Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Kaybedilmeler için mücadele beş yüzüncü haftasında

[ A+ ] /[ A- ]

CUMARTESI ANNELERINE DESTEK YURUYUSU

Uygar GÜLTEKİN

Her gün binlercemizin geçtiği bir caddede, her cumartesi ellerinde çocuklarının fotoğraflarıyla oturdular. Bu Cumartesi, 500. kez bir sabah evden uğurladıkları ve bir daha eve geri dönmeyen çocuklarının akıbetini soracaklar. Cumartesi Anneleri/İnsanları, Türkiye tarihinin en uzun soluklu sivil itaatsizlik eylemlerinden birini yarattı. Kar kış, yağmur çamur demeden, sık sık polis şiddetiyle karşı karşıya kalarak evlatlarını aramaya devam ettiler. Şiddet olayları arttığı için ara verdikleri 10 yıl boyunca da Galatasaray Meydanı hep onlarla anıldı. Bu süre içinde, evlatlarının mezarını dahi bulamadan can veren anneler, babalar oldu. Evlatlarını arayan anne babalardan sonra, dedelerini arayan torunlar da Galatasaray Meydanı’nda buluşur oldu. Yüreklerinde en ağır acıları yaşayanlar, kuşaklar geçmesine rağmen, bir arada…

27 Mayıs 1995’te, Cumartesi günü saat 12’de Galatasaray Lisesi’nin önünde başlayan eylem, her Cumartesi bir araya gelerek kayıplarının yasını tutarak hesabını sordukları bir geleneği yarattı. Kaybedenlerin suratlarına, bizlerin vicdanlarına seslendiler. Her Cumartesi, bizler de, kaybedenler de onların orada olduğunu biliyorduk. Ellerinde fotoğraflar ve karanfillerle…
Her hafta bir kayıp hikâyesini haykırdılar meydanda. Evden çıktıktan sonra hangi polis arabası tarafından gözaltına alınmış, hangi karakola götürülmüş, aileler adliyelerden nasıl kovulmuş, bir bir usanmadan anlatıyorlar. Kimdi karakolun komiseri, kimdi komutanı, kimdi emniyet müdürü, kimdi alayın komutanı tek tek, isim isim haykırarak, Galatasaray’dan herkese duyuruyorlar.
‘Farklı bir şey yapmak gerektiğini biliyorduk’

“Kürt illerinde faili meçhuller yaşanıyordu. Çok fazla haberimiz olmuyordu. İnsan hakları mücadelesi veren çok az insandık. Gözaltında işkence yapılmasın, yargısız infazlar olmasın diye mücadele ediyorduk. Gözaltında kaybedilmenin ne olduğunu tam da bilmiyorduk. Önce metropollerde kaybedilmeler başladı. Hasan Ocak, Rıdvan Karakoç ve Ayşenur Şimşek kaybedildi. Biz o zaman gözaltında kaybedilmenin ne olduğunu anladık. Hasan Ocak’ın kaybedilmesi ve ardından yaşananlara bakarak, farklı bir şeyler yapmamız gerektiğini anladık” diye anlatıyor Nimet Tanrıkulu.

‘Hasan Ocak dönüm noktası oldu’

İnsan hakları savunucusu Tanrıkulu, Cumartesi Anneleri’ne giden süreçte, Hasan Ocak’ın bulunması için yürütülen mücadelenin önemine dikkat çekiyor: “Gazi Katliamı’nın ardından Hasan Ocak İstanbul’da gözaltına alındı. Gözaltına aldıklarını kabul etmediler. Kısa bir süre sonra da infaz edilmişti. 50 günden fazla bir süre Hasan Ocak’ı aradık. Adli Tıp’a gidip cesetlere baktık. Bize sürekli yok diyorlardı. Bir yandan eylemler de yapıyorduk. Beykoz Kimsesizler Mezarlığı’nda bulundu cesedi. Ve biliyoruz ki, Hasan Ocak’ın mezarı açılırken katilleri de mezarın başındaydı.”

‘Sessizliğimizle ses çıkartmalıydık’

Hasan Ocak’ın cansız bedenin bulunmasının ardından, savcılar dosyayı kapatsa da devletin failliği tescillenmiş oldu. Yakınları kaybedilenler, artık seslerini nasıl yükselteceklerini konuşmaya başlamışlardı. İnsan hakları mücadelesi yürütenler için önemli ilham kaynağı, Arjantin’de darbe döneminde kaybedilen çocuklarını arayan Plaza de Mayo Anneleri olduğunu söyleyen Tanrıkulu, “Sessizliğimizle ses çıkartmaya karar verdik” diyor.

Tanrıkulu, ilk eylemin ardından olumlu tepkilerin geldiğini ve böylelikle devam kararı aldıklarını söylüyor: “Bu kadar uzun soluklu bir mücadele olacağını o zaman bilemezdik. Fotoğraflar çoğalmaya başladı. Kayıp yakınları kalkıp geldiler. Köyünü yurdunu bırakıp İstanbul’a gelenler oldu. Birlikte mücadele etmek, birlikte aramak için. Bölgede yaşayan insanlar da kayıplarını aramaya başladılar. Düşünün, bir aileden 11 kişi kaybolmuş… Gencecik insanlar… O insanların yakınları, köylerini bırakıp Cumartesi Anneleri’yle oturmak için İstanbul’a geldiler. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın çoğalması ve kamuoyunun dikkatini çekmesi, bir süre sonra polisin yoğun şiddet göstermesine neden oldu. O şiddete rağmen, kayıp yakınları bırakmadı o alanı. Kayıp yakınlarının, Galatasaray’da diğer yakınlarını kaybedenlerle buluştuğu anlar, anlatılamaz…”
‘Boşluğa düştüğümüz zamanlar oldu’

