Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Suriye Savaşında Tayin Edici Aşama

[ A+ ] /[ A- ]

s-300

Selim SEZER
Nor Radyo

Son haftalarda Suriye savaşına dair oldukça önemli gelişmeler birbirini izledi. Haziran ayında yapılması planlanan Cenevre Konferansı ve beraberinde hiç olmadığı kadar çok telaffuz edilen ‘siyasi çözüm’ beklentileri, bununla çelişir gözükecek şekilde eş zamanlı olarak Rusya’nın Suriye’ye ‘oyun değiştirici’ S-300 füzelerini gönderme planı, AB’nin Suriyeli muhaliflere yönelik silah ambargosunu kaldırması, şiddetli Kuseyr çatışmaları, Lübnan Hizbullah’ının Suriye savaşına girdiğini ilan etmesi ve elbette, savaşın Türkiye sınırlarından içeri girmesini ifade eden Reyhanlı saldırısı, gündemin en üst sıralarında yer alıyor.

Bütün bu gelişmeler, Suriye savaşında son ve tayin edici aşamaya girildiğini gösteriyor. Ancak, biz, bu aşamanın niteliği konusundaki fikirlerimizi ifade etmeden önce, gelinen noktaya kadar olan evreleri de (kaçınılmaz olarak bazı tali noktaları dışarıda bırakarak) hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz.

Mart 2011’den bu yana Suriye krizinde denklem sık sık değişti. Kanaatimizce iki buçuk yıla yaklaşan bu süreci dört evreye ayırmak mümkün:

1- 18 Mart 2011’,de Deraa’daki gösterilerle başlayan birinci evre
2- Ocak 2012’den itibaren sürecin askerileşmeye başladığı, ancak krizin uluslararası/jeopolitik boyutunun hâlen arka planda olduğu ikinci evre
3- 2012 ortalarından itibaren, savaşın açık bir jeopolitik çatışma niteliği aldığı ve karşılıklı kıyımların gerçekleştiği üçüncü evre
4- Birkaç aydır girmiş olduğumuz dördüncü evre

18 Mart 2011 günü Suriye’nin güneydoğusundaki Deraa kentinde, duvarlara ‘halk rejimin düşmesini istiyor’ yazdıkları için gözaltına alınan çocuklara işkence yapıldığı iddiasıyla ailelerin başlattığı eylemler, ‘Arap Baharı’nın Suriye’ye de giriş yapması olarak değerlendirildi. İktidarda yarım asrını doldurmak üzere olan Baas diktatörlüğüyle sorunu olan farklı ideolojilerden, etnik ve dinsel-mezhepsel kimliklerden on binlerce Suriyeli, değişim talebiyle sokaklara döküldü. Rejim, bazı kısmi iyileştirmelere gideceğini açıklasa da, ‘Arap Baharı’nın yaşandığı diğer ülkelerdeki süreçten cesaret alan kalabalıklar, bu kısmi iyileştirmelerle yetinecek gibi görünmüyordu. Diğer yandan, benzeri gösterilerin yaşandığı bütün diğer Arap ülkelerinde olduğu gibi Suriye’de de kan akıyordu. Göstericilere ateş açan keskin nişancıların kim olduğu konusunda farklı rivayetler ve iddialar olsa da, kuvvetli göstergeler o dönemde yaşanan bu olayların sorumluluğunun Suriye güvenlik güçlerine ait olduğunu gösteriyor.

Elbette bu süreçte muhalifler tarafından abartılan/manipüle edilen pek çok şey vardı. Dünya kamuoyu kitlesel sivil katliamları yaşandığına inandırılmaya çalışılıyor, fakat yeterli kanıtlar sunulamıyordu. Buna karşın 2012 yılı başlarında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye rejimini kınayan bir karar taslağı hazırladı. Taslak, Rusya ve Çin’in vetosu sonucunda reddedildi. Bu durum, Libya’da olduğu gibi bir uçuşa yasak bölge uygulamasının ve beraberinde gelebilecek bir hava saldırısının, en azından BM onayıyla gerçekleşmesinin imkânsız olduğunu ortaya koydu. Ayrıca Tartus limanını, silah ticaretini ve diğer ticaret yollarında önemli bir geçiş noktasını kaybetmek istemeyecek ‘süper güç’ Rusya’nın, bu müttefikini yitirmemek için elinden geleceğini yapacağı kesindi. ABD böyle bir riski göze alamayacağı gibi, çatışmayı hemen bitirmeye de hiç hevesli görünmüyordu. Bu denli karmaşık bir toplum yapısına sahip olan ve kaderi İran’ın, Irak’ın, Lübnan’ın ve Filistin’in kaderiyle çeşitli biçimlerde iç içe geçmiş olan Suriye’de çatışma ve istikrarsızlık ne kadar uzarsa ABD için o kadar iyiydi. İsrail ise gelişmeleri henüz uzaktan izliyordu.

