Süreç Devam Ederken… Soru ve Sorgular Süreğenleşiyor..

Misak TUNÇBOYACI

Tarihin yazım sürecinin paralelinde gündelikliğimizi dönüştürüp, tam kelimenin karşılığı içinden çıkıl(a)maz sokaklarla yolumuzu kesiştiren bir daraltımın bileşenidir tekerrür. Her tekrarda bir öncesinde görünenin, bildirilenin, paylaşılanın vehametinin bir kademe daha arttırıldığına şahit kılmaların tezahürüdür. Neticesidir.

Görüp geçtiğimizi sandığımız pek çok vakıada olduğumuz yerde saymaya dahası sözümüzün esasında hemen hiç duyulmadığının ortaya çıkmasının sağlamasıdır. Şimdi doksan yıllık cumhuriyet sürecinin ve demokrasi bahsinde ne yapsak da daha anlamlı kılınsa o makam, muasırlaşsak serüveninde yalınsız kılçıksız bir hayallerin yıkılması söz konusudur. Bir kez daha ama asla son kez değil.

Senin sözün sana onun sözü ona ekseni, bağlamında sıkıştırıldıkça, devletler nezdinde kotarılanların vehametinin ve arsızlığının hınç ve öfkesinin durulmak bir yana nerede sözünün arkasında durmak isteyen varsa onların tümüne karşı bir ket vurma gayretinin yaralayıp yok etme hevesinin hemen hiç geçmediği meydana çıkmaktadır. Bildirimlerin başkalarının tahakküm reçete yazımlarına karşı başka alternatiflerin, tüm yok saymalara ve genellemelere karşı tavır sahibi olabilmenin bunca deneyimlenebildiği iyice afişe olduktan sonra yaşatılanların hepsi, bu sorguları olur olmadık yerden başlatma hevesinin refakatinde meram işte bu tekerrür edene karşı bir sığınaktır. Sığınılacak limanımızdır.

Korunaklılık bahsinin artık geçersizliği; ilam olunduktan sonrasında hemen hemen hepimizin hedef olarak çarmıha gerilecekler olarak bellendiğimiz işaretlendiğimiz sözümona en asgarisinin bile sözü döndürüp dolaştırıp “idamlık” bunlar merhalesine yükselttiği Haziran Direnişi sonrasında konuştuklarımız bu minvalde değerlendirilesidir. Tekerrür ettirilen kökünüze kibrit suyu dökeceğiz diye ortalarda dolaşanların evet o bildiğiniz devletualinin hepimizin hayatlarına kasıt etmekten uzakta kalıp, elini korkak alıştırmayacağının karşılığını bulmasıdır. Tekerrür ettirilen bir yerlere başka mesellere olabildiğince ilgili görünürken yurdun ve bu sınırları belirli olan kara parçasındaki fırtınalara karşı tüm vicdani meselin sorumluluğun tastamam üstünden geçildiğinin okumasıdır.

Duymuyoruz tabi ki bilmiyoruz neydi dertleri bunların göndermelerinin hemen tümünden sonra, sıkıştırılan cümlelerin ve boşluksuz, hani nefes almaksızın yapılan yakıştırmaların muhteviyatı az önce değindiğimiz kadar sığlık mertebesinden siyah bir mefhumdur. Söz eylemektense, tartışmaktansa, adım atmaktansa o biat edilecek diskuru üzerinden şekillendirilen bir ülke portresini ileri demokrasi bahsiyle iliştirilerek, biteviye onunla anlamlandırarak ve paylaşarak gerçekliğimiz haline bayağı koşaradım yetiştirilmektedir. Tekrar edenler, yazı akardan geçip giden cümlelerin bir akıl fırtınası zihin jimnastiği öznesi değil, öğesi hiç değil bildiğimiz siz konuşmayın, aman karışmayın, korkun edebinizle basbayağı şerrimizden uzak kalın yollu bir tecrübenin kendisidir.

