Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

‘Kürt Baharı’ndan İç Savaşa Mı?

[ A+ ] /[ A- ]

Foti BENLİSOY
Sdyeniyol.org

Kürt hareketini bir siyasi-kırıma maruz bırakarak paralize etme emeli, Newroz’da sokağa çıkan yüz binlere çarptı. AKP’nin Kürt sorununu en iyi ihtimalle bir bireysel haklar meselesine (‘Kürt sorunu değil Kürtlerin sorunları vardır’) indirgeyip Kürt halkını siyasal, entelektüel ve moral liderlikten mahrum bırakarak hareketsiz kılma stratejisi, Newroz’la birlikte ciddi bir yara aldı. Hükümet muhtemelen binlerce Kürdün içeriye tıkılmasının Kürt hareketinin sokağı seferber etme kapasitesini ciddi bir biçimde akamete uğratmış olduğu hesabını yapıyordu. Ancak bu tahminle de yetinecek değildi elbet. AKP hükümeti, ‘terör örgütünün Nevruz’u kana bulamaya’ dönük bir ‘karanlık’ bir planı olduğu savıyla bir de Newroz kutlamalarını fiilen yasakladı ve baskı aygıtını seferber etti. Böylece, zaten geçmiş yıllara oranla sönük geçeceğini düşündüğü kutlamalara bir darbe daha vurmuş olduğunu hesap ediyordu muhtemelen. Hükümetin kalabalık olmayan, cılız, sessiz sedasız geçecek Newroz kutlamaları ihtimaline oynadığı aşikâr. Hal böyle olsaydı Kürt hareketinin Kürtleri temsil etmediği ve giderek marjinalleştiği iddiası cümle aleme ispat edilmiş olacak, böylece de Kürt meselesinde iyiden iyiye bir ‘zafer’ elde edildiği havasına girilecekti.

Aslında AKP hükümetinin bu husustaki özgüveni son aylarda büyük ölçüde artmıştı. Kürt hareketine darbe üstüne darbe vurulmuş, güvenlikçi terminolojiyle hareketin ‘operasyonel gücü’ zaafa uğratılmıştı. Bir yandan Kürt sorununu ancak kendisinin çözeceğini iddia eden ancak öte yandan Kürt hareketine karşı kapsamlı bir siyasi-polisiye harekâtı yürüten çizginin nihayet meyve verdiği düşünülüyordu. Kürt meselesini Kürtler olmadan ve Kürtlere rağmen ‘çözme’ yolunda işler tıkırında gibiydi.

Hükümet bir yandan siyasi-kırımla Kürt siyasal sosyalleşmesini boğuyor, diğer yandan da Kürt meselesini demokrasi çerçevesinde ‘çözme’ yolunda olduğunu iddia edebiliyordu: Ergenekon’un ‘ulusalcı’ ceberrut devleti çözüldüğüne göre, ‘ileri demokrasi’ yolunda Kürtlerin artık şikâyet edecek fazla bir şeyi olamazdı. Kürtlere her türlü zulmü yaşatan ‘ceberut devlet’ tarihin çöplüğüne gönderildiğine göre Kürt hareketinin bu kerameti kendinden menkul demokrasi ortamının hakkını vererek uysallaşması, ‘haddini bilmesi’ gerekiyordu. Geriye sadece, uysallaşmaya bir türlü razı gelmeyen fanatik ve otoriter ‘Kürt ulusalcılarını’ halletmek kalıyordu ki herhalde bu yolda da büyük mesafe katedildiği düşünülüyordu. Netice itibariyle Kürtler, Kürt ulusal hareketinin ‘totalitarizminden’ ne pahasına olsun ‘kurtarılmalıydı’. ‘Şiddetten güç devşirmeyi alışkanlık edinmiş Kürt siyasetinin’ ancak baskı ve sindirmeyle sokağa dökebildiği Kürtler, devlet tarafından doğru yola sevk edilmeli, ‘terör örgütünün’ ağından çekip çıkarılmalı, ‘totalitarizmin’ insafına bırakılmamalıydı. Kürt hareketinin nasıl da şiddetperver, otoriter ve hatta faşizan olduğu, ‘bağımsız’ ve ‘put kırıcı’ Kürt ve Türk aydınlarca ahalinin kafasına bolca kakılmaktaydı zaten. Buna bir de Kürt hareketini ‘derin devletin’ kurduğu da dahil olmak üzere binbir tezvirat eklersek olur biter diye düşünmüş olmalı devletlûlarımız. Bu kapsamlı adli-siyasi-propagandif, gayrimeşrulaştırıcı ve kriminalize edici kampanya karşısında Kürt muhalefetinin gardının düşmüş, inisiyatifi yitirmiş olduğu düşünülüyor olmalıydı. Sönük geçecek Newroz etkinlikleri ve devlet erkânının tam teşekküllü katılacağı resmi Nevruz etkinlikleri, mevcut psikolojik üstünlüğü pekiştirmiş olacaktı. Yeni ‘açılım’ Kürtler olmadan kutlanan ‘Nevruz’la başlayacaktı belki de…

