın dosyası ayrıldı 

Cumhuriyet Savcısı, tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamını talep etti. Savcı sanıklardan Ahmet İskender, Erhan Tuncel, Ersin Yolcu, Salih Hacısalihoğlu, Osman Hayal, Yasin Hayal, Tuncay Uzundal, Zeynel Abidin Yavuz ve Ogün Samast hakkında  bazı suçlar yönünden zaman aşımının dolması ihtimali bulunduğundan bu dosyaların tefrik edilip mütalaanın hazırlanmasını için Cumhuriyet Başsavcılığına iletilmesini talep etti. Tutuklu sanıklar ise tahliyelerini talep etti. 

Ara kararlarını açıklayan Mahkeme heyeti, tutuklu sanıkların tahliye taleplerini reddetti. 9 sanık hakkındaki bazı suçların zaman aşımı süresinin dolması ihtimaline karşı dosyanın ayrılmasına karar verdi. 

Mahkeme Heyeti, ayrıca cinayet gününe ait Agos Gazetesi çevresindeki güvenlik kameraları görüntülerinin iyileştirilmesi ve dosyadaki şüphelilerle eşleştirilmesinin yapılabilmesi için görüntülerin TUBİTAK’a gönderilmesine karar verdi. 

Mahkeme heyeti, bir sonraki celseyi  4-5-6 Eylül tarihlerine erteledi. Bir sonraki duruşmada tanıkların dinlenilmesine devam edilmesi bekleniyor. 

Muammer Güler Dink Cinayeti’nde ifade verdi: İstanbul’a ham bilgi gelmişti

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Hrant Dink cinayeti yaşandığı dönemde İstanbul Valisi olarak görev yapan eski İçişleri Bakanı Muammer Güler, Dink Cinayeti Davası’nda tanık olarak dinlendi.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuklu ve tutuksuz bazı sanıklar katıldı. 

Güler, cinayetle ilgili TBMM Araştırma Komisyonu ve başka değişik kuruluşlara daha önce bilgi verdiğini hatırlattı. 

Valilik görüşmesi 

Hrant Dink, 24 Şubat 2004 tarihinde Sabiha Gökçen’le ilgili haberi yayımladıktan sonra İstanbul Valiliği’ne çağrılmış, Vali Yardımcısı ve MİT görevlileri kendisiyle görüşme yapmıştı. Dink görüşmeye dair yazdığı yazıda ”Zaten de konuşmaların içeriğinden, beni hangi amaçla oraya çağırdıkları belliydi. Haddimi bilmeliydim… Dikkatli olmalıydım… Yoksa iyi olmazdı!” diye yazmıştı. Daha önce soruşturma aşamasında ifade veren dönemin İstanbul Vali Yardımcısı Ergun Güngör, söz konusu görüşmenin, Genelkurmay Başkanlığı tarafından MİT Müsteşarı aranarak talep edildiğini ve bu talebin kendisine Vali Güler tarafından iletildiğini iddia etmişti. Güler ise Ergun Gungör’ün görüşmeye dair kendisine bilgi verdiğini, kendisinin talimat vermediğini  iddia etti. 

Güler, görüşmeye dair şunları söyledi, 

”Sabiha Gökçen yazısı üzerine kamuoyunda infial oluştu. Basının ve değişik kurumların açıklamaları oldu. O görüşme cinayetten 2 yıl 10 ay 25 gün önce yapıldı. Ancak Hrant Dink, ölümünden bir hafta önce yazdı. Sanki öldürülmeden bir hafta önce Valiliğe çağrılmış gibi kamuoyunda yanlış bir kanaat oluştu. Görüşme kendisinden bilgi alınması ve hassasiyetlerin aktarılması ve haber kaynağının sorulmasıydı. Görüşmeyi yapan kişi Valilik’teki azınlıklardan sorumlu vali yardımcısıdır. Tehdit ve baskı yoktur. Aradan geçen zaman zarfında da Dink’in bir beyanı olmamıştır. Daha sonra müfettiş incelemeleri de yapıldı. Müfettişlerin talepleri yerine getirildi.”

”Görüşmenin cinayetle hiçbir bağı yoktur. Kamuoyundaki hassasiyet paylaşılmıştır. Vali Yardımcısı Ergun Güngör’ün, bana böyle bir görüşme talebi olduğunu ilettiğini hatılıyorum. Başka detay hatırlamıyor. Sabiha Gökçen, haberindeki bilgiyi nereden aldığı sorulmuştur. Basın özgürlüğü kapsamında yapılan bu haberin sıkıntılar yarttığı ifade edildi. Baskı ve tehdit söz konusu değildir. Hrant Dink, aradan geçen zaman içinde hassasiyetlerini yazabilir ilgili kurumlara başvurabilirdi. Ama ölümünden hemen önce yazdığı için sanki baskı oluşturulduğu, gözdağı verildiği gibi bir algı oluştu.”

”Bu tip görüşmeler resmi organizasyonla yapılmaz. Azınlık işlerinden sorumlu olduğu için Vali Yardımısı’nın odasında yapılması uygun görüldü. Bu aba altından sopa göstermek gibi bir durum değildir.”

”Görüşmenin talimatını kimden geldiğinin bir önemi yok. Ben Ergun Güngör’ün beni bilgilendirdiğini hatırlıyorum. Önemli olan görüşmenin yapılmasıdır. Valilik’te yapılmış olması samimiyetin göstergesidir.”

”Görüşmenin Genelkurmay’dan istendiğini bilmiyorum. Benim tasarrufumda değil. O kısımları beni alakadar etmez.”

”Görüşmeden sonra bir değerlendirmede bulunmadık. İçişleri Bakanlığı’na da bilgi verilmedi. MİT’le de görüşmedim. İstihbarat kendi işini yapar. Hrant Dink’ten belge alındığından da haberim yok”

‘Bana bilgi verilmedi’ 

Güler, Trabzon Emniyet İstihbaratı’ndan İstanbul Emniyet İstihbarat Şubesi’ne, cinayet öncesinde Yasin Hayal’in İstanbul’da Hrant Dink’e yönelik ses getirici eylem yapacağı bilgisinin gönderildiği ve kardeşi Osman Hayal’in İstanbul’da olduğu yönündeki yazıyla ilgili olarak da açıklama yaptı. 

”Trabzon Emniyet’inde 11 ay boyunca yürütülen soruşturması ve takibi var. Dinlemelerin yapıldığını biliyoruz. Benim bu yazıdan cinayet sonrasında bilgim oldu. Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 20 ‘ya yakın yazı yazılmış ve bunlardan sadece bir tanesi İstanbul’a gelmiş. Ham bir bilgi notu olduğunu biliyoruz. İstihbarat Şube Müdürü ve İl Emniyet Müdürü’nün bilgisi olmamış. Şahsıma da bilgi verilmedi. Çok önemli olan konularda İl Valisi’ne bilgi verilir.   

‘Koruma talebi yoktu’

Güler, Hrant Dink’e dönük koruma tedbirlerinin neden alınmadığına ilişkin de konuştu. 

”Kendisinin bir koruma talebi olmadı. Koruma Yönetmeliği açıktır. Bu yönetmelik hükümleri gereğince istihbarat birimleri koruma tedbiri konusunda teklif yapar. Teklif yapılmamış. Yasal süreç başlatılmadı.”

”Dink’in  koruma istemediği konusunda emniyetten bana kanaat iletildi. 

”Hrant Dink’in 301. Madde’den dolayı yargılamaları çerçevesinde protestolar olduğunu biliyorum. Bu tip protestolar zaman zaman olur. Rahmetli Mutafyan’ın talebi üzerine Ermeni kurumlarında koruma tedbiri alınmıştı. Agos ve çevresi de dahil edilerek.”  