Konuşamadıktan, konuşma, düşünme, eylem ve hareket etme hürriyeti savunamadıktan, söze biçilen kefen ederiz o lafları aralığını yıkamadıktan en basitinden cümleye başlayacak dermanı tam bulmuşken duvarlarla örülmektir. Kendi başınıza, dört duvarınızda o aralıkta neylerseniz eyleyin, ama ele güne rezil etmeyin kısmı neticesi durmaksızın yinelenmektedir. Bahsetmiştik tarih sadece tekerrür edenlerden mülhem değildir bu satırların hemen bir kaç tıklama mesafesinde kendine yer bulan, bildirilen paylaşımların satır aralarında saklıdır. Maskeler birbiri ardına pay edilirken, paylaştırılan sadece maskeler değil mevzilerin kimin yanında durmamız gerektiğinin aralıksız bildirilmesinin devamlılığıdır.

Her şart ve koşulda nerede olursak olalım insanlığa dair mevzuların bu kadar kolay ötelenmesinin, üzerinin çizilmesinin günahını ne yana yazmalıdır diye düşünmekteyiz. Sorunlar dağ gibi yükselirken durmaksızın her dem sahip çıkılmaya devam edilenlerin körlemesine şiddet yüceltiminden ötesi olmadığını anlamak ne zamandır. Sözümona demokratlık bahsi buraya kadar mıdır? O sınırların dibine kadar mıdır? Kırmızı çizgiler hiç ara vermeksizin geliştirilip durulurken, alanın kapsamı ve genişliği arttırılmaya devam edilirken dört yanımızda meramın ortasında duyurmaya çalıştığımız hazin olan utanç vesikalarının akibeti ne olacaktır? Hiç düşündünüz mü?

Devletler kendi halklarına zulmü basbayağı bir dengeleyici olarak el altında tutmaya devam ederlerken, konuşulanlar bütün bu perdeleme gayretkeşliğinin hemen kıyısında şekillendirilenleri nasıl yorumlamalıyız? Kendiliğinden bir çıkış yolu tahsis edilmeyeceği gibi, Gezi ile Lice’nin birbirine yakınlığı nasıldıysa Roboski ile Reyhanlı’nın akibetlerinin her ne durumda olduğu bunca anlaşıldıktan sonra, Rojava ile Kahire’nin de kısa yoldan saydığımız bu yerlerle alakasının, birbirilerinin paraleli olduğunu anlamlandırabilmek zor mudur? Hayatı istemenin, hayata sahip çıkmanın yoluna setler ne zamana kadar çekilecektir? Yaşadığımız küre hengameler, aralıksız devlet elli şiddet sahnelemelerine, dillere vurulan kilitler, suspus kıldırmalar, bir dolu baskılamalar ile nihayetinde basbayağı ucubeliğin daniskasına dönüştürülürken evet bu kadar kestirme bir neticeyle hemhal ettirilirken insanlığı ne yana koymalı. İnsanım ben hala bahsi lüks olarak mı karşılanacaktır. Halimiz nice olacaktırsa ortak sorgumuzdur.

Tahakküm zincirleme yıkımın ana hattıdır. Başlangıç vuruşudur. Her eklentilenen hamle, önüne arkasına iliştirilen çaba bütünlüğünde demokrasinin d’sinden basit sandığımız konuların konuşulabilmesi de uzak bir ihtimalden öteye taşınmayacaktır. O minvalden öteye gerçekliğe dönüşmeyecektir. Böylesi bir sinizmin yaygınlaştırılması faşizan tavırların neo-liberalizmin bu belki en çok sorgulanması gerekli olduğu zaman diliminde, şimdimizi kapsadığını hatra düşürecektir belki, kestirmeden bir kalk borusu vazifesi gösterecektir. Yaşamak bataklığa evrilen sözün kerametinin kimin kime ne “mal” olduğunu bildirmek için fırsat kollayageldiği bir kurt kapanına evrildikten sonrasında etiketler ve genellendirmelerden azade, ön yargılardan bağımsız bir bakışımı beraberinde getirecektir.