18 Mart’ın hemen ertesinde dahi Mümtazer Türköne bu özgüvenin, daha doğrusu daha o gün ne kadar kof olduğu anlaşılmış olması gereken böbürlenmenin bir örneği olarak şöyle yazabiliyordu mesela: “PKK-BDP cephesi, silahlı mücadeleyi ve ona bağlı olarak kullandığı siyasî taktikleri askerî vesayet düzeneği üzerine inşa etmişti. Bu düzenek çöktü; ama PKK’nın uyguladığı stratejide kayda değer bir değişiklik olmadı. PKK, AK Parti Hükümeti’ni TSK’nın yerine ikame ederek düşman ihtiyacını karşılamayı sürdürdü. PKK’nın arkasındaki kitlesel desteğin temmuz güneşi görmüş kar misali erimesi, bu hesabın tutmadığını gösteriyor. PKK’nın donanımı demokrasi içinde ve demokrasi ile var olan bir rakiple mücadele etmeye elverişli değil.” Yani Türköne’ye göre Kürt hareketinin eyleme kapasitesi askeri vesayetin küllerinden doğan AKP ‘demokrasisi’ tarafından boşa çıkarılmıştı ve dolayısıyla da Kürt muhalefetinin ömrü tükenmişti, muhtemelen uzatmaları oynamaktaydı. ‘İleri demokrasi’ galip gelmişti.

Ancak malum, evdeki hesap çarşıya uymadı. AKP’nin Kürt halkının talepleriyle oluşturulan siyasal alanı parçalama girişimi, Kürt sorununun herhangi bir veçhesinin kendi haricindeki siyasallaştırılma biçimlerini ‘terörizm’ ile özdeş kılarak siyasal alanın dışına atma girişimi, Newroz’da okkalı bir tokat yedi. Oyunu bozan, Kürt sorunu denen karmaşık siyasal-sosyal meselenin günümüzde en belirleyici aktörü haline gelmiş olan kitle seferberliği, Kürt halkının siyasallaşma düzeyiydi. Özellikle Kürt coğrafyasında gerçekleşen kitlesel eylemler ve kolluk güçlerinin terörü karşısında sergilenen kararlı tutum, sönük ve cılız geçecek Newroz düşleri görenleri uykularından uyandırdı. Kürtlerin son otuz yılda biriktirmiş oldukları siyasal deneyimi, edindikleri kolektif özgüveni küçümseyen hükümet büyük bir yanlış yaptı. ‘KCK operasyonları’ nedeniyle paralize ettiğini düşündüğü Kürt muhalefetinin sokağa çıkarabileceği insanların sayısının bir hayli az olacağını varsayıyordu herhalde. Ancak Kürt halkının çok geniş bir kesiminin kendi kolektif gücünü mücadele içerisinde geliştirmesinin, kendi kendini örgütleme ve direniş tecrübesiyle donanmasının yarattığı potansiyelleri hesaba katmadı. Katmayınca da hesabı da ezberi de bozuldu.