”Konunun asıl dayanağı Trabzon’daki soruşturma. Takip sonucunda İstihbarat Dairesi ve Trabzon’dan bilgi gelmediği için İstanbul Emniyeti de böyle bir talepte bulunmamıştır. İl Emniyet Müdürü böyle bir teklif getirseydi önlem alırdı.” 

”İstanbul İstihbarat’a gönderilen yazı ham. Yer, zaman, kişiler, ihtimaller yok. İstihbarat inceleme yapmış, öyle biri olmadığını tespit etmiş. Trabzon Emniyeti, elindeki bilgileri İstihbarat Daire Başkanlığı’na bildirmesine rağmen İstanbul Emniyeti’ne bilgi verilmedi. Bilgi intikal edilseydi gereken yapılırdı”

Cinayet günü ve sonrası 

Güler, cinayet günü ve hemen sonrasında Bakanlıkların olaya el koymasının doğal olduğunu ve süreci İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ın yürüttüğünü söyledi. Güler, cinayetin hemen ardından failin yakalanmasına dönük çalışma yapıldığını ve daha önce gelen istihbarat yazısının gündeme gelmediğini söyledi. 

Dink Cinayeti Davası’na 11 Haziran’da devam edilecek

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Hrant Dink Cinayetine Davası’nda yeni celse 11-12-13 Haziran tarihlerinde Çağlayan Adliyesi’nde gerçekleşecek. Üç gün sürecek yeni celsede cinayetin işlendiği dönemde İstanbul Valisi olan Muammer Güler ve dönemin MİT bölge personelinin tanık olarak dinlenmesi bekleniyor. 

Mahkeme heyeti  14 Mart’ta yapılan son duruşmada  eski İstanbul Valisi Muammer Güler’in yanı sıra Adem Sağlam, Mustafa Kuletaş, Muhammet Kırmacı, Emre Altuntaş, Recep Koçpınar, Muhammet Bulgur ve Adem Polat’ın da tanık olarak dinlenmesine karar vermişti. 

Mahkeme heyeti ayrıca dönemin MİT personelinin de tanık olarak dinlenmesine karar vermişti.

Bu çerçevede Hrant Dink ile 24 Şubat 2004 tarihinde İstanbul Valiliği’ndeki görüşmeyi organize edenlerden biri olan dönemin MİT İstanbul Bölge Başkanı Hüseyin Kubilay Günay ile, söz konusu görüşmeye katılan MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı Özel Yılmaz, MİT görevlisi Handan Selçuk ile İstanbul Vali Yardımcısı Ergun Güngör’ün tanık olarak ifade vermesi bekleniyor. 

Ermenistanlı kadın Samatya’da saldırıya uğradı

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Samatya’da yaşayan Ermenistanlı bir kadın maskeli iki kişinin saldırısına uğradı. Kadını bıçakla yaralayan saldırganların “Bu başlangıç” diyerek olay yerinden kaçtıkları belirtildi.

Olay 31 Mayıs Cuma günü sabah saatlerinde gerçekleşti. Edinilen bilgilere göre Ermenistanlı Arpine T.,  eşi Sarkis T.’nin evden çıkmasından kısa bir süre sonra zilin çalması üzerine kapıyı açtı.  Kimliği belirsiz iki kişi Arpine T.’yi  bıçakla yaraladı. Maskeli şahısların kaçarken “Bu başlangıç” dedikleri öğrenildi.

Arpine T.’nin yardımına çığlıklarını duyan komşuları yetişti.  İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan kadının hayati tehlikesinin bulunmadığı öğrenildi. 

Bu arada çiftin Samatya’daki evinin iki ay öncesinde işaretlendiği belirtildi. Gelişmelere dair Agos’a bilgi veren Türkiye Ermeni Patrikliği’nden Başrahip Zakeos Ohanyan evin duvarına nefret söylemi içeren yazıların bulunduğu kağıtlar yapıştırıldığını ve haç çizildiğini ifade etti.  Ohanyan, polisin olay hakkında soruşturma başlattığını söyledi. Başepiskopos Ateşyan da İstanbul Emniyet Genel Müdürü ve Fatih İlçesi Başkomiseri ile görüştü. Ateşyan’a saldırganların yakalanacağı ve bölgede  güvenlik önlemlerinin artırılacağı yönünde güvence verildiği öğrenildi. 

Soylu Patrikhane’yi ziyaret etti, Değabah seçimi gündeme alındı

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Kumkapı’daki Türkiye Ermenileri Patrikhanesi’nde bugün Patrik seçimi açısından önemli gelişmeler yaşandı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 13 Mayıs Pazartesi günü Kumkapı’daki Ermeni Patrikhanesi’ni ziyaret etti. Ziyarette Başepiskopos Ateşyan’ın yanısıra Ruhani Kurul üyeleri de hazır bulundu. Toplantının bir kısmına Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu da katıldı. Edinilen bilgilere göre Bakan Soylu kilise geleneklerine göre Patrik seçimine Patrik kaymakamı ile gidilme yönünde bir uygulama olduğunu vurguladı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da bu görüşte olduğunu söyledi. Şirinoğlu’nun yaptığı açıklamaya göre toplantıda, Ateşyan,  Patrik seçimi öncesinde Değabah (Patrik Kaymakamı) seçimi yapılmasını kabul etti. 

Şirinoğlu’nun açıklamasına göre  İstanbul’daki yerel seçim tekrarının hemen ardından 24 Haziran’da ya da takip eden günlerde Ruhaniler Genel Meclisi Değabah seçimi için toplanacak. Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Maşalyan da seçimin hemen ertesinde Değabah seçimi yapılmasının beklendiğini söyledi. 

29 Nisan’da yapılan Ruhani Kurul toplantısında Başepiskopos Ateşyan’ın talebi üzerine patrik seçimi öncesinde Değabah seçimi yapılmasına gerek görülmemiş, süreci “Patrik Genel Vekili” sıfatıyla Ateşyan’ın yürütmesi kararlaştırılmıştı.

Karar Ermeni toplumun büyük kesiminde tepkiyle karşılanmış, geleneklere uygun olarak Patrik seçimi öncesinde Değabah seçimi yapılması gerektiği vurgulanmıştı. Ayrıca Patrik Mutafyan’ın ölümüyle birlikte Başepiskopos Ateşyan’ın Patrik Genel Vekilliği unvanının artık tamamen sona erdiği görüşü de dile getiriliyor. 

Türkiye Ermenileri Patriği Mutafyan’ın 8 Mart’ta hayatını kaybetmesinden sonra Türkiye Ermenileri yeni bir Patrik seçme çalışmalarına 29 Nisan’da başlamıştı. 

Patrik Mutafyan’ın hastalığının tıbben geri dönülemez durumda olduğunu anlaşılıp kendisine vasi tayin edilmesinden sonra 2016 yılında Ruhani Kurul, Mutafyan’ı emekli, makamını da boş ilan etmiş ve seçim sürecini başlatmıştı. Bu süreçte Almanya Ermenileri Ruhani Önderi Türkiye doğumlu Başepiskopos Karekin Bekçiyan  Değabah seçilmiş ancak İçişleri Bakanlığı Patrik Mutafyan’ın hala hayatta olduğunu öne sürerek 2018 yılı Şubat ayında seçim sürecini durdurmuş ve Bekçiyan’ın Değabahlığını tanımamıştı. 

Değabah (Patrik kaymakamı) Ermeni kilise geleneklerinde yeni Patrik seçilene kadar süreci yönetmek üzere Ruhaniler Genel Meclisi tarafından seçiliyor. 

