Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Mühürlü Kapı: Türkiye-Ermenistan Sınırı

[ A+ ] /[ A- ]

20141122_143852-1

ETHA

Hrant Dink Vakfı, “Mühürlü Kapı: Türkiye-Ermenistan Sınırının Geleceği Konferansı”, Ankara Üniversitesi Cebece Kampüsü Aziz Köklü salonunda gerçekleştiriliyor. İki gün sürecek konferansta, sınırın kapalı tutulmasının tarihi arka planı ve bugünkü nedenleri üzerine tartışmalar yürütülüyor.

Gerard J. Libaridian’ın oturum başkanlığını yaptığı “Kapalı Sınıra Genel Bir Bakış” başlıklı ilk oturumda, Kafkasya bölgesindeki sınır hatlarının kullanımının tarihsel ve güncel gelişimi ele alındı. Bu oturumda söz alan Sezai Yazıcı, Kars sınır kapısının Osmanlı’dan Cumhuriyet dönemine kullanım seyrini ve ekonomik gelişim durumunu anlattı. Lale yalçın Heckmann, Dağlık Karabağ bölgesinin sınır hattının kullanımına etkilerini anlattı. Florian Mühlfried ise son dönemlerde Rusya-Gürcistan sınırının gelişim seyri hakkında bilgi verdi.

Kars eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu, belediye başkanlığı döneminde yaşadıkları hakkında anektodları paylaştı. Alibeyoğlu, sınırların emperyalistler tarafından çizildiğini, devletlerin statükocu olduğunu ve sınırın açılması için inisiyatifin yerel yönetimlere verilmesi gerektiğini söyledi. Merkezi yönetimin yaptıkları girişimleri engellediğini anlatan Alibeyoğlu, bir sınır belediyesinin sadece yol-su-kanazilasyon işleriyle ilgilenemeyeceğini, barışı tesis etmede de rol alması gerektiğini vurguladı.

Oturum başkanı Libaridian da, sınırı kapalı tutan Türkiye’nin çözümün değil sorunun kaynağı olduğunu söyledi. Sınır kapısının açılmasının ekonomik olarak Ermenistan açısından bir getiri sağlayacağını da vurgulayan Libaridian, sorunun sadece ekonomik alana indirgenmesinin bütünü görememek olduğunu, meselenin daha stratejik olduğunu belirtti. Libaridian, Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinin de üçüncü taraflar olmadan doğrudan yürütülmesi gerektiğini ifade etti.

ROMANLARDA CAN SIKINTISI METAFORU OLARAK KARS

“Mühürlü Kapı: Türkiye-Ermenistan Sınırının Geleceği Konferansı”, “Kapalı Sınır Hikayeleri” başlıklı ikinci oturumla devam etti. Vahram Danielyan, Fabio Salomoni, Sayat Tekir ve Manuk Avedikyan’ın katıldığı oturuma Neşe Özgen başkanlık etti.

Vahram Danielyan, Orhan Pamuk’un Kars’ta geçen romanı “Kar” romanı hakkında değerlendirmede bulundu. Romanda şehirde can sıkıntısı unsurunun çok yoğun bir şekilde işlendiğine dikkat çeken Danielyan, kentin taştan inşa edilmesinin sıkıcılığına dikkat çekmektedir. Meydana gelen her yeniliğin dahi kentin sıkıcılığına hapsolduğu metaforunun kullanıldığını ifade eden Danielyan, can sıkıntısının üstesinden gelinmesinde özellikle kadınların intiharı seçtiklerini anlattı.

SINIRLARIN KAPATILMASININ YARATTIĞI ALGILAR

Fabio Salomoni, sınır bölgesindeki kimlikler üzerinde sunum yaptı. Sınırların ulusal kimliğin şekillendirildiği merkezlerden uzak olduğunu ve bu anlamda daha geçişken olduğunu hatırlatan Salomoni, sınır ötesi ilişkilerin kimliklerin daha katılaştığı yönünde farklı görüşlerin olduğunu da söyledi. Türkiye-Ermenistan sınırının Soğuk Savaş dönemine göre geçirgen olmama durumunun daha da arttığını ifade eden Salomoni, Akyaka sınırının zaman zaman geçişlere açık olduğunu, Alican sınırının ise sürekli kapalı olduğunu, bunun da bu iki bölgede yaşayan halkın kültürünü şekillendirmesinde etkide bulunduğunu söyledi. Nahçivan’dan Iğdır’a insan ve ekonomik geçişlerin olduğunu ifade eden Salomoni, bu durumun Iğdır’ın çeşitlilik anlamında Kars’tan daha gelişkin olduğunu belirtti.

