Ragıp Zarakolu’na Ermenistan’dan Ödül

Ermenistan Cumhurbaşkanlığı’nda “2011 Cumhurbaşkanlığı Ödülleri” töreni gerçekleştirildi. Düzenlenen törende bir ödül de Türkiyeli gazeteci, yazar ve insan hakları savunucusu Ragıp Zarakolu’na verildi.

Ragıp Zarakolu’nun törende yaptığı konuşma metni

“Saygıdeğer Cumhurbaşkanı, Komite Üyeleri ve Değerli Misafirler,

Burada Cumhurbaşkanlığı Ödülünü almak için bulunmaktan onur duyuyorum. Burada, Bağımsız Ermenistan’da bulunmak benim için tarifi zor bir duygu… Ermenistan’ın Tarihsel ve Kültürel Mirasının kabulü için yaptığım naçizane çalışmalarımdan dolayı beni bu ödüle layık gören kurumlara ve bu ödülü bana sunan Şahsınıza teşekkür ederim.

Bu vesileyle, herkesin bizi ziyarete bile korktuğu günlerde, kendi çevrelerine kitaplarımızı ulaştıran ağabeyim ve yoldaşım Sarkis Çerkezyan’ı [Meskene Kampı Çocuğu] ve Kirkor Kolukısa’yı [Tekirdağlı] hayırla anıyorum.

Yıllardır zor bir alanda yürüttüğüm sıkıntılı çalışmalarım sırasında bana sabırla ve sevgiyle destek olan eşim Katherine’e, kızım Zerrin’e, oğullarım Deniz, Sinan ve Şeref’e teşekkür ederim.

İki hafta önce, oğlum Şeref ve uzun yıllardır Doğu ve Güney Doğu Türkiye’de fotograf çekimleri yapmış olan eşim Katherine ile birlikte geçmişte Küçük Ermenistan diye anılan Kilikya’ya gittik. Sis’ten, Zeytun’dan, Urfa’dan, Musadağ’dan geçti yolumuz.

Anavarza ve Yılanlı Kale’ye tırmanırken, bir yandan da Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenen çeşitli kazılarda çıkmış olan sanat yapıtlarını ve diğer objeleri düşünüyordum.

Objelerin tasnifinde, hemen her şey konulmuştu: Paleolitik, Neolitik, Bronz, Asur kolonileri, Sümer, Hitit, Frigya, Urartu, Grek, Roma, Bizans, Selçuk, Osmanlı… Adları olmayan sadece, Ermeni ve Pontos Krallıklarıydı, Kürt, Ermeni ve diğer Anadolu Beylikleriydi. Urartu da elbette Ermeni kimliğinden arındırılarak konacaktı.

İşte Jenosit ve İnkârın vardığı son nokta budur: Ermenilerin bu coğrafyadaki, Anadolu’daki binlerce yıllık varlığını bile inkâr etmek!

Dünyada bir jenosidin ve onun her alanda ısrarla devamının gelebileceği en son noktada da, ancak bu olabilir herhalde.

Ne yazık ki ülkemde, son on yıldır, bir “İnkâr Endüstrisi” oluşturuldu. İnkârcılık, ulusal güvenlik politikalarının ve resmi akademia”nın ayrılmaz bir parçası haline getirildi. Eski kuşaklar ne olduğunu biliyor, ama bunun üstünü örtmeye çalışıyordu; genç kuşaklar ise, bunun yalan olduğuna inandırıldı; bu, durumu daha da kötü bir hale getirdi. Oysa Kur’an, “Hakikat karşısında yalan konuşmayın, Hakikati dile getirin” der.

Anadolu yitik çocuklarını özlüyor. Anadolu, siz gideli beri ruhunu yitirdi, geride sadece yanık topraklar ve yıkık kentler kaldı. Ülke tarihi olmayan kırsal bir koloniye dönüştü. 100 yıl önce hayat dolu olan alanlar birer modern arkeolojik sit alanı oldu sanki. Ege bölgesindeki Kayaköy gibi… Rum Kale yakınlarındaki yeni boşaltılmış köyler de, acımasızca devam eden diğer baraj projeleri de, Anadolu’yu insansızlaştıran kolonizasyonun hâlâ sürdüğünün başka bir kanıtı.

Bir “Akıl Tutulması” ile Türkiye kör ve sağır oldu, sesini yitirdi. Ve ülkem bir “dilsizler mezarlığına” dönüştü.
1000 yılı aşkın devam eden bir arada yaşama kültürü acımasızca tasfiye edildi. Bir zamanlar iki dilli ortak paralarımız vardı. Kümbetler, Türkçe Haçkarlar vardı, Ermeni sanatının yansıması olan. Çok dilli Ermeni Aşuğ’lar, Kusan’lar, Aşık’lar, Dengbejler ne kadar çok acı ve sevinci paylaştı, Ermenice, Türkçe, Kürtçe ve Azerice…

Ermeni Aşuğ Emir’in dediği gibi:

Din ayrı möhkem gardaşız
Senin bahtına benzerik
Gol bir, el bir eliyek, birlikte dağık

Ermeni ve diğer halkların katkısı es geçilerek hangi Selçuk ve Osmanlı Kültür Mirasından bahsedebiliriz. Türkiye hakikatle yüzleşmektense, kendi kendini inkâr etmeyi tercih ediyor.