Patrik seçimine dair açılan davalar Anayasa Mahkemesi gündeminde

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Patrik Mutafyan’ın sağlığının bozulduğu dönemde Patrik seçimi yapılması amacıyla açılan davalar Anayasa Mahkemesi’nin gündemine geldi.

Patrik Mutafyan’ın sağlığının bozulduğu 2010 yılında bir grup avukat ve hak savunucusu tarafından Patrik seçimi yapılabilmesi amacıyla İstanbul Valiliği’ne başvuruda bulunulmuş, ancak bu başvuruya yanıt alınamayınca mahkemeye gidilmişti. Mahkeme davayı kabul etmeyince 2014 yılında Danıştay’a gidilmiş, oradan da sonuç alınamayınca 2016 yılında Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuştu.  T24 sitesinin haberine göre Anayasa Mahkemesi söz konusu mahkeme sürecinde din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği ve adil yargılama yapılmadığı gerekçesiyle yapılan başvuruyu yarın yapacağı toplantının gündemine aldı.

Öte yandan Patrik Mutafyan’ın Mart ayında vefat etmesinin ardından Patrik seçimi süreci başlamış durumda.  Söz konusu başvurular geride kalan 9 yıllık süreçte gerçekleştirilen girişimleri kapsıyor. 

AGOS’UN MERCEĞİNDEN/ Patrikhane ve Ermeni toplumu bu duruma düşmemeliydi

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

Peki iyi mi oldu? Sonuç belki Değabah seçimi yapılmasının önünü açtı ama usül böyle mi olmalıydı? Devleti alıp sürecin tam ortasına kendi ellerimizle oturtmuş olduk. Bunda hiç şüphesiz en büyük pay Başepiskopos Ateşyan’ın. Israrla halktan ve kamuoyundan gelen taleplere kulaklarını tıkadı.

Patrik Mutafyan’ın hayatını kaybetmesinden sonra başlanacak yeni Patrik seçimi sürecine devletin müdahale edip etmeyeceği, buna davetiye çıkarılıp çıkarılmayacağı Ermeni toplumu içinde en çok konuşulan konuydu. Davetiye çıkarıldı ve devlet de müdahale etti. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 13 Mayıs Pazartesi günü Patrikhane’yi ziyaret etmesi ve bu ziyaretten sonra Ateşyan’ın daha önce karşı çıktığı Değabah seçiminin gündeme alınmasını başka türlü tarif edemeyiz.
Hatırlayalım ne olmuştu? Patrik Mutafyan 8 Mart’ta hayatını kaybettikten sonra 40 günlük yas ile edilmiş, seçim çalışmalarına bu yas sürecinden sonra başlanacağı söylenmişti. Bu bekleyiş süresi şart olmamakla birlikte çoğunluk bu karara saygı duydu ama herkesin aklının bir kenarında Başepiskopos Ateşyan’ın süreci kendi istediği gibi yönetmek isteyeceği şüphesi vardı. 
Öyle de oldu. 29 Nisan’daki Ruhani Kurul toplantısı öncesinde kamuoyundaki genel beklenti patrik seçim sürecini bir Değabah’ın (Patriklik Kaymakamı) yönetmesi gerektiği şeklindeydi. Hem gelenekler bunu söylüyordu hem de zaten hayli yıpranmış bir isim olan Başepiskopos Ateşyan’ın hala elinde tuttuğu Patrik Genel Vekili sıfatıyla süreci yürütmesi açıkça sakıncalı bulunuyordu. Bu çerçevede geniş bir kesim “Seçime Değabah ile gidelim” çağrısında bulundu ve bu yönde açıklamalar yaptı. 
Ancak Ateşyan 29 Nisan’daki Ruhani Kurul toplantısı öncesinde Değabah seçiminden yana olmadığını  açıkladı ve toplantıda da Ateşyan’ın istediği şekilde cereyan etti. 5 üye Değabah seçimine gerek olmadığı yönünde oy kullandı, 3 üye Değabah seçiminden yana oldu. Hal böyle olunca süreci tüm tepkilere rağmen Ateşyan’ın yürüteceği ortaya çıktı. 
Karardan sonra ise Surp Pırgiç Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu Agos’a yaptığı açıklamada “1863 Nizamnamesi Ruhaniler Genel Meclisi’ni ve Değabah seçimini emrediyor, bu uygulanmalı. Değabah seçilsin, seçime gidilsin, adaylarımız tanıtımını yapsın halkımız da oyunu kullansın. Valiliğe bir dilekçe verildi, benim tahmin ettiğim 1863 Ermeni Nizamnamesi’ne göre seçimlerimiz yapılacak” demişti. Bu mesajdan çıkan sonuç devletin devreye girip “Değabah seçimi yapılsın” mesajı vermesinin ihtimal dahilinde olduğu şeklinde idi. Yine kurul toplantısı sonrası (Değabah seçimi yapılması yönünde çaba gösteren) Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Maşalyan “Bizim elimizde yazılı bir kanunname olmadığı için bizim kendi iç dinamiklerimizle aşamadığımız süreçlerde devletin 1863 Nizamnamesi’nin uygulanabilir kanunlarını harekete geçirmesini beklememiz en doğal hakkımız” diyerek yine bu yönde bir müdahale olabileceğinin mesajını vermişti. 

Soylu’nun ziyaretini nasıl anlamalı?
Soylu’nun ziyaretini bu çerçevede anlamak gerekir. Öyle görünüyor ki bilhassa Şirinoğlu’nun etkili yerlerde yaptığı temaslar sonuç verdi ve devlet sürece müdahale ederek “Değabah seçimi yapmalısınız” dedi. 
Peki iyi mi oldu? Sonuç belki Değabah seçimi yapılmasının önünü açtı ama usül böyle mi olmalıydı? Devleti alıp sürecin tam ortasına kendi ellerimizle oturtmuş olduk. Bunda hiç şüphesiz en büyük pay Başepiskopos Ateşyan’ın. Israrla halktan ve kamuoyundan gelen taleplere kulaklarını tıkadı. Soylu’nun ziyaretinden birkaç gün önce Artı Gerçek sitesine verdiği röportajda hem kendisine yönelik muhalefeti küçümsüyordu hem de Başepiskopos Bekçiyan için yakışıksız ifadeler kullanıyordu.  
Ateşyan belli ki Patrik Mutafyan hasta yatağında olduğu sürede Hükümet ile kurduğu temaslara güveniyordu ve bu yüzden kendi toplumu ile uzlaşmaz bir tutum içindeydi.  Ve belli ki buna güvenerek 29 Nisan’da Değabah’sız seçim kararı aldırmayı başardı. Burada tabii şu soru akla takılıyor. Hadi Ateşyan devletinin kendisini yalnız bırakmayacağına güveniyordu. Peki diğer dört ruhanimiz hangi saiklerle Ateşyan’ın yanında yer aldılar? 