Kars’ta 1990’ların başından beri kapalı olan sınırın yeniden açılması için girişimlerin bulunduğunu söyleyen Salomoni, buna karşın merkezi hükümetin bu ve benzeri girişimleri engellediğini anlattı. Azeri Türk kimliğinin güçlendirildiği Iğdır’da ise Ermenistan sınırının açılmasına aynı ilginin olmadığını ifade etti. Salomoni, Kars belediyesinin inşa etmek istediği ve dönemin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan tarafından “Ucube” denilerek yıktırılan “İnsanlık” anıtı ile Iğdır’a yaptırılan Ermeni Soykırımı anıtını karşılaştırdı.

“Sınır bölgesi homojen olmayan alanlardır. Bu alanlarda farklı kimlikler ve kültürler bulunmaktadır. Ortak kültürlerin oluşumunda yerel yönetimlerin rolü önemlidir” diyen Salomoni, Kars ve Iğdır’a yönelik devletin farklı müdahalelerin yarattığı farklara dikkat çekti.

ERMENİSTAN SINIRINDAN TÜRKİYE’YE BAKMAK

Nor Zartonk eşsözcüsü Sayat Tekir, sınırın Ermenistan tarafından Türkiye’ye bakışı anlattı. Ermenistan’ın sınır bölgesindeki eyaletlerde yaptığı akademik araştırmayı aktaran Tekir, Bagaran ve Yervandaşat köylerinin Arpaçay’ın Türkiye’ye aktığı sınır noktasında bulunduğunu söyledi. Köy sakinlerinin sınırın 1920’de oluşumunda nehrin karşı tarafında yaşamak zorunda olduklarını anlatan Tekir, köylülerin sınırın açılmasından sonra doğup büyüdükleri karşı tarafa geçme umudunu sürdürdüklerini belirtti. Sınır noktasında yaşayan köylülerin izin alarak sınır kenarındaki tarlalarında günde 8 saat çalışabildiklerini, bu sınırı izinsiz aştıklarında ise ağır para cezaları ödemek durumunda kaldıklarını söyledi.

Tüm bunlara rağmen sınır geçişlerinin devam ettiğini söyleyen Tekir, Sovyetler Birliği döneminde Arpaçay’ın kullanımı anlaşması imzalandığındı, bunla ilgili olarak da köylüler arasında yılın belli dönemlerinde su sayımı için görüşmeler yapıldığını, karşılıklı ikramların yapıldığını anlattı. Ermeni soykırımı, yakın dönemde Karabağ sorununun yarattığı meselesinden kaynaklı olarak Ermeni halkının sınırın açılması konusunda korkular taşıdığını anlatan Tekir, işgal ve ekonomik saldırı korkusunun baskın olduğunu anlattı. Tekir, bunun yanı sıra “Aynı toprağın insanlarıyız” fikrine sahip Ermenilerin de sınırın açılmasından taraf olduğunu ifade etti.

ERMENİSTAN EZİDİLERİNİN GÖZÜNDEN KAPALI OLAN SINIR

Manuk Avedikyan da, Ermenistan Ezidilerinin durumundan kapalı bulunan sınır hakkında değerlendirmelerde bulundu. Ezidilerin durumu hakkında kısaca bilgi veren Avedikyan, Ermenistan sınırının açılmasının Ezidilerin Kürdistan’la etkileşimin artması açısından olumlu olarak gördüklerini söyledi. Ezidilerin Ermenistan içerisindeki en büyük azınlık grubunu oluşturduklarını anlatan Avedikyan, Ezidilerin Türkiye’de ortak bir tarihsel bağlarının olmadığını söyledi. Ezidi-Kürt ilişkilerinin küçük çaplı boyutta PKK tarafından yürütüldüğünü de ifade eden Avedikyan, Ezidiler arasında yaptığı mülakatlar hakkında bilgi verdi.

Ermenistan’da yaşayan Ezidilerin tamamının Osmanlı döneminden ve Türkiye devletinden kaçarak yerleştiklerini söyleyen Avedikyan, Ezidilerin ise katliamlardan Kürtleri sorumlu tuttuğunu anlattı. Sovyet döneminde Ezidilerin toplum içerisinde kendisine yer edindiğini söyledi. Ermenistan içerisinde dağınık bir görüntü çizen Ezidilerin, 1980’lerden sonra Kürt ulusal hareketinin gelişimiyle birlikte bu hareketten etkileşim içerisinde olduğunu da belirtti. Avedikyan, Ezidilerin sınır bölgesini etkin bir şekilde kullandığını da söyledi. Sınırın açılmasına karşı Ezidilerin bir fikir birliği içerisinde olmadığını da sözlerine ekledi.

KAPALI SINIR VE KOMŞULAR

Oturum başkanlığını Ahmet İnsel’in yaptığı “Kapalı Sınır ve Komşular” başlıklı üçüncü oturumda, bölge ülkelerinin durumu ve bunun Türkiye-Ermenistan sınırına etkileri tartışıldı. Oturumda Vicken Cheterian ve Vahram Ter Matevosyan konuşmacı olarak katıldı.

