Kalkınma, güvenlik, fıtrat, medeniyet

Yetvart DANZİKYAN
Agos

Gündemdeki haberleri alt alta yazıp “İşte buyrun, memleket” demeyi pek sevmem ama, gri, kasvetli bir kasım sabahında gazeteleri, televizyonları, siteleri açtığımda karşımda sıralanan gündem maddeleri memleket ahvaline ilişkin çok şey söyleyince, şöyle kısa bir gezinti yapmak gerekli olabilir gibi geldi.

Hangi sırayla gidelim bilemedim ama galiba şu ÇED meselesiyle başlamakta fayda var. Salı sabahı Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmeliğe göre, “alışveriş merkezleri, golf tesisleri, toplu konut projeleri, 100 km ve altı demiryolu projeleri, beyaz eşya boyama tesisleri, tuz çıkartılması, orman alanlarının dönüştürülmesi projeleri” ÇED kapsamından çıkarıldı. Peki, ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) nedir? Kabaca, herhangi bir projenin çevreye ne çapta zarar vereceğini ortaya koyan, bilimsel bir rapordur ve proje aşamasında bu raporun dikkate alınması hukuki bir zorunluluktur. Bu tür projelerin ÇED kapsamından çıkarılması da, böyle projelerde rapor aranmaz, işe başlanır manasına geliyor.

Şimdi, bu gözle yukarıda saydığım listeyi bir kez daha gözden geçirin lütfen. Ne tür bir yıkımla karşı karşıya kalacağımızı öngörmek zor değil. Şurası herhalde artık tartışma götürür bir konu olmaktan çıktı: AKP’nin ekonomi politikası büyük bir çevre talanına dayanıyor. Öyle anlaşılıyor ki, hem dünyaya, doğaya bakış açıları, hem de ellerindeki tek kalkınma modeli, onları böyle bir gözü karalığa sevk ediyor. Bunlara itiraz edenlerin ‘ezeli düşman’ olarak gördükleri kamptan çıkmasını ise muhtemelen bir getiri olarak görüyorlar, çünkü bu eleştirilerle kendi cephelerinin daha ‘kavi’ hale geleceğini düşünüyorlar. Zaten mesele büyük oranda burada düğümleniyor. AKP ideologlarının ‘devrimin itici gücü’ olarak gördükleri muhafazakâr taban, maalesef doğaya ve dünyaya bakışta 1950’lerin, 60’ların vahşi ‘Batı’ modernizminden farklı bir yerde değil neredeyse. Fark şurada ki, kapitalist bir kalkınma modeline dayanan Batı modernizminde esas doğrultu, doğaya verilen büyük tahribatla at başı giden ‘icat / teknolojik buluş’tu. Batı böylece büyük bir tahribat üzerine kurduğu sanayileşmeyi gerçekleştirdi. Bu modelin çiğ bir kopyası olan Türkiye’de ise henüz elimizde sadece talan ve derin bir yoksullaşma var.

Diğer maddeye gelelim. ‘Güvenlik Paketi’ olarak bilinen kanun tasarısı haftabaşında TBMM’ye geldi. Haftalardır tartışılan paket polise hayli geniş bir yetki veriyor. “Daha ne kadar geniş olacak?” sorusunu duyar gibiyim ama bilindiği gibi, böyle otoriter yönetimler her krizi, egemenlik alanlarını genişletmek için bir fırsat olarak görür. AKP de 6-8 Ekim türbülansından bu yönde faydalanmaya karar vermiş durumda. Okuduğumuz haberlere göre, pakette şunlar var: Polise makul şüpheyle ev ve üst arama yetkisi geliyor; toplantı ve gösterinin ‘yasadışı’ hale gelmesi durumunda güvenlik amiri 48 saate kadar gözaltı süresi verebiliyor, toplu işlenen suçlarda hâkim karşısına çıkmak dört günü bulabiliyor; emniyet yetkilileri, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde hâkim kararı olmadan, 48 saat dinlemeye yapabiliyor (mevcut yasada bu sınır 24 saatmiş); yine polise, ‘molotof kokteyli’ni silah olarak görme yetkisi geliyor; ‘terör örgütü propagandasına dönüşen gösteriler’de yüzlerini kapayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapisle yargılanabiliyor.

Paketin önemli maddeleri, kabaca böyle. Belli ki, zaten bir polis devleti olmamız, hükümetin içine sinmemiş, polisin yetkilerini daha ne kadar artırabiliriz diye kafa yormuşlar ve ortaya bu çıkmış. Tasarı bu haliyle yasalaşırsa bu maddelerin asli olarak tüm toplumun üzerine çökeceğini öngörmek zor değil. Devletlerin en sevdiği şey, ‘terör’ perdesi ardında bir güvenlik rejimi kurmak ve bunu sorgulanamaz hale getirmektir.

Tam da bunu demişken; Ali İsmail Korkmaz’ın polis ve sivil esnafça dövülerek öldürülmesi davasının görüldüğü saatlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söylediği sözlere bakalım mı?
“Bizde esnaf ve sanatkâr demek, ticaret yapan, alan-satan, sırf ekonomik faaliyette bulunan insan demek değildir. Bizim medeniyetimizde, milli ve medeniyet ruhumuzda esnaf ve sanatkâr gerektiğinde askerdir, alperendir, gerektiğinde vatanını savunan şehittir, gazidir, kahramandır. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir.”
En basit haliyle, bu sözler, toplumu linç rejiminin askerleri haline getiren, öyle gören bir zihniyetin ürünü. Ve gayet açık ki AKP’nin ta Gezi zamanından beri seçmenlerinden bir parti ordusu yaratmaya çalışan, AKP muhaliflerini, hele ki sokağa çıkıyorsa, rejim düşmanı olarak kodlayan stratejisinin ürünü. Bu faşizan bir eğilimdir dendiğinde, AKP’nin medeniyet-tarih mevziinden konuşması da ayrı bir garabet. Bu medeniyet, bu tarih, mebzul miktarda faşizan tonlar taşıyorsa, biz ne yapalım?

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Kadın ve Adalet Zirvesi’ndeki sözlerine bakalım. Çünkü bu laflar da o medeniyet tarih zaviyesinden bakışın bir ürünü ve tam da bu bahsettiğim tonu içeriyor:

“Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir. Tabiatları bünyeleri fıtratları farklıdır. İş hayatında hamile bir kadını erkekle aynı şartlara tabii tutamazsınız. Çocuğunu emzirmek zorunda olan bir anneyi, bir erkek ile eşit konuma getiremezsiniz. Kadınları erkeklerin yaptığı her işi yaptıramazsınız, komünist rejimlerde olduğu gibi.”
Fıtrat dediği, yaradılış. Erdoğan elbette burada basit bir anatomik bilgiden bahsetmiyor. Derdi, son cümlede gizli: “Komünist rejimlerdeki gibi…” Burada da çok açık ki, kadına biçilen görev çocuk yetiştirmek. Kamusal hayata ne kadar katılacağını, hangi işlerde çalışacağını ‘erkek’ belirleyecek. Ve elbette, o ‘annelik’ makamının da erişilemez, ulaşılamaz, kutsal olması gerekiyor. Durum çok açık: Kadın olduğu yerde duruyor ve kendisine erkekler tarafından bir rol, görev biçiliyor. Daha doğrusu, erkek bir ‘şef’ biçiyor o görevi. Dolayısıyla meselemiz fıtri değil, gayet siyasi.