Ümitvar olmanın handiyse basbayağı polyannacılık olarak karşılığını bulduğu bu yerde iş bu ülke sathında duyumsatmaya çalışılanlar bir gün senin de başına geldiğinde böylesi bir tahakküm karşısında senin için de duracağım seslenişidir. Sesin yanında eylem bütünlüğüdür, amasız, fakatsız. Her yerde ‘gıybeti sürdürmekten, o bildiğimiz ağız dolusu hakaretamizliğin yüceltimi için çabalananların dünyasından kala kala bizlere burası kalmıştır. Bu kadar sınırlı bir saha. Gezi’de gördüklerimizin, anti-demokratik süreğenliğin her ne hallerde ve nasıl çıkarsamalar gözetiminde yükseltildiği artık belirginleşmişken, yaşadığımız bunca günden sonrası bunlar daha başlangıç mevzusunu özetlemektedir. Duyumsatılanların tümü, birbirilerinden farklılık gösterse de ortak temenni yaşayabilmektir bir arada. Birlikte.

600 gündür havada bırakılan Roboski kıyamının sorumlularının ifşaasının zor olmadığının peşinden gitmektir kimi zaman. Talep edebilmektir Unutturmaların ellerindeki en büyük koz olarak bulundurulmasına karşın hayata yapılan edilenlerin, adaleti biçimlendirmelerin, özgürlükleri kısıtlamaların, kentleri darma duman eyleyen dönüşüm hamlelerinin hiç kaçarsız bir biçimde paranın konuşturulmasından gayrısının düşünülmediği bir mefhumda gereksinimlerimizin hiç de atfettiklerinden olmadığını yinelemektir gereksinimiz olan. Yıllar yılları kovalarken, günlerin ardı ardına takibinde, takvim yaprakları düşerken unutmayacağımız şeylerin listesi gelişmektedir. Sorularımız elbette cevaplarını bulana kadar geliştirilmeye, biriktirilmeye devam edilecek olan mesellerimiz bizlerin en büyük yüklenişi, ödevidir.

Filozof, Max Stirner’den alıntılarsak “Devletin her zaman tek bir amacı vardır: bireyi sınırlamak, kontrol etmek, ona hakim olmak ve onu genel amaca tabi kılmak … sansürü, denetimi ve polisiyle; devlet tüm serbest faaliyetlere engel olmaya çalışır ve bu baskıyı da kendi görevi olarak algılar, çünkü bu kendini koruma içgüdüsünün bir gereğidir” Bu güncenin, griden karaya çalan ülke profilinde aklımızın bir köşesinde durmakta olan bir sesleniş, söz öbeğinin kendisidir değinmeye çabalandığımız. Yerildikçe, yerin dibine sokuldukça, itham ve yaftalar birbirini kovalarken kendi ayaklarımız üzerinde alınan yolun, hepimiz için her yeri bir direniş sahasına dönüştürmesinin ezcümlesi gerekliliğine dair bir saptamadır.

Stirner sözünü sürdürürken gördüğümüz vakıf olduğumuz bütün bu tahakküm olgusunun yönetişiminde en alttan en üste sıklıkla bir örnekleştirme ekseninden kotarılan bir daraltım olduğunu meydandadır. Tastamam ortadadır görüyor musunuz? Hayatın kaidelerini insan eliyle kotarılan dehşetengizliğe teslimiyetinde olan bitenlerin özeti biraz daha belirgindir, bugün bellidir. Sadece kıyamların, darpların, kıstırmaların değil yanı başınızdaki komşunuzun ihbarcılığının devreye sokulması projesinden, uydur kaydır vurgulamalarla kotarılan haberlerin hiç utanmak nedir bilmeyen satırlarıyla birleştirilen “destan yazanlar”ın keşfettikleri hain taktiler uzamına varan, bölünmüşlüğü az bile olmuştır daha da fenalarına zemini sağlayacağız diyerek el ovuşturup duranların hengamesinde bugün her şey daha bellidir.

