Hemşince bu kitapla hem diriliyor, hem direniyor

nm_4_1429

Mehmet AKIN
Agos

Hemşinli ‘momi’lerin hikâyelerini artık hem Türkçe, hem Hemşince okuyabilirsiniz. Ermeni alfabeli Hemşince de üstüne hediye. Daha önce Agos’ta da yayımladığı öykülerini bir kitaba yeni versiyonlarıyla toplayan Mahir Özkan, bu hafta hem evlendiği için, hem de kitabı çıktığı için çifte mutluluk yaşıyor. Söyleşiye giderken yanımda götürdüğüm kitabının basılmış halini ilk defa gören ve heyecanlanan Özkan’la, Aras Yayıncılık’tan çıkan ‘Hemşin Öyküleri’ni konuştuk.

Tabii bununla kalmayıp, Hemşince ve Hemşinli kimliği üzerine tartışıp, sohbetimize birkaç aile anekdotu da sıkıştırdık.

‘Hemşin Öyküleri’ kitabındaki anlatıların ne kadarı anonim, ne kadarı sizin orijinal hikâyeleriniz?

Kitapta hem anılara dayalı, birebir orada yaşadığım; hem de Hemşin’deki yaylalarda momilerin (Hemşince: nine), dedelerin anlattığı hikâyeler var. Bu hikâyeleri ben kurguyla birleştirdim. Mesela hikâyelerin birisinde, sisli havada yaylada kaybolan bir kadın anlatılıyor. Onun kaybolmasını ve yaşadığı doğaüstü olayı, bir aşk hikâyesi içine yerleştirdim ve Hemşinli bir kızın Kürt bir çobana âşık olma hikâyesi ortaya çıktı. Bu kurguları yaparken tabii Hemşin kültüründe var olan bazı aktiviteleri, yaylada yaşananları da hikâyelere yedirmeye, yani yayla yaşantısından örnekler vermeye de çalıştım. Şöyle de söyleyebiliriz; yayla yaşantısında onlar var, ama benim hikâyelerimin içinde kurgulanmış olarak yer alıyor, farklı bir kurgunun içine yerleştiriyorum o yaşanılanları.

Hikâyeler günümüze dair şeyler de söylüyor. Televizyonun yaylalara gelişinden, ekonomik yaşantının değişiminden vs. de bahsediyor. Neden?

Bu kitabın benim için en büyük önemi, dilin yeniden üretimidir. Eskiden yaylalarda nesilden nesile dilin aktarımı mümkündü. Köylerde anne babalar çalışırken çocuklarını momilerinin yanlarına, yaylalara gönderiyorlardı. Çocuklar neredeyse kesintisiz üç ay yaylada kalıyor, o süreçte momileriyle bütün diyalogları Hemşince kuruyorlardı. Kitabımda da söylediğim gibi, annem “Türkçe konuşunca yoruluyorum” derdi. Ama artık o ilişki yaşanmıyor, torunlarla momilerin iletişimi kopmuş durumda. Yaylalara tatile gider gibi gidiyorlar, çünkü yaylalar eskisi gibi bir üretim alanı değil. Eskiden inekler vardı, kışlık hazırlıklar yapılırdı. Bütün bu yaşam alanı ortadan kalkınca, dilin de yaşam alanı ortadan kalktı. Dolayısıyla dilin kentli biçimlerde yeniden üretilmesi bir ihtiyaç artık. Bu kitapla, o sözlü Hemşin kültürünün hem yazılı, hem de kentli biçimlerde yeniden üretilebileceğini göstermeye çalıştım. Bu dille bir hikâye anlatılabileceğini, sadece anlatmakla yetinmeyip yazılabileceğini de ispatlamak istedim.

Hemşincenin başka yazılı kaynakları var mı?

Benim kitabım, Hemşince yazılmış ilk kitap. Türkiye’de böyle bir kitap yok. Abhazya ve Rusya’da derleme kitaplar var, ama edebi biçimde yazılmış değiller.

Kitapta, “Türkçe geçen bir olayı Hemşince anlatmak, Hemşince geçen bir olayı Türkçe anlatmak zordur” diyorsunuz. Sizin için bu hikâyeleri Türkçe anlatmak zor oldu mu?