Aslında Kürtlerin mücadele ve direniş deneyimlerinin oluşturduğu birikim ve bu birikimin yarattığı özgüven, Türkiye’nin batısından radikal bir biçimde farklı bir siyasal topoğrafyaya tekabül ediyor. Kendi kaderine sahip çıkmaya dönük kolektif enerjilerini önemli ölçüde yitirmiş haldeki Türkiye toplumunda Kürt siyasallaşması, yani Kürt emekçi ve ezilenlerinin Kürt hareketi çerçevesinde ortaya koyduğu politizasyon düzeyi bir tezat, çarpıcı bir istisna oluşturuyor. Devlet erkânının mevcut zihniyet kalıplarıyla bu siyasal gerçekliği, yani savaş ve neoliberalizm cenderesine sıkışmış Kürt ezilenlerinin kendi kaderini eline alma enerjisini idrak edebilmesi mümkün değil. Onlar için ahali ancak devlet ihsanlarının konusu olabilecek edilgen bir kütleden ibaret. Muhtemelen aralarında hem de tam TRT Şeş’te ilk Kürtçe dizi başlayacakken yani devlet ‘Kürtlerine’ sahip çıkarken bu ‘kadir bilmezlik’, bu ‘nankörlük’ neden diye düşünenler çok olacaktır. Bu nedenle Newroz’un sade suya tirit bir bayram günü olarak değil de aynı zamanda bir ‘direniş günü’ olarak kutlanıyor oluşuna bunca öfkeleniyorlar. Devlet erkânının önemli bir bölümü, sıradan insanların ancak ‘terör örgütü’ tehdidi nedeniyle sokak eylemlerine katıldığına gerçekten inanabilecek bir kafa yapısına sahip. Kürt emekçi ve ezilenlerinin siyasal seferberlik düzeyini, eyleme kapasitesini anlayabilecek bir düşünce dünyasına sahip değiller. Neticede Newroz, Kürtleri siyaseten kişiliksiz; devletin müşfik eline muhtaç mağdur bir parya halk konumuna itme girişimini boşa çıkarmış oldu. Kürt halkının önemli bir bölümünün Newroz vesilesiyle ortaya koyduğu siyasal seferberliğin düzeyi, kitleselliği ve radikalliği devlet katında efendilerinin Kürtlerin edilgenliğine dair bütün hesapları bozmuş oldu.

Bu hususu biraz açmakta yarar var: Son birkaç gündeki neredeyse ayaklanma havası, Kürt meselesini nasıl anlamlandırmamız gerektiğine dair mühim bir gösterge aslında. Kürtlük artık bir ezilmişlik ve mağduriyet deneyimi olduğu kadar bir kolektif siyasallaşma ve radikalizasyon pratiğini de ifade ediyor. Yani Kürtlerin ulusal hareket bağlamında siyasallaşmış kesimleri, sadece ulusal ve sınıfsal baskılara maruz kalmış bir kitle değil artık; aynı zamanda kendi kimliğini siyasal ve toplumsal mücadeleler içerisinde inşa etmekte olan siyasal özneler. Yani ‘sorunlarının’, yani Kürt meselesinin ‘çözülmesiyle’ normalleşecek, rahat bir nefes alacak kurbanlar değiller sadece. Kürt meselesini yalnızca Kürtlerin mağduriyetleri temelinde anlamlandırmaya çalışmak, bizzat Kürtlerin bu on yıllara yayılan süreçte edindikleri siyasal deneyimleri azımsamak demek. Açıkçası sosyalistler de çoğu zaman aynı yanılgıya düşebiliyor. Yani biz de çoğu kez Kürt meselesini bir mağduriyet ve ezilmişlik çerçevesine sıkıştırıyoruz ve böylece aslında bu meseleye ilişkin kendi pozisyonumuzu mevcut liberal dizgeden ayırmakta güçlük çekiyoruz. Böylece Kürt meselesi Türk modernleşmesinin ulus inşası siyasetlerinin ortaya çıkardığı bir mağduriyetten ibaret bir sorun olarak telakki ediliyor. Oysa tersine, Kürtlerin ciddi mücadeleler içerisinde deneyim kazanan siyasal özneler olarak tanınması, beraberinde aşağıdan ve ortak mücadele zeminlerinin oluşturulmasına imkân tanıyan, Kürt meselesinin çözümünü de daha kökten bir toplumsal dönüşüm tasavvuruyla bütünleştirebilecek bir zemin oluşturacaktır.

Özellikle Diyarbakır’daki Newroz kutlamalarının kolluk güçlerinin taşkınlıklarına rağmen halkın kararlılığı, azmi ve ısrarı neticesinde gerçekleştirilmiş olması, devletin kolluk güçlerinin sıradan bir başarısızlığı olarak görülmemeli. Diyarbakır’da polis barikatlarını aşan kitleler bunu bir kez yaptıysa neden bir kez daha yapmasın? Geniş yığınların artık kendi kolektif eylemlerinin devlet güçlerini nasıl paralize edebildiğine, yani kendi örgütlülüklerinin gücü ve etkisine dair böyle bir deneyimi var. Arap devrimci sürecinin hatırlattığı bir şey varsa o da korku eşiği bir kez aşıldı mı, ‘sıradan’ insanlar kendi kolektif eylemlerinin gücünü bir kavradı mı, onları yeniden şiddet yoluyla zapturapt altına almanın ne kadar zor olduğudur. Zaten Türkiye sosyalist hareketinin önemli kesimlerinin tersine Kürt muhalefeti içinde Arap ayaklanmaları sürecine olumlu referansların hiç eksik olmaması da bunun bir ifadesidir. ‘Arap Baharı’nın bir devamı ya da tamamlayıcısı olarak bir Kürt Baharı’ndan bahsediliyor oluşu bir tesadüf değildir. Türkiye’de Arap ayaklanmalarının yarattığı sembolizmin siyasal tasavvura etkide bulunduğu yegâne alanın Kürt halk hareketi olması, aslında tam da yukarıda sözü geçen bu ayrıksı ve aykırı siyasal topografyayla alakalı. Bu ayaklanma dalgasının yankısını bizde sadece Kürt muhalefetinde bulmuş olması, söz konusu hareketin kitleleri seferber etme kabiliyeti ve özgüveninin açık bir ifadesi. Mısır ya da Tunus’taki insanların kazandığı özgüven, Kürt kitlelerinin eyleminde yankısını buluyor.