Yirmi dört saatlik koca bir gün mefhumunda birbiri ardına sıralanan, eklendikçe bambaşka değişkenlerin de görünür kılındığı alelade ve çalakalem yanıtların hemen geçiştirmek adına türetildiği bir zamanda bir dolu soruyla hemhal ve baş başayız. Sorular gerçekliğini, sorgulamaların ivedilikliğini hatra düşürürken bir dolu tatavlada hemen her şeyin gümbürtüye konulmasıdır düşündürücülüğünü koruyan. Dert neydi mevzusuna hep kayıtsızlığın reçetelendirildiği bu yerde yüklendiklerimiz, yük haline dönüştürülenlerimiz etrafından bugün ne hallerdeyiz çözümlenesidir. Yığınların soruları ve sorgularına karşı devletin vardır elbet bir bildiğimiz kısmına olan biat ve itaatin götürdüğü körlük bu kadar kesin ve keskinken bunun üzerine iki kere düşünülesidir. Paramparça eylenen sorgunun dibinde beklenen yanıtlara ne zaman kavuşulacağıdır.

Devlet kendi bildiğini okumaya devam ederken halkın çıkarsama, talepleri ve bir dolu beklentisi ne yana konmalıdır? Makul bulunup kameralar karşısında mesajları aldık, dertlerini işittik yollu söylemlerin kıyısındaki çağrılar ile yapılanların edilenlerin akibetinin her ne hallerde olduğu açıktır. Her akın karaya, her şıkkın d hiçbirine, her tereddüt bildirimin şüpheyle karşılanması ile bertaraf edilmesine çalışıldığı bir yerde, bu güncellikte onca yanıtı aranan soru ne olacaktır? Soruların gayya kuyusunun ucunda ışık var mıdır? Üst üste istiflenen, umursanmayan ve hakir görülen ve tahayyül edilebilir bir müsammaha makamının çoktandır lağvedildiği muktedir düzeninde, şimdi sorunları anlamaya soruları işitmeye kaç vardır? Daha kaç sınama ve bir dolu kıyam handikap diye öne çıkartılan söylemler aşılmalıdır ki her şey anlaşılabilsin.

Bu da halkın tahayyülü sınırlarından, olan biten, meydana çıkan amasız, fakatsız, eyyamsız, katakullisiz dank edebilsin. Jeton düşebilsin. Soru görünür kılınabilsin. Vurgulamaları behemehal soruların nihai bir biçimde sonlandırılması, yarım yamalak konulması veyahutta hiç önemsenmemesinin sürekliliği bu çıkarsamaları acilen üzerinde daha çok düşünülesi kılmaktadır. Görene. Teşebbüs edilen sorgu ve sorular yıkım için değil, tahrifatı derinleştirmek varolan ayrışımı onarılmaz kılmak adına değildir. Hemen hiç öyle değildir. Ataletin, patriyarkal düzenin bugün git yarın gellerin ve daha bir dolusuna karşı tepkimedir. Yol Nereye?

Sözün tükenmesi mevzusundan hareket edilirken bir dolu şeyin gümbürtüye konulmasına illallahtır. Yeter, sözcük anlamını dönüştürürken kapsamı daha da genişlerken, yetmez’in o cenahta toparlananların, birbiriyle buluşturulanların iç kıyıcılığıdır. Heder ederken, hakir gören hemen hiç bundan gocunmayan statüko sahipliliğinin, iktidar köreltiminin ve boyunduruğunun sineye çekilebilir bir şey vurgusuna kıstırılmasına, anlamın yanıtın değil de soru ve sorgunun aralıksız hesabının istenmesine karşı bir cephenin kendisidir. Yol başka her türlüsünde başa getirilmiş olan fecaatleri nihayet sorgulayabilme şansıdır, zeminidir. Bir arada ve birlikte.