Maside Ocak

Maside Ocak, 19 yaşındayken, abisi Hasan Ocak’ı gözaltında kaybetmişti. Abisinin Kimsesizler Mezarlığı’nda bulunmasının ardından başlamıştı Cumartesi Anneleri oturmalarına. 20 yıldır her Cumartesi günü, Galatasaray’a geliyor. Gözaltında kayıpların artık yaşanmamasını, bu kararlı mücadeleye bağlıyor. Ocak, bu mücadele içinde umutsuzluğa kapıldıkları zamanları şu sözlerle anlatıyor: “Çok boşluğa düştüğümüz zamanlar oldu. Özellikle Musa Çitil davasında kendimi öyle hissetim. Musa Çitil, 13 insanın işkence görerek kaybedilmesinden sorumlu. Dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin’e gittik, görüştük. Dosya sunduk. Görüşmeden iki hafta sonra davayı Mardin’den Çorum’a taşıdılar. Çitil, müebbetle yargılanırken Ankara’da İl Jandarma Komutanı oldu. Müebbetle yargılansa da tutuklanmıyordu. Ve beraat etti. Bu, insanın üzerinde dehşet bir öfke bırakıyor. Biz burada otururken, insanlar kaybedilmeye devam ediyordu. Yanı başımızdaki insanları kaybettiler. Aynı zulmü, aynı acıları bir kez daha yaşıyorsunuz. Kendi kaybınızı yaşamak daha hafif geliyor artık. Bana Fehmi Tosun’un, Rıdvan Karakoç’un, Kenan Bilgin’in hikâyeleri okunduğunda çok ağır geliyor. O alana sığamadığımı hissediyorum.”

Ya 502. hafta?

Ocak, ilk zamanlarda kayıp yakınlarının çok yalnız bırakıldığını, polis şiddetinin başlamasından sonra kalabalıkların artmaya başladığını söylüyor. Ocak, 500. haftanın da çok kalabalık geçeceğine inanıyor ama sonrası için de aynı duyarlılığı bekliyor: “500. haftada buraya geleceklerin bilmesi gereken bir şey var. Fotoğraflarını tuttuğumuz insanlar, bizi sevdiği için kaybedilmediler. Bu ülkede adalet mücadelesi verdiler. Öğrenciydiler, işsizdiler. Bu hafta çok kalabalık olacak, ama 502. haftada bizim sayımız yine azalacak… Bu daha büyük bir yara bırakıyor insanda. İki hafta önce buradaydılar, ama şimdi yoklar. Sadece büyük kampanyalar olduğu zaman değil, her gün bizim fotoğraflarımıza kardeş olmalarını istiyoruz…”

İlk gün: 27 Mayıs 1995

Maside Ocak, 19 yaşındayken abisi Hasan Ocak’ı gözaltında kaybetmişti. Abisinin Kimsesizler Mezarlığı’nda kaybolmasının ardından Cumartesi Anneleri’yle meydanda toplanmaya başladı. Maside Ocak, ilk günü şöyle anlatıyor:

“O dönemde beş altı aileydik. İnsan Hakları Derneği’nde toplantılar yapıyorduk. Bir toplantıda karar verdik. Hak savunucusu kadınların önerisiydi bu eylem. Nadire Mater, Nimet Tanrıkulu, Filiz Karakuş, Filiz Koçali’nin aralarında bulunduğu kadınlar vardı. Evden annem babam çıktık, gittik. Öyle sıradan bir eyleme gidiyor gibiydik. Bu noktalara geleceğini hiç kimse tahmin etmemişti. Dördüncü, beşinci oturmadan sonra devam etmeye karar verdik.”

Tanrıkulu, ilk oturmada herkesin çok şaşkın olduğunu anlatıyor: “Oturma eylemi, basın açıklaması yapıyorduk ama böyle bir tarz yeniydi. Çok tartıştık, sonunda sessiz oturmaya karar verdik. Gözaltına alınır mıyız diye düşünmedik. Zaten sürekli gözaltına alınıyorduk. Sesimizi duyurur muyuz diye kaygılıydık daha çok. Nasıl oturacağız, ne yapacağız, dağınık mı gidelim diye tartışmıştık. İlk oturduğumuzda biz de şaşkındık. Elimizde Hasan Ocak’ın fotoğrafı. Polis geldi, ne yapıyorsunuz dedi. Oturuyoruz dedik. Öyle oturduk sessizce. Çok basın yoktu o gün. Çok kalabalık da değildik. En fazla 40 kişiydik. Karmaşık duygular… Kaybedilmiş insanların yakınları vardı. Binlerce insanın kaybedildiği bir ülkede, oturma eylemi ne kadar ses çıkartabilir, bunu düşünüyorduk hep. İlk oturma ânı gerçekten çok önemliydi.”

Ara spot: “500. haftada buraya geleceklerin bilmesi gereken bir şey var. Bu hafta çok kalabalık olacak, ama 502. haftada bizim sayımız yine azalacak. Bu daha büyük bir yara bırakıyor insanda. Sadece büyük kampanyalar olduğu zaman değil, her gün bizim fotoğraflarımıza kardeş olmalarını istiyoruz.”