Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Hep Ermeniler Anlatmasa… Biraz da “Çoğunluk” Anlatsa…

[ A+ ] /[ A- ]

Yetvart DANZİKYAN
Radikal

Bakarsınız yine 24 Nisan gecesi tartışma programları düzenlenir. Birkaç Türkiyeli Ermeni çağrılır, karşılarına da devletçi ve milliyetçi “bilim insanları” oturtulur. Böylece objektif bir program yaptıklarını düşünürler. Fakat düşünürseniz, bu aslında korkunç bir durumdur.

Gayet sessiz bir “24 Nisan öncesi” yaşıyoruz. ABD’de Temsilciler Meclisi ya da başka bir komisyonun önünde bir tasarı yok. Başkan’ın ne diyeceği pek merak edilmiyor. Zira Obama “Medz Yeğern” (Büyük Felaket) formülünü benimsemiş görünüyor. Bu, Türkiye’yi, en azından Hükümet’i bozmuyor. Aman soykırım demesin de, ne derse desin havasında “Ankara”. (Bu da ayrı bir acayiplik gerçi, düşünürseniz) Ermenistan ya da Diaspora tarafından da önemli bir çıkış gelmedi. Üstelik zaten bir “Çözüm Süreci”miz var ve –haklı olarak- ona odaklanmış durumdayız. Dolayısıya sükunet hakim. Kaldı ki her yıl olduğu gibi bu yıl da 23 Nisan’ı bir hesaplaşma alanı olarak görmekteyiz. Ulusalcı kesim kutlamalardaki herhangi bir ton düşüklüğüne karşı teyakkuz halindeyken AKP de “CHP ve klasik devletin istediği gibi kutlamayalım ama elbette ki gereklerini yerine getirelim” havasında, her yıl olduğu gibi.

Dolayısıyla Ermeniler yine kendi yayın organlarında, kendi aralarında yaptıkları hazırlıklarla, Türkiye’den bazı grupların da katkısıyla, ama özünde kendi içlerinde bir “anma” gerçekleştiriyorlar. Beri yandan da yaklaşan bir 2015 var. Yani 100. yıl. Kafalarda bir soru işareti. Acaba çözüm sürecinden sonra Hükümet’in bu konuya yaklaşımı değişir mi? Yoksa devletin bu konudaki reflekslerini devralan ve zaten büyük ölçüde paylaşan AKP 2015’te çıkacak sesi bastıracak daha güçlü bir “ses” arayışında mı olur? Geçen yılki Hocalı mitingi biraz bunun hazırlığı gibiydi. Ancak sonuçları Hükümet açısından bile tatsız oldu. Bu gelişmenin ardından AKP de biraz vites düşürdü.
Bu durumda bilhassa Türkiyeli Ermeniler yine dertlerini anlatmak, seslerini duyurmak gibi bir “yük”ün altında buluyorlar kendilerini. Belli olmaz elbette, bakarsınız yine 24 Nisan gecesi, öncesi ya da sonrası, bazı televizyon kanallarında tartışma programları düzenlenir. Birkaç Türkiyeli Ermeni çağrılır, karşılarına da devletçi ve milliyetçi “bilim insanları” oturtulur. Böylece objektif bir program yaptıklarını düşünürler. Ermenilere bir imkan açtıklarını düşünürler. Ermeniler de ellerinden geldiği kadar olup biteni anlatmaya çalışırlar. Bugüne kadar hep böyle oldu.

Fakat düşünürseniz, bu aslında korkunç bir durumdur. Bu topraklardan kazınmış, sürülmüş, öldürülmüş, mallarına el konmuş, ülkenin asli bileşenlerinden biri olan bir halkın tek tük kalmış torunları hala ne olup bittiğini kibarca anlatmaya çalışıyorlar. Bu yetmezmiş gibi karşılarına devletin yıllar boyunca oluşturduğu resmi görüşü savunan birileri mutlaka oturtuluyor. Olup bitenleri bilebildikleri kadarıyla anlatmanın da ötesinde bir de onları –her ne kadar mümkün görünmese de- ikna etmeleri gerekiyor. Ve elbette ki bu da yetmezmiş gibi tüm bu tartışmanın sonucunda zararlı bir insan olarak yaftalanmayı göze almaları gerekiyor. Çünkü bu resmi görüşün temsilcileri, takdir edersiniz ki pek de sakin davranmıyorlar. Çoğunluk adına konuşmanın, muktedir adına konuşmanın, fail adına konuşmanın gücüyle davranıyorlar. “Soykırım yapsaydık sağ kalmazdınız” bile diyebiliyorlar bazen. Sözlerinde hep bir “ikaz edici” ton oluyor. O tonun ne manaya geldiğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Özetle konuya hakkaniyetli biçimde yaklaşan birkaç –evet, birkaç- bilim insanı, tarihçi ve yazar dışında Ermeniler bu topraklarda yaşananları hep kendileri anlatmak, saldırılara göğüs germek, yaftalanmayı göze almak durumunda bırakıldılar. Konu ne zaman açılsa karşılarına resmi görüşün kudretli isimleri oturtuldu. Düşünürseniz, faşizmin her konunun olduğu gibi bu konunun da doğal bir tarafı olmayı başarabildiği bir ülkedeyiz, aslında. Kabul etmek gerekir ki, resmi görüşün başarısıdır bu. Sağından soluna hatta kimi sosyalistlerine kadar toplumun önemli bir bölümünü “Savaş koşullarında olmuş bir şeyler, büyütmeyelim” teorisine inandırmış, bu teoriye gelecek bir itiraz karşısında ise “Asıl biz katledildik, dua edin de şurada yaşamanıza izin veriyoruz” pişkinliğine sıçramakta beis görmemiştir.