Osmanlı kaynaklarında adı “Ermeniyyül’asl” diye geçen Mimar Sinan niçin ortak onurumuz olmasın? Niçin ondan birlikte gurur duymayalım?

Niçin tam sınırda yeralan Ani Kenti bir “Barış Kenti” olarak kendi küllerinden yeniden doğmasın?

Niçin Ararat/Ağrı Dağı, paylaştığımız bir “Barış Dağı”na dönüşmesin?

Çinicilik, halıcılık, bakır, gümüş ve mücevher işçiliği, değirmencilik, dericilik vb. değişik zanaatları saymıyorum bile… Modern Türk Tiyatrosu, 1861’de Agop Gülyan’ın “Şark Tiyatrosu” ile başladı. “Balyan”sız bir İstanbul silüeti eksik olur. Dikran Çuhacıyan, Osmanlı Rossini’si diye anılırdı.

Osmanlı müziği Hamparsun Limoncuyan’ın nota sistemi ile günümüze ulaşabildi.

Osmanlı klasik müziğinin kalabalık besteci ve icracılarını saymayacağım.

Daha 1567’de Tokatlı Abkar Ağa Osmanlı coğrafyasında ilk Ermeni Matbaasını kurdu.

Ermeni harfleri ile Türkçe yayınlanan, gazeteden, dergiye, şiir ve romana dek uzanan oldukça zengin bir edebiyat söz konusu… Bunlar aynı zamanda, modern Osmanlı/Türk edebiyatının doğumuna da katkı sundu.

Osmanlı devlet bürokrasisi, maliyesi, bankacılığı, diplomasisi ve ordusunda Ermeni varlık ve katkısının ayrıntısına girmeyeceğim. Erivan Soykırım Müzesi, Osmanlı spor ve ordusunda Ermeni katkı ve katılımına ilişkin önemli yayınlarda bulunmakta…

Osmanlı basın, karikatür, mizahı, fotoğrafçılık, yayıncılık ve matbaacılığı ile de bu uzun listeyi uzatmak mümkün.
Ermeni aydınlanması, Tanzimat’tan itibaren Osmanlı demokratik reformlarına da canlı bir katkı ve katılım sundu. Modern eğitimin yaygınlaşmasında da bunun rolü oldu.

Ermeni Toplumu Nizamnamesi [Nizâmnâme-i Millet-i Ermeniyân] Osmanlı coğrafyasında katılımcı, özerk bir toplum projesinin doğuşunu da muştuluyordu. Ne yazık ki, 1908 kısmi demokratik devriminin yarattığı fırsatlar kaçırıldı ve bütün bir coğrafya Alman militarizm ve emperyalizminin çıkarlarına ve onun destek verdiği İttihat ve Terakki Partisinin pan-türkist hayallerine kurban edildi.

Ermeni Jenosidinin 100. Yıldönümü yaklaşıyor. Türkiye’yi kaçınılmaz bir vicdani görev bekliyor.

1915 Ermeni jenosidi ve onu izleyen tasfiye politikalarının kabul ve özrü, bugün Türkiye’de gerçek bir demokratik bir toplum kurmanın olmazsa olmaz koşulu haline gelmiştir.

Bu da, Anadolu’nun yitik çocukları olan diasporadan yakınmak, saldırgan bir inkarcılık ile Avrupa’da adeta seferberlik ilan etmek ve bununla marazi bir görüntü vermek yerine; gerçeğin kabulü ve özrü artık daha fazla geciktirmeyerek, her şeyden önce kendi kendisinin saygısını kazanmaktır.

Kabul, Özür ve Tazmin, asla gidenleri geri getirmeyecek. Ama bize insanlığımızı yeniden kazandıracak. Ölülerimizin yasını artık birlikte tutabileceğiz. Yüz yıldır açık olan mezarlarının kapanmasıyla, belki ölülerimiz de biraz olsun huzur bulacak.

Bu aynı zamanda, özgür irade ile ya da özgür irade olmadan gerçekleşen evliliklerin çocukları ve torunları için de bir vicdani görev. Aile ağaçlarında Ermeni tarafını yok ya da ayıp sayma utancı da son bulacak. O çocuklar da yitik soyları ile gurur duyacaklar.

Ben burada son söz olarak Anadolulu Yunan yazarı İlias Venezis’in sözlerini tekrarlayacağım: “Egenin doğu kıyısında yaşayanlara bir sözümüz var, eğer efsanelerimizi ve şehitlerimizi unutmamızı istiyorsanız bunu yapamayız. Ama onurlu ve önemli olan başka bir şeyi, kin gütmemeyi başarabiliriz. Tarihimizi yok saymadan, halklarımızın kardeşliğini ancak şöyle sağlayabiliriz: Bir kefeye bütün çektiklerimizi, onca yüz yılın yükünü, acılarımızı ve yurdumuzdan sökülüp atılışımızı koyacağız. Öbür kefeye ise barışa karşı duyduğumuz sevgiyi, haklarımızın bir daha savaşa girişmemesi ve birbirini yok etmeye kalkışmaması gereğinin bilincini…

Başka ne denebilir ki? Evet, Türkiye kabul, özür ve tazmin yükümlülüğünü yerine getirse bile, Ermeniler ve Türkler geçmişteki gibi olamazlar. Ama bu yerine getirildikten sonra artık geleceğe birlikte bakabiliriz.”

29.05.2012
Yerevan