Zemin hazırlandı
Sonuçta bu kararlarıyla devletin sürece müdahil olmasına zemin hazırladılar. Halbuki geleneklere uygun biçimde ve kamuoyunun sesini dikkate alarak “Değabah ile seçime gidilmeli” kararı alsalardı hiç olmazsa bu manzaralar yaşanmayacaktı.
Diğer yandan az evvel de bahsettiğimiz gibi bu müdahale belli ki Şirinoğlu’nun temasları, çalışmaları sayesinde gerçekleşti. Yoksa devlet işi gücü bırakıp “Aman bu seçim mutlaka Değabah ile yapılmalı” diye harekete geçmiş olamaz. Zaten Bedros Şirinoğlu’nun haftalar önce Akşam gazetesine verdiği demeçte Ateşyan’ın Patrik Genel Vekilliği’nin artık bitmesi gerektiğini söylemesi de, Ateşyan ile Şirinoğlu’nun artık başka cephelerde olduğunun göstergesiydi. İçinde bulunduğumuz tabloyu doğuran ana etken budur. Yoksa devletin bizim geleneklerimize toz kondurmaması değil. Dolayısıyla sürece bundan sonra da bu ayrılık damga vuracak gibi görünüyor. 
Velhasıl. Bütün bu tablo öncelikle Patrikhane sonra Ermeni toplumu açısından oldukça can sıkıcıdır. Az evvel de vurguladığımız gibi devlet sürecin tam ortasına gelip oturmuştur. Bunda en büyük pay Ateşyan ve onunla birlikte hareket eden ruhanilerindir elbette, ancak sivil yöneticilerimiz de sorumluluktan muaf değildir.
En kritik dönemlerde Ateşyan’ın arkasında duran ya da gelişmelere ilgisiz kalan bazı vakıf yönetimlerinin bunda payı yok mudur? Gereken tepki çok daha güçlü biçimde zamanında gösterilseydi bu hale gelir miydik? 
Şimdi önümüzde kritik sorular var. Devletin sürece bu şekilde müdahalesi ile yeni müdahalelerin yolu açılmış mıdır? İleriki günlerde bunu görecek miyiz? Kaldı ki Değabah seçimi için neden İstanbul seçimi sonrası gibi bir tarih verilmiştir? Değabah seçiminin İstanbul seçimi ile ne ilgisi vardır? Peki bütün bu soruların ortasında Ermeni toplumu kendi dinamikleriyle bu seçimi gölgesiz bir şekilde gerçekleştirmeyi başaracak mıdır? Bizce en önemli gayret bu son seçenek için olmalıdır. Buraya kadar yeterince hata yapıldı. Bundan sonrasını kendi geleneklerimize ve tarihimize uygun şekilde yaparsak hiç olmazsa ileriye bakabilmekten bahsetme imkanımız olur. 
Son olarak bir noktaya daha dikkat çekelim. Ateşyan Soylu’nun ziyareti sonrasında Türkiye’deki Ermeni basınına verdiği demeçte Değabah seçimi için iki aday olduğunu söyledi. Ateşyan’a göre bu adaylardan biri kendisi, diğeri de Maşalyan. Açıkçası bu tutum da yeni soru işaretleri ve tartışmalar yaratacak gibi görünüyor. 

Dünya yazarı Aktaş: Merkez Bankası dövizini sıfırladı

[ A+ ] /[ A- ]

sputniknews

Merkez Bankası’nın sahibi olmadığı dövizleri sattığını savunan Dünya gazetesi yazarı Alaattin Aktaş, MB’nin net rezervlerinin ekside olduğunu öne sürdü.

Dünya gazetesi yazarı Alaattin Aktaş “Dövizde tehlikeli operasyonlar” başlığını taşıyan bugünkü köşesinde Merkez Bankası’nın net rezervlerinin ekside olduğunu yazdı.

Alaattin Aktaş’ın yazısı şu şekilde:

“Merkez Bankası’nın altın ve kamu mevduatı hariç net döviz rezervi 9 Mayıs’ta 10.5 milyar dolara indi. Yalnızca bir günde 1.5 milyar dolarlık azalma oldu. 8 Mayıs’ta 12 milyar dolar olan net döviz rezervinin bir gün sonra 9 Mayıs’ta 10.5 milyar dolara inmesine ne yol açtı?

Reuters ‘Merkez Bankası kamu bankaları eliyle döviz satıyor’ diye günlerdir yazıyor, kimsenin yalanladığını da görmedik. Satılan dövizin ilk gün 1 milyar dolar olduğu, daha sonra tutarın haftalık bazda 4.5 milyar doları bulduğu yazıldı.

‘DÖVİZ SATMAK HEM DE DÖVİZ YOKKEN!’

Elinizde ‘sahibi olduğunuz’ on milyarlarca dolarlık ‘net rezerv’ olur satarsınız. Ya da çok eskide kalan Merkez Bankası’nın döviz müdahaleleri gibi bir operasyon yaparsınız. Hatırlayın Merkez Bankası bankalararası piyasaya satıcı olarak girdi mi, döviz talebi bir anda kırılırdı. Ama artık işleyiş bambaşka. Şimdi bir kere, güya dövizi Merkez Bankası değil, bazı kamu bankaları satıyor. Arka kapıdan dolanıyoruz.

İkincisi daha da tehlikeli bir duruma işaret ediyor. Satılan bu döviz artık Merkez Bankası’nın dövizi değil. Çünkü Merkez Bankası dövizini sıfırladı.

‘SATILAN KİMİN DÖVİZİ?’

Nasıl olur, demeyin; oluyor işte… Merkez Bankası’nın net döviz rezervi ekside.

Merkez Bankası’nın 9 Mayısta 10.5 milyar dolar olan dövizindi swap yoluyla elde edilen dövizi düştüğünüzde rezerv eksiye iniyor.

Yani Merkez Bankası kur daha da artmasın diye piyasaya bir şekilde müdahale ederken kendisinde emaneten tutulan zorunlu karşılık dövizlerini ve swap yoluyla elde ettiği dövizleri kullanıyor.

Swap dövizinin tutarı olarak mart sonundaki resmi verileri biliyoruz. Bu yolla elde edilen dövizin toplamı 13.1 milyar dolar. Tutarı tam verelim; 13 milyar 55 milyon dolar. Bu tutarın 9 milyar 589 milyon doları bir aya kadar vadeli.

Bir de dört ay ile bir yıl arası vadeli olan 3 milyar 466 milyon dolarlık tutar var.

‘Yaklaşık 3.5 milyar dolarlık bu tutar acaba Katar’dan alınan dövizi mi gösteriyor?’

Katar döviziyse de hiç olmazsa 3.5 milyarın vadesi uzun sayılır. 9.6 milyarın vadesi çok kısa ve sonuçta Merkez Bankası bu tutarı en fazla bir ay içinde ödeyecek.

Bu arada 9.6 milyar dolar mart sonundaki durumu gösteriyor ama son dönemdeki tutarın daha da fazla olduğu tahmin ediliyor.

Mart sonundaki 13.1 milyar doları esas alsak bile Merkez Bankasının net döviz rezervi artık eksi.

Peki net rezerv sıfırlanmış ve eksiye geçilmişken Merkez Bankası teorik olarak kendisinin olmayan dövizlerle niye satış yapıyor?

Hani Merkez Bankası’nın bir kur hedefi olmazdı, ki olmaz, olmamalı, öyleyse bu satış kararını kim niye veriyor?

‘NEREYE KADAR’

Temel amacın kur artışını frenleyebilmek olduğunu herkes biliyor. Amaç, en azından 23 Haziran’a kadar kurda bir tırmanış yaşanmasını engelleyebilmek.

Bu operasyonlarla amaca ulaşmak mümkün. Şunun şurasında seçime altı haftalık bir süre kaldı çünkü.

Swap ile borç alınarak, yabancı para mevduatta zorunlu karşılık aldırılarak ya da benzeri yollarla döviz yaratılır, bu döviz piyasaya verilmek suretiyle kurun artmaması, hatta geçen hafta sonunda olduğu gibi gerilemesi bile sağlanır.

Ana nereye kadar? Bu tür operasyonları aylar boyunca sürdürmek mümkün mü?

Kur niye yükselme eğiliminde, temel soru budur.

Bu soruya yanıt vermek de yetmez tabii ki.