Aslında ben hikâyeleri ilk başta Türkçe yazdım ve Agos’ta yayımlandı. Sonra Hopa merkezli çıkan ‘Biryaşam’ dergisine hikâyelerin Hemşince çevirilerini yapmaya başladım. Çeviri sırasında, ben bu hikâyeleri Hemşince anlatsaydım böyle anlatmazdım, dedim. Çünkü hikâyeler Türkçeden çevrilince ne Türkçedeki tadı verdi, ne de o hikâyenin Hemşince verebileceği tadı… Dolayısıyla döndüm, hepsini Hemşince olarak yeniden yazdım, sonra Türkçeye çevirdim. Tüm hikâyeler bütün yapısı, kelimeleri, cümleleri ve duygusuyla ilk olarak Hemşince yazıldı.

O zaman hikâyeler Agos’takilerden değişik?

Evet, Agos’takileri okuyanlar fark edeceklerdir. Bu hikâyeler, Agos’ta yayımlanan hikâyelerin çevirileri değildir. O hikâyelerin Hemşince yeniden yazımlarının Türkçe çevirileridir. Çünkü bir hikâyeyi Hemşince anlatmakla, Türkçe anlatmanın tadı birbirinden farklı.

Kitabın ilginç özelliklerinden birisi de, hikâyelerin önce Türkçe, yanında Latin harfleriyle Hemşince, kitabın sonunda da Ermeni harfleriyle Hemşince olması. Neden böyle bir yol izlediniz?

Hemşinlilik denildiğinde, sadece Hopa Hemşinlilerini ya da köyümü anlamıyorum. Şu anda Hemşinli deyince, Rusya Krasnodar’da, Rostov’da, Moskova’da, Soçi’de ya da Abhazya’da yaşayan Hıristiyan Hemşinlileri de anlıyorum. Hemşince konuşan ama Müslümanlaşmış Hemşinlileri de; Müslümanlaşıp Hemşince konuşamayacak hale gelen Rize Hemşinlilerini de anlıyorum. Dolayısıyla, bu üç topluluğa birden hitap edebilecek bir konsept olmalıydı. Kitapta, Hemşince bilmeyen Hemşinliler için Türkçe; Hemşince bilen ama Türkiye’de yaşayanlar için Latin alfabesiyle Hemşince; Ermenice eğitim alan Hıristiyan Hemşinliler için de Ermeni alfabesiyle Hemşince var.

O zaman son kısım, Latin alfabeli Hemşincenin doğrudan Ermeni alfabesine çevrilmiş hali. Doğu ya da Batı Ermenicesiyle tekrar yazımı değil.

Evet. Ermeni harfleriyle Hemşince bir metindir. Ancak Hemşinli olmayan Ermeni bir okurun anlamasını kolaylaştırmak için, Hemşin Ermenicesi metninin arasına parantez içerisinde belli açıklamalar ekledik. Bu sayede Batı Ermenicesi okuyan okurlar da öyküleri anlayabilecekler.

Sizce buradaki Hemşin hikâyeleri, Rusya’daki ya da Abhazya’dakilerle ortak mıdır?

Kitabın belli bölümleri sadece bu coğrafyanın hikâyeleri aslında. Bazı bölümleri ise Hemşin kültürü içinde anlatılagelen, masalsı öğeleri ve eski gelenekleri içeriyor. Onların ortak olduğunu düşünüyorum. Okurlardan gelen tepkilerle de bunu göreceğiz. Hatta Ermenice köylü edebiyatı okumuş okurlar da ortaklık bulabilecek bence. Mesela, Hamasdeğ ya da Hagop Mıntzuri’nin hikâyelerinde, Hemşin köylerinde bugün yaşanan bazı gelenekleri, kültürel unsurları bulabilirsiniz. O hikâyelerde geçen kültürel olgular, aynı biçimde bizde de var.

Ermeniler, Hemşince kısmı okuduklarında anlayabilirler mi kitabı?

