KCK Davası AB’nin Kürt sorununa bakışında milat oldu

nm_dilek_kurban__1858

Fatih Gökhan DİLER
Agos

Ankara ve Kürt siyasi hareketi arasındaki çözüme yönelik müzakere süreci farklı boyutlarıyla devam ediyor. Peki, son 20 yılda alınan bu yolda Avrupa Birliği ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin katkısı nedir? Bilim ve Politika Vakfı’nda yaptığı çalışmada bu sorunun cevabını bulmaya çalışan Siyaset Bilimci Dilek Kurban’la AB ve AİHM’nin Türkiye’nin Kürt politikasına etkilerini konuştuk.

AB’nin, doğrudan veya dolaylı olarak, 2012’den günümüze devam eden çözüm sürecine etkileri nelerdir? Aşırı siyasi ve figürler üzerinde ilerleyen bir süreç, AB hangi araçlarla bu sürece etki edebiliyor veya etmeye çalışıyor?

AB, üye veya aday ülkelerde süren iç savaşların, etnik çatışmaların ve benzeri siyasi anlaşmazlıkların çözümünü, yetki alanı içerisinde addetmiyor. Bu konular, AB hukukunun ve genişleme politikalarının dışında olan, üye ülkelerin inisiyatiflerinde olduğu kabul edilen ‘iç meseleler.’

Bu doğrultuda AB, Türkiye Hükümeti’yle Öcalan arasında süregiden görüşmeleri ve çözüm arayışlarını desteklemekle birlikte, bütünüyle Türkiye’nin iç meselesi olarak kabul ediyor. AB yetkilileri, iki taraf arasındaki bu süreçte arabuluculuk veya benzeri bir rol üstlenmelerinin, Türkiye Hükümeti tarafından davet edilmedikleri sürece mümkün olmayacağını oldukça net bir biçimde ifade ediyor. Öte yandan, ileride gerçekleşecek olası bir toplumsal mutabakatı ‘Katılım Öncesi Yardım Aracı’ (IPA) fonlarıyla maddi olarak destekleyeceğini şimdiden beyan ediyor.

AB-Türkiye ilişkilerinde gelinen nokta ortada, sizce AB, Kürt sorununda etkin olmak konusunda ne kadar hevesli?
Pek değil. AB, önce doğuya doğru gerçekleştirdiği büyük genişlemenin, ardından da Avro krizinin yol açtığı iç meseleleriyle fazlasıyla meşgul durumda. AB’nin aday ülkelerdeki siyasi gelişmelere ayıracak kaynakları, ilgisi ve vakti oldukça azalmış durumda. Ayrıca, Türkiye’yle müzakere sürecinin pratik olarak durmuş olması nedeniyle AB’nin Türkiye Hükümeti üzerinde eskisi kadar etki gücü bulunmadığı da söylenebilir. Son olarak, Kürt siyasi hareketi, son yıllardaki siyasi kazanımları ve PKK’nın askeri kazanımları sayesinde, çözümün çıtasını oldukça yükseltmiş durumda. Bugün, Kürt hareketinin talep ettiği anadilde eğitim ve özerklik gibi kolektif hak talepleri, AB müktesebatının yanıt verebileceği meseleler değil. Bu konularda AB üyelerinin uzlaştığı ortak normlar ve standartlar bulunmuyor.

AİHM bir dönem Kürtlerin etnik ayrımcılığa uğradıkları yönündeki iddialarını sistematik olarak reddetti. Benzer bağlamda, çözüme olumsuz katkı olarak değerlendirilebilecek örnekler var mıdır?

Mahkeme, 1990’lardan itibaren verdiği kararlarda, Türkiye’nin Kürt başvurucuların temel haklarını ihlal ettiğine karar vermekle birlikte, bu ihlallerin Kürtlere yönelik ayrımcı ve idari bir pratiğin parçası olduğu iddialarına yanıt vermemiştir. Bu, söz konusu kararların en tartışmalı yönüdür. Mahkemenin son yıllarda verdiği, yüzde 10 seçim barajının ve Kürt alfabesinde bulunan x, y ve w harflerinin resmi belgelerde kullanılması yasağının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olmadığı yönündeki yeni kararları da oldukça sorunludur. Keza, çok dilli belediyecilik kararı aldıkları için İçişleri Bakanlığı tarafından feshedilen Diyarbakır Sur Belediye Meclisi ile yine bakanlık tarafından görevden alınan Sur eski belediye başkanı Abdullah Demirbaş’ın başvurularına ilişkin verdiği kabul edilmezlik kararı da aynı şekilde.