Yanıt bellidir zaten, önemli olan bunun gereğini yerine getirmektir.

Günü kurtarma amaçlı bu operasyonlar sorunu daha da büyütmekten başka işe yaramayacaktır.”

Deniz Yücel: Erdoğan’ın sorumluluğunda işkence gördüm

[ A+ ] /[ A- ]

Deutsche Welle Türkçe

Türkiye’de “terör örgütü propagandası” ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamalarıyla tutuksuz yargılanan Alman ve Türk vatandaşı gazeteci Deniz Yücel, yargılandığı dava kapsamındaki savunmasını Berlin TiergartenAsliye Mahkemesi’nde yaptı.

Türkiye’deki yetkili mahkeme iki ülke arasındaki Cezai Konularda Karşılıklı Adli Yardım Anlaşması kapsamında Yücel’in savunmasını Almanya’da da yapabileceğini belirtmişti. Bunun üzerine Yücel savunmasını Berlin’de yaptı.

Türkiye’de bir sonraki duruşma tarihi 16 Temmuz olarak belirlenen Yücel, Almanya’daki savunmasının tam metnini mahkemeye Türkçe olarak da iletti. Yücel, bu şekilde savunmasının çeviriden dolayı farklı ifadelere yol açma riskinin önüne geçmeyi hedefliyor.

Die Welt gazetesinin Türkiye muhabiri olarak görevliyken Türkiye’de tutuklanan ve bir yıl Silivri Cezaevi’nde kalan Yücel savunmasında, gözaltına alınışı, tutuklanması ve cezaevindeki koşullarına ilişkin ayrıntılara yer verdi.

“O gün ilk kez darp edildim”

Yücel savunmasında, cezaevinde gördüğü fiziksel ve psikolojik işkenceyi anlattı ve “Bu yüzden, burada ilk defa alenen söylüyorum: Ben, Silivri 9 No’lu cezaevinde üç gün boyunca işkenceye maruz kaldım. Belki Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ya da yakın çevresinin talimatıyla, ama her hâlükârda onun tarafından hedef gösterilerek, onun sorumluluğunda işkence gördüm. Öyle ya da böyle yaşadıklarımın bir numaralı sorumlusu, Recep Tayyip Erdoğan’dır” ifadelerine yer verdi.

Gazeteci Yücel, cezaevinde gördüğü işkenceyi detaylandırdığı savunmasında, kendisine yönelik psikolojik ve fiziksel şiddettin dozunun günden güne arttığını belirtti. Yücel, “3 Mart Cuma ve tekrar 5 Mart Pazar (2017) günü Cumhurbaşkanı’nın beni hedef göstermeye başlamasıyla, 6 Mart Pazartesi günü, beni avukat görüşüne götürmek üzere altı gardiyan kapıma geldi. (…) Bu grup, üst aramayı, o ana kadar hiç karşılaşmadığım bir kabalıkla yaptı. “Vatan haini”, “Alman ajanı” gibi hakaretlerle hitap ediyor, Cumhurbaşkanı’nın hakkımda sarf ettiği hakaretleri tekrarlıyorlardı” ifadelerini kullandı.

Gardiyanların sürekli sözlü tehditlerine maruz kaldığını belirten Yücel, kendisine “Bunun odasına girelim biz… Evet, hiç beklemediği bir zaman girelim” denildiğini ve bunun üzerine birkaç saat sonra aynı ekibin hücresine girdiğini belirtti.

Şiddetin dozunun giderek arttığını belirten Yücel, işkence gördüğü günü ise şöyle anlattı: “O günkü durum ise farklıydı. Yine aynı altı kişi gelmişti, eşyalarımı dağıtıyor, sakladığım birkaç gazete kupürünü – ki elimde o anda manevi değer taşıyan tek şey buydu – çöpe atmaya zorluyor ve yine küfürler savuruyorlardı. Ve hücrelerde, koridorlardan farklı olarak kameralar olmadığı için ayaklarıma tekmeler, göğsüme ve sırtıma atılan yumruklarla ilk kez darp edildim.”

Yücel üçüncü sefer işkencenin dozunun daha da arttığını belirterek, “Nitekim üçüncü gün şiddetin miktarı tekrar yükseldi ve yüzüme vuruldu ve kameraların olmadığı merdivenlerde, duvara itilip kafama atılan yumruklarla darp edildim” sözlerine yer verdi.

“Sayın Merkel’in Deniz Yücel’e ne kadar değer verdiğini biliyoruz”

Die Welt çalışanı, savunmasına gözaltına alınışından itibaren yaşadığı süreci de aktardı. Hakkında yakalama kararı olduğunu öğrendikten birkaç gün sonra kendi rızasıyla 14 Şubat 2017 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gittiğini aktaran Yücel, “Dönemin Almanya Başkonsolosu Georg Birgelen eşliğinde Vatan Caddesi’ne gittiğimde, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından kabul edildik. Makam odasında çay içerken, ‘Deniz Bey Almanya için çok önemli olmalı’ ya da ‘Sayın Merkel’in Deniz Yücel’e ne kadar değer verdiğini biliyoruz’ gibi göndermeli sözler sarf etti. Bu sohbetten bir süre sonra, ifademi emniyette değil, savcılıkta vereceğimi beyan ettim. Ve gözaltına alındım” ifadesini kullandı.

Yücel, kendi isteğiyle gittiği emniyette gözaltına alınış sürecine de yer verdiği savunmasında, “120 kişiye tek bir duşun düştüğü bir ortamda, 7 metrekarelik hücrede bir-iki kişiyle tam 13 gün tutuldum. Her gün rapor almak üzere hastaneye götürüldüysem de, oradaki hekimlerin çoğu yüzüme bakmadan ‘Darp var mı?’ diye sorup geçmek istediler. Bu kötü koşullarda rahatsızlandığımda muayene edilmek için mücadele vermek zorunda kaldım” sözlerine yer verdi.

Dönemin Enerji Bakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın e-posta hesaplarının Redhack adlı bilgisayar korsanları tarafından hacklenmesi ve basına sızdırılmasıyla ilgili olarak hakkında “bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girme ve orada kalma” gibi suçlamalarla yakalama kararı çıkarıldığını belirten Yücel, İstanbul Başsavcı Vekili Hasan Yılmaz tarafından ifadesi alındığında, kendisine bu suçlamalara yönelik soru sorulmadığını söyledi.

“Onurumla ve vicdanımla sarf ettiğim emeğe saygısızlık etmeyeceğim”         

Yücel, bunun yerine Türkiye muhabiri olduğu Die Welt gazetesinde yayımlanan kimi köşe yazıları ve haberleri suç unsuru sayılarak karşısına çıkarıldığını belirtti.

Gazeteci savunmasında, “Ben, yaptığım işin neden genel gazetecilik standartlarına uygun olduğunu, burada açıklayarak kendimi küçük düşürmeyeceğim, onurumla ve vicdanımla sarf ettiğim emeğe saygısızlık etmeyeceğim, haberlerimi, izlenim ve köşe yazılarımı hukuk nezdinde savunma mecburiyetindeymişim gibi davranmayacağım. Gazetecilik değil, gazeteciliği suç saymak suçtur” dedi.