Newroz eylemlerinde açığa çıkan talepler ve yığınsallık Kürt meselesiyle ilgili, çoğu zaman unutulan ya da es geçilen bir başka boyutu yeniden gündeme taşıdı. Kürt meselesi klasik tabirle bir ‘ulusal sorun’ olması hasebiyle bir ‘kimlik’ ve kültürel haklar meselesidir elbette; ancak aynı zamanda bir kendi kendini yönetme meselesidir de. Bu ikinci boyutun gözardı edilmesi, Kürt meselesinin anayasanın giriş kısmında yapılacak kozmetik bir tadilata indirgenmesi riskini ihtiva ediyor. Kürt meselesi sadece Kürtlerin devlet tarafından ezilmişliği, Kürtlerin maruz bırakıldıkları Türkleştirme politikaları ve saireden ibaret değildir. Kürt meselesi bunlarla beraber aynı zamanda Kürtlerin kolektif kimliklerini her türlü baskıya karşı inşa etme ve kendi kendilerini yönetme mücadeleleridir. Yani Kürt meselesi esas itibariyle kendilerini siyasal mücadele yoluyla inşa eden bir halkın kendi kendini yönetebilme iradesinin nasıl hayata geçirilebileceği meselesidir. Bu kendi kendini yönetme meselesinin hangi çerçevede ve nasıl gerçekleştirileceği meselesi bugün Kürt meselesinin temel ayağı haline gelmiştir.

Türkiye’de devlet aklını temsil ettiği iddiasında bulunanlar Newroz’dan bir ders çıkarmamaya niyetli görünüyor. Muhtemelen Newroz’da yaşananları bir ‘yol kazası’, hatta şiddet düşkünü ve fanatik Kürt muhalefetinin demokratik açılıma dönük bir başka sabotajı olarak sunacaklar. Mesela Mustafa Karaalioğlu 22 Mart’ta şöyle yazabiliyor: “Siyasette ve toplumda beliren çözüm arzusu ve umudu PKK’yı alarm durumuna geçirmiş ve silahın gücü seferber edilmiştir. Son Nevruz gösterileri de bu paniğin yansımasıdır. PKK ve BDP, Kürtler adına hiçbir şeyin normalleşmemesi için bütün fırsatları seferber ediyor. Sözgelimi, Nevruz’u kavga ve şiddet olmaksızın kutlamak hiçbir anlam ifade etmemektedir. (…) Her demokratik adımı yok saymak, önemsizleştirmek veya bir provokasyonla etkisizleştirmek gibi sadece bıkkınlık veren tavır ne akıllıcadır ne de politik. Türkiye, bir yolunu bularak bu sorunu çözecektir. Ayrıca, yol bulmak için de sayısız tecrübeye sahiptir. Hal böyleyken, Türkiye’ye dönüp Kaleşnikof kabzası göstermek çaresizliğin ifadesi değildir de nedir? Kürt kimliğinin reddedildiği yıllarda yapılan terör işe yaramamışken, açılım yolunda ilerlerken mi işe yarayacak?” Anlaşıldığı kadarıyla, çözüm peşindeki hükümet ve barışa mani olan Kürt muhalefeti teranesinde ısrar edileceği görülüyor. Bu söylemin, hele Kürtler arasında, ‘alıcı’ bulmaya devam edebileceğini düşünmek ise ‘iyimserlik’ değil, suiniyette ısrardan başka bir şey değil artık.