Gündemin bütün primitif, tek bir farklı sözün işitilmezliği üstünden yoksunlaştırılması, sözün bir tahakküm öznesi olarak el altında tutulması, araç bilinmesine karşın insanın asgarisinin söylenmesi gerekli olanların duyumsatılmasıdır gereksinimimiz bir arada ve birlikte. Söylemler ve demeçler varolan fecaatlerin üzerini örtmek adına çabalanımlar değildir. Haziran direnişi üzerine söze katılanlar, bugün geçip gittiğimiz günler tıpkı burada olduğu gibi dünyanın hemen pek çok yerindeki sorgulamaları beraberindeki soruları cismanileştirmektedir. Hakkaniyet ve adalet ona ayrı buna ayrı, ikilemleri kurcalayıp, kaşıyıp duran sözümona tepkimelerin, basmakalıplığın ötesine geçilebildiğinde bir şeyler yapılabilecektir. Umut gibi, eşitlik gibi, özgürlük gibi, kaygılardan artık kurtulmak gibi, bir olmak gibi vs. Bir sınırlı alana, belirli bir çevre ve çerçeveye dahil olanların değil herkesin ortaklaştığı, zihnini kattığı dahası bu neoliberal bataklıktan kurtulma reçetelerinin yazılma ihtimalinden öteye varmanın hattı gibi.

Kotarılan kervana eklenen her çabalanım sorular sormak noktasından hareketle yol alacaktır. Eleştirel bakışımın tam da kıyısında ilk defa söze kendiliğinden başlayan halkın tahayyülü geziden sonra konuşulacaklar burası işte bu mefhumdur. Haziran direnişi sırasında bilinenler yeniden öğrenilerin yanında o sürecin öncesinde de hatta şimdilerde eylenenlerin tümüne karşı soru sorabilmenin, hakkı arayabilmenin öncelikliliğidir işaret etmek istediğimiz. Göstergeç tahlillerdedir. Büyük bir yurt ölçeğinde sadece benim dediğim olur şartlanmışlığının götürdüğü, günümüze eyledikleridir bahsettiğimiz. Emek gaspının, hak arama mücadelesini de bir şekilde daraltarak ve elbet nihai sonuç olarak izole edilmesine, etkisizleştirilmesi çabasına karşı söz, eylemin gerekliliğidir.

Kazova, Hey Tekstil, Teksüre, Teksif, Darphane, THY grevlerinde haklarının peşinde koşanların yalnızlaştırılması çabasında ilerlenilmesine dur denilmesinin öncelikliğidir işittirmek istediğimiz. Sorulan soruların doksan yılda hemen hiç değişmemiş olmasına karşı kurgusunun zerrece değişmemesine alınan yanıtların hep aynı sabitliklerden türetilmesine, o kolaycılığa isyandır. Dersim’in, Deyr-El Zor’un sınırlarında ortaya konulanın, Medz Yeghern ya da Seyfo gibi soykırımların, ötekileştirilmesine çabalanılan her yurttaşa denk getirilmesi bunun da yıllar sonra sanki onlar hiç yaşanılmamış gibi Roboski halkına uygulanmasına dair sorguların haberimiz yok düzeyinde karşılanmasınadır cümlelerimiz. Tekerrür eden salt ve sadece tarih değildir.

Zaman ve mekan değişse de devletin giydiği vesayetçi şablonlar değişse de kendine kurban olarak seçeceği insanların yaratılmasının hazinlik utanç vesikalarının tükenmezliğidir. Dün, bugün ve daima. Devletin tahayyülünün sokağın bir kısmına yansıyan onlar öldü x oldunuz kalıbının bunlar ölünce y olmadınız kalıbının hemen hiç çekincesiz sahiplenilmesi, soy kodu uygulaması ile fişledikleri bir kere daha ifşaa olunan halklardan halen alınacak hıncın, ödetilecek bedellerin tükenmezliğinedir vurgumuz. Her kıyımı birbiriyle yarıştırıp birini diğerinden de can sıkıcı bir biçimde öne çıkartma ya da yerme hevesinin kronik bir hastalık gibi tezahür etmesine, yaygınlığına insani olanınsa bunlardan, bu değerlendirmelerden hiç birisinin geçer akçe olmadığı inat ve ısrarla bildirilesidir. Bir kez daha.