Çevirilerde art niyet de söz konusuydu”

Yücel savunmasında, savcının kendisine sunduğu ve suç unsuru sayılan yazılarına yönelik Almanca’dan Türkçe’ye yapılan çevirilerin de hatalı olduğuna dikkat çekti. Yücel, “Çeviri hatalarıyla doluydu. Ayrıca, bazı önemli kısımlar anlamı çarpıtacak şekilde atlanmış, başka bir yerde orijinalde olmayan ibareler eklenmişti. Ve tüm hatalar istisnasız aleyhime işliyordu. Yani sadece dil eksikliği değil, aynı zamanda art niyet söz konusuydu” dedi. Yücel ifadesinde bu konuda iki de örneğe yer verdi:

“Türkiye’de Kürt vatandaşlarının maruz kaldığı ayrımcılığı ve eşitsizliği eleştiren ‘Kürt anasını görmesin’ fıkrasını aktarmıştım. Savcı, tutuklamaya sevk kararında, ayrımcılığı eleştiren bu fıkrayı, utanmadan ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ suçu olarak değerlendirdi. Bu gülünç durum bir yana, ‘Almanya’da Almanca olarak yayımlanan bir yazımla hangi halkı, nasıl kin ve düşmanlığa tahrik etmişim?’ sorusunu da cevapsız bıraktı.”

“Savcı, ‘Abdullah Öcalan’a ‘PKK Başkomutanı’ demişsin’ dedi. ‘Hani nerede?’ diye sordum. Bana Almanca orijinal makalemi verdikten sonra yazımdaki ibareyi gösterdim ve dedim ki, ‘Burada ‘PKK-Chef’ yazıyor. Almanca ‘Chef’ kelimesinin Türkçe karşılığının ‘Başkomutan’ değil, ‘şef’ olduğunu anlamak için Almanca bilmek gerekmez.’ Boş gözlerle baktı. Ve tutuklama talebine, orijinal makalemde ‘Başkomutan’ kelimesini kullandığımı yazdı.”

“Mesele tek kişilik hücrede kalmam değildi”

Yücel savunmasında, tek kişilik hücrede yaşadıklarına da yer verdi. Gazeteci, sorunun tek kişilik hücreye alınmasının değil OHAL ile birlikte haklarının tümüyle elinden alınması olduğuna dikkat çekti: “Olağanüstü Hal ile, diğer tutuklularla bir araya gelip sosyalleşme, sohbet etme, spor sahasını ortak kullanma gibi haklar tümüyle askıya alınmıştı.”

Yücel tutuklanmasının arkasında siyasi bir amaç olduğunu söylediği savunmasında, “Günümüz Türkiye’sinde bizzat Cumhurbaşkanı’nın ‘Şu anda içeride; bu süreç böyle devam edecek’ dediği kişi hakkında, Erdoğan’ın onayını almadan iddianame hazırlayabilecek bir iddia makamı, karar verebilecek bir mahkeme var mıdır? Elbette yoktur” şeklinde konuştu.

İktidar tarafından hedef gösterildim

Mayıs 2015’te Die Welt gazetesi adına dönemin Şanlıurfa Valisi’ne bir basın toplantısında soru sorduğu için gözaltına alındığını da hatırlatan Yücel,  bir başka tarihte dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Ankara’da yaptıkları basın toplantısında sorduğu ve Türkçe’ye yine eksik ve yanlış çevrildiğini belirttiği bir soru nedeniyle “iktidar ve medyası tarafından hedef gösterildiğini” söyledi.

Peki tüm bunların amacı neydi?

Yücel, tutuklanmasıyla birlikte Almanya ile Türkiye arasındaki gerginliğin daha da tırmandırılmak istendiğini ve hükümetin Anayasa değişikliği referandumu kampanyası için malzeme elde etmek istediğini ifade etti. Gazeteci, cezaevinde gördüğü işkenceyi o dönem, bu malzemelere katkı sağlamamak adına dillendirmediklerini ve farklı bir strateji izlediklerini aktardı.

Yücel savunmasında, “Tam da bu yüzden avukatlarımla farklı bir strateji izlemeye karar verdik. Provokasyona gelip karşı tarafın istediği gibi mevzuyu kamuoyuna taşımak yerine, önce politik ve diplomatik yollarla çözüm denedik. Hem Alman hükümeti üst seviye temsilcilerini hem de Türkiye’den bir siyasetçiyi aracı olarak devreye soktuk” ifadesine yer verdi.

Sevag Balıkçı öldürülüşünün 8. yılında mezarı başında anıldı

[ A+ ] /[ A- ]

Bianet

Zorunlu askerlik yaparken öldürülen Sevag Balıkçı’nın Şişli Ermeni Mezarlığı’nda anıldı

24 Nisan 2011’de, Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde zorunlu askerlik yaparken öldürülen Sevag Balıkçı, bugün ölümünün sekizinci yıldönümünde mezarı başında anıldı.

Şişli Ermeni Mezarlığı’nda düzenlenen anmaya Sevag Balıkçı’nın ailesi ve yakınlarının yanı sıra Nor Zartonk inisiyatifi, sivil toplum örgütleri ve siyasi parti temsilcileri ile HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da katıldı.

Bianet’ten Ekin Karaca’nın haberine göre, 2007’de öldürülen Agos’un Genel Yayın Yönetmeni gazeteci Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, Avrupa Irkçılık Karşıtları Taban Hareketi Başkanı Benjamin Abtan da anmada yer alanlar arasındaydı.

ALEXİS KALK: BEBEKTEN KATİL YARATAN KARANLIKLA MÜCADELE EDENLERE TEŞEKKÜR EDİYORUZ

Çok sayıda sivil polisin de takip ettiği anmada, Sevag Balıkçı’nın mezarı başında dualar okunmasının ardından Nor Zartonk’tan Alexis Kalk, mezarlık başındakilere kısa bir konuşma yaptı.

Sevag Balıkçı’nın zorunlu olarak askerlik yaparken, başka bir zorunlu asker tarafından Ermeni soykırımının 96. yılında öldürüldüğünü hatırlatan Alexis Kalk şunları söyledi:

“Sevag’ın katilleri hala gereken cezaları almadı. Maalesef hala adalet mücadelesi Sevag için ve tüm katledilen mazlumlar için devam ediyor.

Hala ülkemizde bir barış, kardeşlik dili tesis edilmiş değil. Ülkemizde maalesef katillerin dili hakim durumda.

Bu durum hepimizi derinden yaralıyor, derinden üzüyor. Bu dil, adalet kavramının yerini bulmasını engelliyor.

Bizler tüm katledilen mazlumlar için, Sevag Balıkçı için ve Ermeni soykırımı kurbanları için adalet mücadelemizi, eşitlik mücadelemizi, kardeşlik mücadelemizi sürdüreceğiz.

Bebekten katil yaratan karanlıkla mücadele eden herkese teşekkür ediyoruz.”

PAYLAN: CEZASIZ KALAN SUÇLAR TEKRARLANIYOR

Anmanın ardından Halkların Demokratik Partisi (HDP) Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, bianet’e yaptığı değerlendirmede Sevag Balıkçı davası üzerinden cezasızlık politikalarını eleştirdi:

“Sekiz yıl oldu ama Sevag’la ilgili adalet bulamıyoruz. Sevag Balıkçı öldürüldüğünde de aynı sözü söylemiştim. Cezasız kalan her suç tekrarlar demiştim. Maalesef cezasız kalan suçlar tekrarlıyor.

Ermeni soykırımı gibi büyük bir suçu işleyip, hesabını vermeyen devlet, diğer suçları teferruat olarak görüyor.

Yalnızca Ermeni halkına karşı değil tabii ki, çünkü artık biz yalnızca küçük bir azınlığız, hak talep eden herkese karşı aynı politikaları uyguluyorlar, aynı yöntemlerle hak taleplerini bastırıyorlar.

Yüz yıl önce Ermenilere karşı uygulanan politikalar bugün Kürt halkı başta olmak üzere, hak talep eden herkese karşı uygulanıyor. Cezasızlık maalesef suçları sıradanlaştırıyor.”