Kürt siyasi hareketi AB’den ve AB sürecinden nasıl etkilendi?

Bu etkilenme, zaman içerisinde oldukça farklılaştı. Türkiye devletinin ağır hak ihlalleri işlediği, uluslararası kamuoyu ile hiç bir şekilde işbirliği yapmadığı, Kürt meselesinin varlığını dahi reddettiği 1990’larda, AB süreci Kürt hareketine yeni hareket alanları ve mobilizasyon araçları sunarak hareketin Türkiye devleti nezdinde güçlenmesine ve uluslararası alanda meşruiyet kazanmasına katkıda bulundu. AB, Kürtlerin bireysel hak taleplerini tanıması için Türkiye devletine yoğun baskıda bulundu. 2000’lere gelindiğinde ise tablo çok farklılaşmıştı. AKP hükümetinin iktidarda olduğu ‘yeni’ Türkiye, demokratikleşme yönünde adımlar atıyor, Kürt meselesini inkâr etmiyor ve hatta çözüm arıyor, başta AB olmak üzere uluslararası kurumlarla örnek bir işbirliği sergiliyordu. AB nezdinde Kürt meselesi 1990’lardaki kadar yakıcı, acil ve çözümsüz değildi.

Ayrıca, 11 Eylül saldırıları sonrasında AB ve üye ülkeleri terörle mücadeleyi temel bir politika olarak belirlediler ve 2002 yılında PKK’yı AB’nin terör eylemleri gerçekleştiren örgütler listesine dâhil ettiler. Bu karar sadece Avrupa’daki Kürtleri ve Kürt kurumlarını değil, Türkiye’deki Kürt siyasi hareketini de etkiledi. AB’nin terörle mücadele konusundaki bu yüksek hassasiyetiyle Erdoğan hükümetine verdiği siyasi desteğin bir sonucu, AB ve üye ülkelerinin KCK davalarına mesafe alması oldu. 1990’larda yargılanan ve hapis cezasına çarptırılan DEP milletvekillerinin davasını son derece yakından takip eden AB kurumları, aynı hassasiyeti DTP/BDP milletvekilleri ve seçilmiş belediye başkanları ve meclis üyeleri için göstermekten imtina etti.

Araştırmam sırasında görüştüğüm bir AB yetkilisi bu konuda açıklamada bulunmuştu. Kendisi, Türkiye Hükümeti’nin, KCK tutuklamalarını, “Büyük bir terörle mücadele operasyonu olarak pazarladığını”, 11 Eylül sonrasında bu konuda fazlasıyla hassas olan AB’nin de bu iddiaya inandığını, davanın yerel yönetimlere ve demokrasiye ne derece büyük bir tehdit oluşturduğunu ancak birkaç sene sonra fark ettiklerini söyledi. DEP davası Kürt hareketinin AB kurumlarıyla ilişkisinde ne derece milatsa, KCK davası da ters yönde benzer bir milattır.

‘Suriye’deki gelişmeler Batı kamuoyunun PKK’ya bakışını değiştirdi’

AB ve AİHM’nin Türkiye’nin Kürt politikasına etkisi konusunda bir tür gelecek projeksiyonu yapabilir misiniz?

AB ve AİHM, Kürt sivillerin maruz bırakıldığı büyük trajedilerin uluslararası alanda duyulmasında, devletin Kürt politikalarının ifşa edilmesinde ve Kürt insan hakları hareketinin sesini dünyaya duyurmasında son derece önemli bir rol oynadı. Ancak, Avrupa, Türkiye ve Kürt hareketi arasındaki dinamikler 1990’lardan bu yana çok değişti. Kürtlerin, işkenceye uğramamak, köyünde yaşayabilmek, dilini konuşabilmek gibi 30 sene önceki talepleri, Avrupa insan hakları hukukunun yanıt vermekte zorlanmadığı temel insan hakları talepleriydi. Oysa bugün Kürtlerin talepleri, uluslararası insan hakları hukukunun sınırlarını aşan siyasi talepler ve bu taleplerin temel muhatabı da uluslararası kamuoyundan ziyade Türkiye kamuoyu. Öte yandan, Suriye’deki gelişmeler, Batı kamuoyunun Kürt siyasi hareketine ve hatta PKK’ya ilişkin algı ve bakışını değiştirmeye başladı. Bu ise, Kürt meselesinin ulusaşırı boyutunun daha da öne çıkmasına ve uluslararası kamuoyunun Kürt siyasi hareketinin mücadelesinin muhatabı olmasının devam etmesine yol açıyor.