Cheterian, Türkiye’nin siyasi seçenekleri ve Karabağ sorununun şekillenmesi üzerine sunum yaptı. Türkiye’nin siyasi tercihini Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşananlar tarafından yönetildiğini vurgulayan Cheterian, 1992 yılında Erivan’da Soykırım Anıtı’nın açılışı sırasında aynı platforma sınırda yaşamını yitiren 4 Ermeni gencin mezarının da yerleştirildiğini anlattı. Cheterian, bu durumun kendisini şaşırttığını çünkü soykırımla sınırda yaşananların aynılaştırılmasının yanlış olduğunu söyledi. “Ben o dönemde, geçmişle bugünün ayrıştırılacağını umuyordum ama beklentim yerine gelmedi” diyen Cheterian, Karabağ’ın statüsünün belirlenme süreci hakkında bilgi verdi. Sorunun siyasi olarak çözülebileceğini, o dönemde Kafkaslarda meydana gelen 35 toprak ihtilafının sadece 5’inin silahlı çatışmaya dönüştüğünü hatırlatan Cheterian, Karabağ sorunun da bunlardan biri olduğunu söyledi. Cheterian, “Karabağ sorununun ortaya çıkmasıyla birlikte Ermenistan ve Azerbaycan’da karşılıklı şiddeti tetikleyen politikalar devreye sokuldu” dedi.

O dönemde Türkiye’de Ermenilerin seslerinin hiçbir şekilde duyulmadığını hatırlatan Cheterian, Karabağ’da “Ermeni teröristler saldırıyor” algısının yaratıldığını söyledi. Aynı dönemde PKK ile Ermenileri ilişkilendirme çabalarının da tırmandırıldığını vurguladı. Geçmişle yüzleşilmemesinin bir sonucu olarak Türkiye’deki elit kesimin bu durumu yerleşik algıyı güçlendirmek için kullandığını ifade etti. Türkiye’nin Ermenistan’ı bağımsız olarak kabul ettiğini ancak diplomatik ilişki kurmadığını söyleyen Cheterian, gerçek sorunun Karabağ’dan çok derin olduğunu belirtti.

Karabağ’daki ilk çatışma döneminde Türkiye’den eski general ve askerlerin yer aldığını anlatan Cheterian, Azerbaycan’ın soykırım sözcüğünü kendisi için kullanmaya başladığına dikkat çekti. Bir Azeri diasporası oluşturulmaya çalışıldığını, Hocali olayının sıklıkla kullanılmaya başlandığını hatırlatan Cheterian, “Tüm bunlara karşı Türk dış politikalarının bir netice vermedi” dedi. Türkiye’nin 2008 yılında soruna müdahale girişimlerinin de başarısızlıkla sonuçlandığını söyleyen Cheterian, “Benim çözümüm barıştan yanadır demedikten sonra Türkiye’nin bütün girişimleri başarısızlıkla sonuçlanacaktır” şeklinde konuştu. Cheterian, “Cesaretle son yirmi yılın politikalarını gözden geçirmemiz gerekiyor” dedi.

TÜRKİYE-GÜRCİSTAN İLİŞKİLERİNİN ERMENİSTAN’A ETKİLERİ

Vahram Ter Matevosyan ise Türkiye-Gürcistan ortaklığının şifreleri üzerine sunum yaptı. Türkiye’nin 2004 yılından itibaren Gürcistan ile görünür bir şekilde ilişkilerin geliştiğini hatırlatan Matevosyan, bu ilişkinin Ermenistan’a da etkilerinin olduğunu söyledi. Zaman içerisinde Türk nüfuzunun Gürcistan’da etkisinin artmasının Gürcü yetkileleri rahatsız ettiğini ve bu konudaki rahatsızlığın arttığına dikkat çeken Matevosyan, bu ülkede Türk devletine ait kurumların da varlıklarının sürekli arttığını hatırlattı. Fethullah Gülen cemaatine ait okulların açıldığını, Atatürk’ün anlatıldığı ders programlarının da geliştirildiğini ifade etti.

Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının yanı sıra bunun Ermenistan’ı daha da izole edeceğini söyleyen Matevosyan, Kars-Gümrü demiryolu hattının açılmasının ise daha çok sembolik değer taşıdığını ifade etti. Ermenistan’ın en güneyinden en kuzey kentine uzanan bir hızlı tren projesinin olduğunu hatırlatan Matevosyan, bunun Batum’daki havaalanına ulaşımı kolaylaştıracağını, dolayısıyla kapalı sınırın etkisini de azaltabileceğine dikkat çekti. Matevosyan, Gürcistan hükümetinin söz konusu hızlı tren projesine sıcak bakmadığını da söyledi. Gürcistan hükümeti açısından Türkiye’nin kilit rol oynadığına dikkat çeken Matevosyan, Gürcistan’ın bu projelere nasıl karşı çıkacağını da bunun belirleyeceğini söyledi.

“Kapalı Sınır ve Küresel Bağlam” başlıklı sunumla süren konferans, yarın da 5 oturumla devam edecek.