‘DEVLET KÖTÜCÜL FABRİKA AYARLARINA DÖNÜYOR’

Garo Paylan’a bugün İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) Sultanahmet’te yapmak istediği anma etkinliğinin polis tarafından engellenmesine ilişkin ise şöyle konuştu:

“Türkiye AKP iktidarı öncesinde aslında pek çok hak talebinin konuşulmasının normalleştiği günleri yaşadı. AKP iktidarının başlarında da yavaş yavaş yüzleşme talepleri, eşitlik, adalet talepleri daha çok vücut bulur olmuştu.

Bundan rahatsız olan statüko güçleri devredeydi. Özellikle milliyetçi güçler, statükocu güçler maalesef uzun yıllar süren mücadelemiz sonucunda tekrar gücü ele geçirdiler. Erdoğan’ı da yanlarına aldılar ve aynı politikaları devam ettiriyorlar.

Devlet maalesef o kötücül fabrika ayarlarına dönüyor. Hak taleplerine bakmayan, ilgilenmeyen, yüzleşme taleplerini yok sayan ve bütün hak taleplerini bastıran fabrika ayarlarına geri dönüyor.

Bu da herkes için cehennem demek. Bu ülkenin demokratik bir ülke olması iddiasının yok olması demek.

Ancak biz her şeye rağmen milyonlarca insan bu durumu kabul etmiyor ve buna karşı mücadele ediyoruz.

Bugün de aramızda yalnızca Ermeniler değil, Türk ve Kürt arkadaşlarımız da var. Onlarla birlikte bu mücadeleyi sürdüreceğiz ve bu ülkeyi faşistlere asla bırakmayacağız.”

Şişhane’de 24 Nisan anması: ‘Yüzleşme mücadelesi devam etmek zorunda’

[ A+ ] /[ A- ]

Agos

24 Nisan için 2010 yılından bu yana her sene Taksim’de anma etkinliği düzenliyordu. Anma, Taksim Meydanı’nda eylem yasağı olduğu gerekçesiyle geçen yıllarda Tünel Meydanı’nda yapılmıştı. Bu yıl Emniyet Müdürlüğü, Tünel Meydanı’na da izin vermedi. Anma etkinliği Şişhane Meydanı’nda yapıldı.

Anmaya Dink Ailesi, Sevag Balıkçı’nın ailesi, HDP milletvekili Garo Paylan, Mıgırdiç Margosyan da katıldı. Anma sırasında oturma eylemi yapılmadı. 24 Nisan Anma Platformu tarafından düzenlenen anmada basın açıklamasını Meltem Oral okudu. Açıklamadan satırbaşları şöyle:

“Bugün bir kez daha 104 yıl önce katliama, yıkıma maruz kalan kardeşlerimizi anmaya geldik. 
104 sene önce bugün büyük bir suçun ilk adımları atıldı. 250 Ermeni aydını sürüldü, 174’ü yargılanmadan öldürüldü. Bu çok daha büyük bir felaketin kapısını araladı. 1914 yılında Anadolu’da toplam nüfus 14 milyon civarındaydı ve nüfusun yüzde 30’unu oluşturan Türk-Müslüman olmayan nüfus, beş sene içinde yüzde 3’e düştü. Bugün bu nüfusun binde 1.5 gibi bir oranda olduğu tahmin ediliyor. Bu oran, kaybımızın ne kadar şiddetli olduğunu gösteriyor.

Tarihçi Taner Akçam, dönemin tanıklıklarını açığa çıkartan bir mektubu geçen haftalarda gözler önüne serdi. Bahaettin Şakir’in açığa çıkan 3 Mart tarihli mektubunda şunlar söyleniyor: “Birbiri ardı sıra gelen intikam duygusu ile ağzına kadar dolu, uğursuz ve acı geçmişi unutamayan cemiyet, gelecekten ümitli olarak Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri, bir tanesi kalmayıncaya kadar mahvetmeye karar, bu hususta da hükümete geniş yetki vermiştir. Hükümet katledip yok etmenin nasıl gerçekleşeceği konusunda, vali ve ordu kumandanlarına gerekli izahatı verecektir.” 

24 Nisan’la yüzleşme mücadelesi, halkların kardeşliğin için ses çıkartmaya ara vermeyenlerin mücadelesi, bu gibi gerçeklerin teker teker açığa çıkmasına ve 1915’te yaşananın ne kadar sistematik bir toplu linç girişimi olduğunu anlamaya yardımcı oluyor. 

Yüzleşme mücadelesi devam etmek zorunda. Devam etmek zorunda çünkü demokrasinin zaman zaman gözkırpıp, gelişiyormuş gibi yapıp gözden kaybolmasının temelinde 1915’le yüzleşmenin yapılmamış olması yatıyor.
1915’te başlayan sürecin aynı zamanda bir kültürel çoraklaşmanın, yalancılığın, sırlarla yaşamanın, iki yüzlülüğün norm hâline gelmesi demek olduğunu unutmamalıyız. Baskıcılığın olağanlaşması, katliamların olağanlaşması, linçlerin olağanlaşması, bu tarihsel ve köklü yüzleşmenin gerçekleşmemiş olması nedeniyledir.

24 Nisan 1915’ten beri, Türkiye’de yaşam, farkına varsak da varmasak da çoraklaştı. Bir halk bütün değerleriyle tasfiye edilirken, toplumun tüm değerleri yaralandı. Ermeniler gibi, arkalarında bıraktıkları kültürel mirasın izleri de yok edildi. Binlerce tarihi yapı, kilise ve okul, bilinçli olarak harabeye dönüştürüldü. Sanki Ermeniler gibi onlar da bu topraklarda hiç bulunmamışlar gibi davranıldı. Kuşakları etkileyen, çevreleyen, hastalandıran bu çoraklık, ancak ve ancak büyük bir yüzleşme hamlesiyle giderilebilir.

Bizler geçen sene verdiğimiz mesajı bir kez daha vermek istiyoruz:

Demokrasinin, çatışma kültürü yerine barış içinde bir arada yaşama dinamiklerinin güçlenmesi, ırkçılığın ve nefret söyleminin geriletilmesi, içindeki her bir bireye, gruba, çevreye, kimliğe güven veren bir sosyal dokunun inşa edilmesi, bunların hepsinin başarılması için, 104 sene önce başlayan ve birkaç sene içinde tamamlanan bu yıkımla yüzleşmek bir zorunluluk.

Bu yüzleşme olmadan Hrant Dink’i, Sevag Balıkçı’yı, Marisa Küçük’ü öldürerek 1915’in o korkunç geleneğini sürdüren ve bebeklerden katil yaratan karanlığın üzerimizdeki ağırlığından kurtulmamız mümkün olmayacak. 
Sözlerimize son verirken, herkesi 1915 yılında kaybettiğimiz tüm kardeşlerimizin anısı önünde saygıyla eğilmeye davet ediyoruz.”

Sevag Balıkçı anmasında gözaltı 

Sevag Balıkçı, 24 Nisan 2011’de, Ermeni soykırımının 96. yıldönümünde Batman’ın Kozluk ilçesinde askerlik yaparken öldürülmüştü. Balıkçı ölüm yıldönümünde mezarı başında anıldı. Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yapılan anmaya Balıkçı’nın ailesi, Rakel Dink, HDP Milletvekili Garo Paylan, CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Nor Zartonk aktivistlerinin aralarında bulunduğu çok sayıda kişi katıldı. Anma sırasında konuşma yapan Nor Zartonk üyesi Alexis Kalk gözaltına alındı. Kalk ifadesinin alınmasının ardından serbest bırakıldı. 