Bu kitap sayesinde, onlara yabancı gelen bazı kelimelerin aslında hiç de yabancı olmadığını gösterecek. Misal, biz “dunoğun” (evleri) deriz. Bir Ermeni okur “Bu neymiş?” diyebilir, ama kitapta “duneri” diye parantez içinde verildiği zaman anlayacaklar. Bu açıklamalar da ilk hikâyelerde daha yoğun, sonra daha az. Sonlara doğru nerdeyse açıklamasız okunabilir. Bu biraz okurun çabasına, onun anlama isteğine de bağlı tabii. Kitap bu anlamıyla bir eğitim materyali gibi olacak. Ermenice okuru, bir Ermeni lehçesiyle tanışmış olacak. Hemşinli okuru, ilk defa Hemşince okuma deneyimi yaşayacak ve Türkçe sayfalarla bakışımlı olarak hatırlamadığı kelimeleri hatırlayacak. Bildiği zannettiği Hemşinceyi yeni bir düzeyde öğrenmesine hizmet edecek. Hemşin Ermenicesi üzerine çalışan ve Ermeni alfabesini öğrenmek isteyen okurlar da, Hemşinceyi Ermeni alfabesiyle görünce, Latin harfli kısımla karşılaştırarak harfleri ve kelimeleri öğrenebilecek. Ben de pratik için o Ermeni alfabeli bölümleri tekrar okuyacağım.

Hemşincenin Ermeniceyle yakınlığını sizin gibi konuşanlar var mıdır?

Bugün biraz sıkıntılı bir şey bu elbette. Ermeni, Türk veya Müslüman kimlik kargaşası, Ermeniceyle yakınlığın konuşulabileceği bir atmosferi daha oluşturmadı. Ama bunlar konuşulmak zorunda. Mızrak çuvala sığmıyor. Çünkü biz yıllarca özinkâr yapmış; kendi kimliği ve varlığını inkâr etmiş bir toplumuz. Bunun içinden kolaylıkla çıkmak mümkün değil, bu belli bir süreç gerektiriyor.

Bu inkârı engellemek için ne yapmak gerekiyor sizce?

Hemşinliler kendilerine özgü algılarla hesaplaşmak durumunda. Şu anda Hemşinlilerin bir yandan toplum önünde sunmak istedikleri kimlikleri ve diğer yandan da derinden hissettikleri kimlikleri var. Hemşinliler kendi hissiyatlarını kamusal alanda rahatça ifade etmiyorlar. Bunun nedenleri ortadan kalktığında, biz Hemşinlilerin kimlik meselelerini çok daha özgürce konuşabileceğiz. Ülkedeki Ermeni kimliğinin algılanışının, daha demokratik ve özgürlükçü bir atmosfer bulması da gerekir ki Hemşinlilerin çekinceleri ortadan kalksın.

Aslında Hemşinlilerin kimlik sorunu, Ermeni kimliğinin algılanışındaki probleme de bağlı diyebilir miyiz?

Türk kimliği içindeki Ermeni algısına da, Müslüman kimliği içindeki Ermeni kimliği algısına da bağlı. Müslüman kimliği, Ermeni kimliğini Hıristiyan olarak algılıyor. Ermenice konuşan Müslüman bir toplum için de ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü bu hem öteleyen, hem ötelenen kimliğin parçalarını aynı anda üzerinde taşıyan bir kimlik. Mesela biz 1915’in hem mağduru, hem faili bir toplumuz. Hemşinliler Müslüman kimliğiyle katil, Ermeni kimliğiyle mağdur tarafında yer alıyor bu olayların. Bir yandan Ermeni kimliğiyle içi yanmıştır, bir yandan da Müslüman kimliğiyle, onlardan olmadığını gösterme gayretkeşliğiyle onları yakmıştır.

Bu kimlik karmaşası, kitaptaki öykülere de yansıyor mu peki?