Fakat belki de burada bir düzeltme yapmak gerekir. Resmi görüş aslına bakılırsa bu teoriler için toplumu ikna etmekte pek de zorlanmamış, sağıyla, merkez soluyla toplumun zaten bu teoriyi benimsemek için gayet hevesli olduğunu görmüştür. Ve işin ilginç tarafı toplumun önemli bir kesimin aslında neler olduğunu bilmesine, babalarından dedelerinden öğrenmesine rağmen. Toplumun önemli bir kesiminin –bir ya da iki önceki kuşaktan bahsediyoruz elbette- ailelerinde “aslında Ermeniymiş” dedikleri bir anneanneleri, babaanneleri, dedeleri olduğunu bilmelerine rağmen. Bu bilgi, toplumun bir kesimini olup bitenler hakkında bir bilançoya, yüzleşmeye, gerçeğin kabulüne ve ilan edilmesine götürmüşken, bir bölümünü de –çoğunluğunu diyelim- öylesine bir malumatmış gibi davranmaktan alıkoyamadı. Özetle herkesin ne olduğunu bildiği, resmi görüş “olmamıştır” diye tavır aldığı için, toplumun büyük bir bölümünün de işin kolayına kaçtığı bir tablodan bahsediyoruz.

Bu tavır bir toplumu doğrusunu isterseniz ruhsal düzeyde “zorlayan” bir tavırdır. Bu tavırda ısrar edildikçe mesele çok katmanlı bir hal alır, çözülmesi zorlaşır. Çünkü yıllar geçtikçe bu inkar, bu “olmamıştır” tavrı, bireyi zorlayan bir tavır haline gelir. Ve şunu da gayet iyi biliyoruz ki bir aşamadan sonra bu “yarılma” ile başedemeyen birey, o resmi tutumu bir gerçeklik gibi kabul etmeye başlar, ona gerçekten kendini inandırır. O halde daha fazla yaşanmaz çünkü. Başlar ama aslına bakılırsa mesele bitmemiştir. Bu sefer de o gerçekliğe kendini ikna etmek için daha gür sesle konuşmaya başlar, eski gerçeğe kulaklarını artık iyice kapatır. Kendine yeni bir gerçeklik kurmuştur.

Özetle yıllar geçtikçe meselenin çözümü zorlaşır. Tam da bu yüzden “Çoğunluğün” ve onun temsilcilerinin bu meseleyle artık yüzleşmelerinde, resmi görüş marazi bir “gerçeklik” halini almadan olup bitenleri kendilerine itiraf etmelerinde fayda var. Ermenileri daha fazla anlatmak, kendilerini savunmak zorunda bırakmadan. Bu nasıl olacak dendiğini duyar gibiyim.

Oluyor. Pekala oluyor. Asli kimlik kartı “pragmatizm” olan AKP, Kürt Sorunu’nu çözmenin daha faydalı bir iş olduğunu anladığından beri, hayal bile edilemeyen şeyler oluyor. Bir yıl önce MHP ile aynı frekansta konuşan Başbakan, şimdi Bahçeli ile Kürt Sorunu bahsinde büyük bir cepheleşme yaşıyor. Bu nasıl olabiliyor diye düşünmüyoruz, mevcut duruma odaklanmış haldeyiz, ama bunun üzerine düşünmemiz lazım.

Bu olabiliyor çünkü AKP’nin bir yıl önceki tavrı “resmi” tavrıydı. Şimdi “resmi” tavrı bırakmanın daha mantıklı olduğunu gördü. Resmi görüş dediğimiz işte budur. Toplumu, olmadığı bir yere sürüklemek, olmadığı bir hale büründürmek için kullanılır. Sonra bir aşama gelir. O “resmi” görüşle daha fazla yaşanamayacağı anlaşılır. Hayatı reddeden bir görüştür çünkü o. Gücünü önce otoritenin, sonra da toplumun bireysel düzeyde “inkar”ından alır. Otorite ve toplum inkar etmeyi bıraktığında, nasıl da sahte olduğu ayan beyan ortaya çıkar.(Yerine elbette ki bazen yeni bir resmi görüş konabilir, ama o, başka bir yazının konusu)

Meselemiz şu: AKP bu meselede inkardan vazgeçmenin bir “fayda”sı olduğuna inanacak mı? Bu açıdan bakarsak zor. Kaldı ki öyle olsa bile bu, istenen bir şey mi? Yani inkarı bırakmanın ancak şu şartlarda, bir “yüzleşme” olmadan yapılabilmesinde “sırıtan”, “rahatsız eden” bir yön olmayacak mı? Evet elbette ki olacak. Ama daha oraya bile gelmemize çok var.