20 april, Nijmegen: bijeenkomst “Is de Armeense genocide geschiedenis?”

[ A+ ] /[ A- ]

(English Below)

Op zaterdag 20 april organiseren Nor Zartonk Nederland en Doorbraak een bijeenkomst met 2 lezingen in het kader van de herdenking van de Armeense Genocide. Internationaal wordt 24 april 1915 gezien als het begin van de Armeense Genocide in het Ottomaanse rijk. Op die dag werden Armeense intellectuelen gevangen gezet en kort daarop geëxecuteerd. Dat was het startsein voor de genocide, waarbij 1,5 miljoen Armeniërs en Aramese christenen werden vermoord. Die slachtoffers worden jaarlijks herdacht, overal ter wereld. De genocide wordt echter ontkend door de Turkse staat. Het Nederlandse parlement erkent de genocide wel, maar de Nederlandse staat officieel nog niet. Gezien de actuele situatie van Armeniërs in Turkije kan men zich afvragen of de genocide ooit wel echt tot een einde is gekomen.

De sprekers zijn Alexis Kalk en Aris Nalcı.

Alexis Kalk werd geboren in 1984 in Parijs. Hij groeide op in Istanboel en maakte vanaf 2006 samen met anderen het radio-programma “Anushabur” over de problemen van Armeniërs en andere etnische minderheden in Turkije. In 2007 was hij betrokken bij de oprichting van de linkse van onderop organisatie Nor Zartonk (Opnieuw Ontwaken), en in 2009 bij de oprichting van de meertalige radiozender Nor Radio, bedoeld om onderdrukte talen en identiteiten te laten horen. In 2010 richtten ze ook de Armeense Cultuur en Solidariteit Vereniging op om de west-Armeense taal en cultuur te beschermen. Kalk heeft actief deelgenomen aan de strijd voor een democratische en gelijkwaardige samenleving, voor mensenrechten, vrede en vrijheid van meningsuiting, met name rond de herdenkingen van Hrant Dink en Sevag Balıkçı, de erkenning van de Armeense Genocide en het verzet rond Kamp Armen.

Aris Nalcı is journalist en documentairemaker. Hij werd actief in 1998 toen hij Hrant Dink leerde kennen. Hij ging als fotograaf werken bij de krant Agos. Ook na de moord op Dink bleef hij daar actief. Hij nam het initiatief tot IMC tv, en was daar maker en presentator van het eerste programma van en voor minderheden: “Gamurc” (“Brug”). Na vijf jaar werd de zender door de staat gesloten. In 2017 begon hij in Brussel met het Armeenstalige radioprogramma “Belgahay”. Van 2015 en 2017 publiceerde hij een reeks rapportages van reizen die hij maakte door de vroegere Armeense woongebieden in Turkije. Zijn werk is onder de titel “Wat overbleef” tentoongesteld in Istanboel en de Verenigde Staten. Daarnaast vertaalde hij ook een boek over de Armeense socialist Paramaz en zijn twintig vrienden die in 1915 zijn opgehangen.

De bijeenkomst gaat over de genocide en de achtergronden daarvan, en over het verzet tegen de onderdrukking en de assimilatie van de Armeense minderheid sindsdien. Een nationalistisch beleid dat ook Grieken, Joden, Koerden, alevieten en andere etnische en religieuze minderheden trof en treft. De daders van de genocide zijn immers nooit bestraft en de machtsstructuren die de genocide mogelijk maakten, zijn nooit afgebroken. Sinds de Armeense genocide hebben er in Turkije regelmatig massamoorden, pogroms en lynchpartijen plaatsgevonden, waarvan met name Armeniërs, Grieken, Koerden, joden en alevieten het slachtoffer werden. Tot op de dag van vandaag zijn leden van minderheden, de Armeniërs voorop, hun leven niet zeker als ze zich uitspreken over de genocide of voor mensenrechten voor iedereen in Turkije. Het is erg dapper hoe mensen als Kalk en Nalcı zich blijven uitspreken en ook deelnemen aan protesten zoals Gezi en Kamp Armen. Nodig is niet alleen erkenning van de Armeense genocide, maar ook verontschuldigingen en compensatie. Daartoe zijn organisatie, strijd en solidariteit nodig.

Van 15 tot en met 28 april is in De Klinker ook een kleine fototentoonstelling te zien over hedendaags Armeens activisme in Turkije.

Eric Krebbers

April 20th, Nijmegen: meeting “Is the Armenian Genocide history?”

On Saturday, April 20th, Nor Zartonk Nederland and Doorbraak will organize a meeting with 2 lectures in the context of the commemoration of the Armenian Genocide. Internationally April 24th 1915 is seen as the beginning of the Armenian Genocide in the Ottoman Empire. On that day Armenian intellectuals were imprisoned, and they were executed shortly afterwards. That was the beginning of the genocide in which 1.5 million Armenians and Aramean Christians were murdered. These victims are commemorated annually, all over the world. However, the Turkish state denies the genocide. The Dutch parliament does recognise the genocide, but the Dutch state has not yet officially recognised it. Considering the actual situation of Amenians in Turkey today, one can ask the question whether the genocide ever really came to an end.

The speakers will be Alexis Kalk and Aris Nalcı.

Alexis Kalk was born in 1984 in Paris. He grew up in Istanbul and from 2006, together with others, he made the radio program “Anushabur” about the problems of Armenians and other ethnic minorities in Turkey. In 2007 he was involved in the establishment of the grassroots left-wing organisation Nor Zartonk (Awakening again), and in 2009 in the establishment of the multilingual radio station Nor Radio, intended to make repressed languages and identities heard. In 2010 they also founded the Armenian Culture and Solidarity Association to protect the Western Armenian language and culture. Kalk has actively participated in the struggle for a democratic and equal society, for human rights, peace and freedom of expression, especially around the commemorations of Hrant Dink and Sevag Balıkçı, the recognition of the Armenian Genocide and the resistance around Camp Armen.

Aris Nalcı is a journalist and documentary maker. He became active in 1998 when he met Hrant Dink. He started working as a photographer for the newspaper Agos. Even after Dink’s murder he remained active there. He took the initiative to create IMC tv, and there he was the maker and presenter of the first programme of and for minorities: “Gamurc” (“Bridge”). After five years the station was closed by the state. In 2017 he started the Armenian-language radio programme “Belgahay” in Brussels. From 2015 and 2017 he published a series of reports on trips he made through the former Armenian areas in Turkey. His work has been exhibited in Istanbul and the United States under the title “What remained”. He also translated a book about the Armenian socialist Paramaz and his twenty friends who were hanged in 1915.

The meeting is about the genocide and its background, and about the resistance against the oppression and assimilation of the Armenian minority since then. A nationalist policy that also affected and affects Greeks, Jews, Kurds, Alevis and other ethnic and religious minorities. After all, the perpetrators of the genocide were never punished, and the power structures that made the genocide possible were never torn down. Since the Armenian genocide, there have been regular mass murders, pogroms and lynchings in Turkey, particularly against Armenians, Greeks, Kurds, Jews and Alevis. To this day, members of minorities, especially the Armenians, are not sure of their lives when they speak out on the genocide or in favour of human rights for all in Turkey. It is very brave how people like Kalk and Nalcı continue to speak out and also participate in protests like Gezi and Camp Armen. Not only is recognition of the Armenian genocide necessary, but also apologies and compensation. This requires organization, struggle and solidarity.

From 15 to 28 April, De Klinker will also host a small photo exhibition on contemporary Armenian activism in Turkey.

Eric Krebbers

Haberler Arşivindeki diğer yazılara ulaşmak için lütfen tıklayınız…