Bununla ilgili bir hikâye var. 90’larda Gürcistan sınır kapısı açıldığı zaman Rus pazarları kurulurdu; sadece Ruslar değil Gürcüler, Ermeniler de gelirdi. Amcamla alışveriş yaparken biriyle pazarlık yapıyordu tezgâhta. Adamlar belli bir fiyattan aşağı inmediler, amcam da çok ısrarcı bir pazarlıkçıdır. Tezgâhtakiler de sıkıldı, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Amcam kulak kabarttı ve anladı onları. Etrafına bir baktı, sonra döndü adamlara ‘Kiç m’al inçetsu u arnum!’ (Biraz daha indir de alayım!) dedi, adamlar da Ermeniceyi duyunca fiyatı indirdiler, amcam da aldı. Oysa amcam muhafazakâr birisidir ve Ermenilik tartışmalarına şiddetle karşı koyan birisidir. Orada etrafına bakarak kimsenin onlarla konuştuğunu görmesini istemiyor. Ermeni kimliğini bu şekilde inkâr ediyor, çünkü Ermeni kimliğini Hıristiyan kimliğiyle eşdeğer algılıyor.

Bu konular konuşuluyor mu peki Hemşinliler arasında?

Şimdi daha rahat konuşuluyor. Ama aynı düşünce, Ermeniler arasında da var; “Ermeni Hıristiyan olur” diyen Ermeniler var. Kitabım bu algıyı da değiştirebilir. Böyle bir tartışma açabilir. Çünkü “Müslüman eşittir Türk; Ermeni eşittir Hıristiyan” algılarının değişmesi gerekiyor.

Kitapta, küçükken babanıza “Bizim dilimiz neden farklı?”, “Biz nereden gelmişiz?” gibi soruları soramadığınızı söylüyorsunuz. Babanızla daha sonra bunları konuşabildiniz mi?

Bugün babam hâlâ bu konuları konuşmaz. Benim ne düşündüğümü biliyor, ama söylediği tek şey: “Başını belaya sokacaksın!” O kadar çok konuştum, veri toplayıp ona anlattım ki, artık bana itiraz etmeyi bıraktı. Ama kendi ağzından herhangi bir şey hiç duymadım. Biliyor, ama konuşmuyor. Ama bence yeni nesil daha tehlikeli, çünkü resmi ideolojiyle yetişiyorlar. Babam gibi resmi tedrisattan geçmemiş olanlar içten içe bilir, kültürel olarak da yaşar. Ama gençler, resmi ideolojiyi papağan gibi tekrarlamaya çalışıyorlar. Bu yüzden de dili ve kültürü kentli biçimlerde üretmek çok önemli. Modern biçimlerde uğraşmamız lazım; kitap, tiyatro, dergi, film… Ve elbette Hemşince eğitim.

Peki, bu mücadelede, Ermeni kimliğiyle barışmanın, bunu tanımanın ne gibi bir yararı olabilir?

Psikolojik bir yararı var öncelikle. İnsanlar yalanın yükünden kurtulur. İkinci olarak da pratik bir faydası olur: Hemşince, 400 yıl önce koptuğu Ermenicenin birikimlerinden faydalanır. Böylece 1915’le Anadolu’da yok olan Ermeni lehçelerinden geri kalanlardan biri olan Hemşince, Ermeniceyi de zenginleştirir.

Rize çevresindeki Batı grubu Hemşinliler; Artvin, Hopa çevresinde de Doğu grubu bulunuyor. Farkları nelerdir bu grupların?

Batı grubunda 600 civarında korunmuş Hemşince kelime var, ama Türkçe içerisinde kullanıyorlar bunları. Şu an Hemşince bir cümle kuran Batı Hemşinli bulmak çok zor. Doğu grubunda dil hâlâ konuşuluyor, ama çok hızlı bir doğal asimilasyon da yaşanıyor. Kentlere giden insanlar, kültürün yaşadığı alanlardan koptu. Büyük şehirlere göç etmeseler bile, insanlar artık şehir merkezlerine göç ediyor; Hopa’ya gidiyor. Orada da Gürcüler, Lazlar ve Hemşinliler ortak dil Türkçeyi kullanıyor, kent merkezlerinde birbirlerini Türkleştiriyorlar.

Birbirlerini Türkleştiriyorlar, ama belki kendi aralarında da bir etkileşim oluyordur. Hemşincede Lazca veya Gürcüce kelimeler var mı mesela?