Rojava, Lazkiye ya da Kahire ekseninde vuku bulanların, devletlerin elinden çıkan terörün, kıyımların tamamı herhangi bir konuda söyleyecek sözüm var diyen herkeslere verilmiş bir ültimatomdur. Bu bir dipnot değil, hakikatin ta kendisidir. Meşruiyet zeminleri, demokratik haklar iyice silikleştirilip, lağvedilirken, tepkimelerin sınırlarının enikonu devletlerin ya da yol verdiği para militerlerin eliyle, işbirliğiyle ne hallere dönüştürüldüğünün utanç vesikası olmaktadır. Bütün bu hamleler, senaryoları önceden yazılmış şeylerin yekünü birer mizansen değil tam aksine oraların hatrına gelmeyecek vehametlerin, hınç ve ön yargıların bir kere daha tezahürü hayatlara kast edişinin önünün açılmasıdır. Budur. Hayatlarımızın ipotek altına alınmasıdır.

Tezahür eden ile iliştirilenler arasındaki keskin ayrışım olan bitenlerle gerçekliğin tahrifindeki dengesizlikler, vicdan ile aklın birbirinden nasıl bile isteye ayrıştırıldığını muştular. Aklın yolu henüz tüketilmemişken, tükendi, tüketildi levhasının bu demokrasi mefhumunda düşe kalka ilerleyebilen bir cenahta vitrine asılmasıdır. Yazı tükenecektir ama aklın aranması, derman bulma gayreti baki kalacaktır. İliştirmek istediğimiz bütün bu modernizm güncesinde paradigmanın ikilemlerden azade kılınabilmesi üstünedir. Yol kısıtlandırıldıkça soru ve sorgu detay sanıldıkça saplantılı devletlu bataklığı hepimizi yutacaktır. Modernizmin iş bu vesikasında başımıza gelen, görülmesini beklentilediğimiz şey budur.

Yok sayıldıkça, vehametine uyanılmadıkça kabusların istisnasız bir biçimde hayatlarımızdaki yeri, işgali sürecektir. Her ama, her fakat, her tereddüt yalın gerçeğe kasıt edendir. Sorgulamak, bu dünyanın bataklığa dönüştürülmüş hallerini, duymuyoruz, görmüyoruz, bilmiyoruz perdelemesini aşabilmek için tercihtir. Her söz kıymetlidir, kesin bilgi. Bir aradalığın, bu kelamda değinilenin arasındaki mesafenin yazınsal olarak değilse bile gündelik hayattaki karşılığını daha hızlı kapatmak bir olabilmek için üzerine düşünülesidir. An gelir söze ihtiyaç duyarsınız, hiç öyle değildir diye bakınmaya, sağa sola bakmaya vakit tüketmeksizin bir anda.

Bir an gelir sesli düşünürsünüz. Düşünmek bu daraltılmış yerde belki de ilk ve tek şansınızdır. Tahlil ve tahayyüller tıpkı basım muktedir ağzının içinden dökülenlerle örülürken ilk ve tek şansınızdır. Her an yaftalama, yok saymalar bir dolu iğneleme ve tehditlerle bayağı donatılmış, kuşatılmışken ilk ve son şansınızdır. Sorgulamak bütün bu griye çalan, ağıtlarla yolu mütemadiyen kesiştirilmiş, kıyamlarla yaşamak zorunda bırakılmış bu yerde biriktirilen sorular için, yanıtların talebi için bir adımlamadır. Gereksinimimizdir. Yaşayacaksak, iradenin, aklın, mantığın tüm engellere rağmen gösterdiklerine amasız, fakatsız, dil olarak, seslenişlere ortak olarak, söz katarak, bir olarak ve birlikte!.