Newroz ya da ‘Kürt Baharı’, AKP tipi demokrasinin, yani aşağıdakilere rağmen demokrasinin, neoliberal-muhafazakârlaştırıcı hegemonik projenin elinde araçsallaştırılmış ‘demokrasinin’ foyasını meydana çıkaran bir turnusol testi oldu. Kürtlerin halk hareketinin açığa çıkardığı siyasal mobilizasyonu ve buradan süzülen talepleri dikkate almayan, hatta bunları bastırmaya yönelen bir ‘demokratik açılımın’ bir kandırmacadan, Orwellci ‘yeni dilin’ çağdaş bir versiyonundan ibaret olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Tayyip Erdoğan ise partisinin meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, “durmak yok, sonuna kadar böyle devam edecek” diyerek ‘sokaktan’ gelen mesajı almadığını açıkça ortaya koydu. Erdoğan, Kürt meselesini Kürtlere rağmen ve Kürt siyasal sosyalleşmesini tahrip ederek ‘çözme’ ısrarında devam edileceğinin işaretlerini veriyor. Veriyor da Newroz, bu ‘tedipçi açılım’ siyasetinin sınırlarının ne olduğunu ayan beyan ortaya koydu ve AKP hükümeti bu sınırda duruyor. Bu ‘sınırları’ zorlamakta ısrar etmesi, sadece kendisini değil, hepimizi felakete sürüklemek anlamına gelecek.

Newroz’un hemen akabinde bir dizi gazetede tantanayla ilanı duyurulan devletin ‘yeni Kürt planı’ yahut ‘Kürt sorununda yeni strateji’, kırk yıllık aynı sakızı çiğnemede ısrarın vahim bir örneği. Kürt sorununu Kürt siyasal hareketi olmadan, Kürt muhalefetine rağmen ‘çözmek’ temelli bu ‘yeni’ plan ya da stratejiye göre, “Güneydoğu’da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK baskısından kurtarılacak”. Anadolu’dan Görünüm programından fırlamış olduğu izlenimi veren bu naftalin kokulu ‘yeni’ plan bu ‘kurtarıcılık’ misyonunun ötesinde de radikal vaadler öne sürüyor. Buna göre yeni anayasada Kürt kimliği ya da özerklik üzerine düzenlemeler olmayacakmış. Ancak bunların yerine, sıkı durun, “Yeni anayasa, insan hakları ve vatandaşların kanun eşitliğini esas alacak” imiş. 12 Eylül Anayasası bile, hiç değilse kağıt üzerinde, vatandaşların kanun önünde eşitliğini esas alır ve insan haklarına (elbette bazen dolambaçlı) atıfta bulunur. İşte buyrun size sıfır kilometre demokratik ve sivil anayasa. Özgür Gündem’in yasaklanması bu yeni stratejinin ne anlama geldiğinin ilk işareti olsa gerek. Hükümet, yakın zamanda Fethullah Gülen’in hem de tam dört kitabı Kürtçeye çevrilmişken Özgür Gündem’e ne gerek var diye de düşünmüş olabilir elbet.

Başbakanın grup toplantısındaki sözlerine geri dönelim. ‘Sonuna kadar devam etmek’, sonuna kadar savaşta ısrarcı olmak, bir iç savaş ihtimalini göze almak demek mi yoksa? Veysi Sarısözen’in 22 Mart’taki yazısında hatırlattığı gibi, yaşamını yitiren sivillere de ‘şehit’ payesini tanıyacak bir yasal düzenlemenin yolda olması, Türkiye’nin sivil kayıpların da savaşın bir ‘tarafı’ sayıldığı bir ‘sivil savaşa’ hazırlandığının işareti midir yoksa?

Hâkim sınıfın bu yönde, yani bir iç savaş istikametinde açık seçik bir tercihte bulunduğunu söylemek mümkün değil elbette. Ancak son olarak ‘Kürtler olmasa Nevruz ne güzel kutlanırdı’ anlayışında açığa çıkan muhatapsız, yani Kürtler olmaksızın Kürt sorununu ‘halletme’ anlayışında ısrar, daha önce bahsi geçen ‘doğu’ ile ‘batı’ arasında giderek farklılaşan iki siyasal ‘coğrafyayı’, iki farklı siyasal sosyalleşmeyi birbirinin karşısına getirme, birbirine kırdırma riskini barındırıyor. Newroz’da alanlara çıkan kitlelerin taleplerini ‘batıdaki’ kamuoyuna tercüme edip aktaracak ve oluşturacağı kitlesel basınçla savaş aygıtını paralize edecek bir barış hareketine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu hususta her gün daha da geç kalıyoruz…