Ortak çok kelime var tabii. Çünkü tüm bu etnik grupları ortaklaştıran Karadenizlilik kimliği var. Ama Karadenizlilik de devlet tarafından dilden arındırılarak Türkleştiriliyor. Oysa o Karadenizliliğin içinden tektipleştiriciliği çıkardığınız zaman zenginlik çıkacaktır. Tıpkı bir Laz olarak Kazım Koyuncu’nun ilk Hemşince şarkıyı söylemesi gibi, farklılıkları kabullenici bir kardeşlik kurmak gerekiyor.

Popüler kültürdeki Karadenizlilik algısındaki hatalardan birisi de, o kimlikte sadece Lazların ön planda olması bence. Neden Hemşinli yoktur orada? Türkiye’de halklar hep “Türk, Kürt, Çerkez, Laz…” sayılır. Neden Hemşinliler de sayılmaz?

Hemşinliler hayvancılık yapan, yüksek yerlerde, kente merkezlerinden uzakta yaylacılık yapan bir halk. Toplumun diğer kesimleriyle teması çok az. Hemşinliler kendilerini yeni yeni anlatmaya başladı, emekliyoruz biz daha. Kürtler, hatta Lazlar ve Çerkesler bizden çok daha önde.
Hemşinlilerle Ermenilerin teması gerekli

Siz Ermenice bilmiyorsunuz sanırım?

Standart Ermenice bilmiyorum. Ama Hemşinceyle ilgili araştırmalar yaparken karıştırdığım sözlüklerden dolayı, Ermeniceyle çok fazla karşılaşıyorum. Hemşincenin Ermeniceden hangi standartlarda farklı olduğunu öğrenmiş oldum. Dolayısıyla da Ermenice bir kelimeyle karşılaştığım zaman Hemşincedeki şeklini anlayabiliyorum.

Siz İstanbullu bir Ermeni’yle tanıştığınızda Türkçe olmadan konuşabiliyor musunuz?

Tabii tabii. San Francisco’dan gelen Ermeni bir gazeteci vardı, hiç Türkçe bilmiyordu. Biz onunla bir haftalık gezi boyunca, hiç Türkçesiz konuştuk, tartıştık. Zorlandığımız noktalar, bilmediğimiz kelimeler oluyordu, ama daha basit kelimelerle açıklamasını yapıp anlıyorduk. Örneğin, “baduhan” Ermenice’de “pencere” demek. Bizde “bat” (duvar) kelimesi de “hanuş” (çıkarmak) kelimesi de var. Bu Ermenicede “pencere” anlamına geliyor, ama ben onu bilmiyordum. Mesela, “telefon”a “herahos” diyorlar; “hera” uzak demek, “hosuş” da konuşmak demek. Cümlede kelime hızlı geçince, sana hiçbir şey ifade etmiyor, ama bunun telefon olduğunu bilince “Hadi ya!” diyorsun. Konuşma içinde fark etmediğin kelimeleri, yazılı görünce anlayabiliyorsun. Dolayısıyla temas etmeniz gerekiyor o insanlarla. Bir hafta vakit geçirdiğinde, kolaylıkla öğrenmeye başlıyorsun.

Kelime haricinde, şive olarak da bir fark var mı?

Karadeniz Türkçesinde “celiyrum” diyorsun, İstanbul Türkçesinde “geliyorum”. Bu gibi farklar var. Hemşincede biz “Egoğnoun” (gelenlerin) deriz, Ermenicede “Yegoğnerun” denir. Bizde standart dil hiç öğrenilmediği için, nasıl konuşuyorsak öyle yazıyoruz. Ama Hemşinliler yazmaya başladıkça, kelimelerin değişikliklerini öğrenecekleri için Standart Ermeniceyi de o zaman anlayacak.

Günümüzde kaç Hemşinli vardır ortalama?

Hemşinlilerin göç ettiği yeni coğrafyalar tanıyoruz her gün. Tokat bölgesinde Hemşin’den göçen birkaç köy olduğunu duydum. Erzurum’un ilçelerinde yeni ortaya çıkan köyler var. Dolayısıyla bu konuda istatistik yapmak çok zor. Ama tahminim, 350-400 bin nüfus vardır. Türkiye’de ise bunun 50 bin civarı dillerini konuşuyor.

Kitaptan:

Kapılar Açılırken

O yaz Sarp sınır kapısı açıldı. Önemli kişiler “Bugün başka bir dünyaya uyandık” diyen sözler söylemişlerdi. O günlerde Hemşin köylerinde bir söylenti dolaşmaya başlamıştı. Diyorlardı ki, üniversiteden bir hoca Hemşin köylerinde gezmiş, insanlardan kan almış. Bu kanlara bakarak Hemşinlilerin Ermeni olduğunu bulmuş.

Halkın içinde dışarıdan gelmiş bir televizyon kanalı vardı. Herkese mikrofonu uzatıyor ve kapının açılması üzerine ne düşündüklerini soruyordu. Bir de baktım mikrofon amcamın önünde. Amcam kızarmış yüzüyle, gözlerini kocaman kocaman açarak bağırdı: “Mek Ermeni çik! Mek Musliman ik, elhamdulillah.” (Biz Ermeni değiliz! Biz Müslümanız, elhamdulillah.)

Ondan sonra da Hemşinlilerin adı “Ermeni olmadığını Ermenice söyleyen halk” kaldı.

An amar Sarpin hududin ture patsvetsav. Medz martig “Asor uruş meg aşxari me zartentsak”asoğ xosker xosadz uneni. An oriye, Hamşetsi kağoun, meg xabar me bededuş gebadz er. Gaseni ta: “Universitayi meg xoca me Hamşetsi kağoun bededadz a, martotsman ağun aradz uni.As ağunnus put enelov Hamşetsinoun Hay elluşe kedadz uni.

Joğovurtin meçe turtsevants egadz televiziyoni kanal me gar. Emmenotsi mikrofone ergentsener u ture patsvuşin vaan inç midk genin, hartsener gu. Me m’al u put ayi mikrofone hoparis arçatin a. Hopares garmiyadz eresov, açveniye medz medz pats enelov bolokets: “Mek Ermeni çik! Mek Musliman ik, elhamdulillah.”

Andi hedev al Hamşetsets anune, “Hay çelluşe hayoun lizvov asoğ joğovurte” menats.

Ան ամառ Սար­բին հու­տուտին (սահ­մա­նին) դու­ռե բաց­ւե­ցաւ։ Մեծ մար­դիկ «Ասօր ու­րուշ մէկ աշ­խա­րի մե զար­թենցաք» ասող խօս­քեր խօ­սած ու­նէ­նի։ Ան օրի­յե՝ Համ­շե­ցի գա­ղօուն՝ մէկ խա­պար մե պե­տետու­շի կե­պած էր։ Կ՚ասէ­նի թա. Ու­նի­վեր­սի­թէի մէկ խօ­ճա մե Համ­շե­ցի գա­ղօուն պե­տետած ա, մար­դոցման աղուն (արիւն) առած ու­նի։ Աս աղուննուս փութ էնե­լով Համ­շե­ցինօուն Հայ էլ­լուշե գե­տած ու­նի։

Ժո­ղովուրդին մէ­ջե դուրցե­ւանց էկած թէ­լէվի­զիոնի քա­նալ մե կար։ Էմ­մէ­նոցի միք­րո­ֆոնե էր­կէնցե­նէր՝ ու դու­ռե բաց­ւուշին վաան ինչ միտք կ՚էնին, հար­ցե­նէր կու։ Մէ մ՚ալ ու (որ) փութ այի (նա­յեցայ), միք­րո­ֆոնե հօ­բարիս առ­ջե­դին ա։ Հօ­բարես կար­մի­յած էրե­սով, աչ­ւե­նիյե մեծ մեծ բաց էնե­լով պո­լոքեց. Մեք Էր­մէ­նի չիք… Մեք մուսլի­ման իք, էլ­համտու­լիլլահ։

Ան­տի յե­տեւ ալ Համ­շե­ցեց անու­նե «Հայ չել­լուշե (չըլ­լա­լը) Հա­յօուն լիզ­ւով ասող ժո­ղովուրդե» մե­նաց։