Bu ikinci evrede, muhaliflerin elinde çok az sayıda hafif silahtan başka bir şey bulunmuyordu ve bunların bir kısmı gerçekten de savunma amaçlıydı. Ancak, aynı tarihlerden itibaren, rejim değişikliğinden en büyük kazancı sağlayacak olan Katar ve Suudi Arabistan, Türkiye ve Ürdün üzerinden muhaliflere silah yağdırmaya başladı. Denklemin bu şekilde değişmesi, muhalefetin niteliğini de değiştirmeye başlıyordu. Türkiye, Ürdün ve Körfez yönetimlerine yakın Sünni İslamcı silahlı gruplar muhalefetin hakim rengi hâline gelirken, sokak boşalmaya başlıyor, bir Sünni İslam devletini mevcut rejime tercih etmek için nedeni bulunmayan toplumsal gruplar, nötr tutum almaya başlıyordu.

Temmuz 2012’de, Şam’ın kalbinde patlayan büyük bombalar, artık üçüncü bir evreye girildiğini gösteriyordu. Söylendiğine göre, rejime ağır darbe indiren bu intihar saldırılarının arkasında Suudi istihbarat şefi Bender Bin Sultan vardı. Körfez ülkeleri savaşın baş mimarları arasına girerken, karşılıklı çatışmalarda her iki tarafın da ağır savaş suçları işlediğine dair haberler arka arkaya geliyordu. Suriye toplumu bütünüyle bölünüyor, savaş Kürt mahalleleri ve Filistin kampları dâhil Suriye’nin her yerine giriyor, Yermuk mülteci kampındaki Filistinliler iki ateş arasında can veriyor, tarihi Halep şehri tarih olmaya doğru yol alıyordu. Ölümün sıradanlaştığı, istikrarsızlığın dalga dalga yayıldığı bu süreçte artık rejim tartışmaları anlamını yitiriyordu. Ne var ki ‘ateşkes’ ve ‘müzakere’ kelimeleri pek telaffuz edilmiyor, edildiğinde de, Annan Planı ve Kurban Bayramı ateşkesi örneğinde olduğu gibi sonuç alınamıyordu. Yıl sonuna kadar savaşın bu niteliği hızlanarak devam etti.

Esad rejimi, ilk kez 2013 yılı başlarında, Rusya’nın da önerisi ve zorlamasıyla, samimi bir diyalog ve müzakere çağrısı yaptı. Eş zamanlı olarak bazı muhalefet temsilcilerinden de benzeri çağrılar geldi. ABD de, muhtemelen kontrolsüz bir güç olan ve kendisini de vurabilecek olan El Nusra’nın (Suriye El Kaide’sinin) ağırlık kazanmasına paralel olarak, müzakereli çözüme destek vermiş gibi görünüyor. Ne var ki aynı sırada savaş iyice kızışıyor.

Şu anda Suriye savaşının en çetin ve en tayin edici şekilde yaşandığı yerlerden biri, Lübnan sınırındaki Kuseyr kasabası. Bir yıldır ‘Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolünde olan bu kasaba, stratejik bir bağlantı noktası ve yakın zamana kadar muhaliflerin temel üslerinden biriydi. Kuseyr’in diğer sınır noktaları gibi aynı zamanda Lübnan Hizbullahı’nın da soluk borularından biri olduğu düşünüldüğünde, Hizbullah’ın bu kasabadaki çatışmalara Suriye ordusunun yanında aktif olarak katılması anlaşılırdır. Ayrıca, muhalefet temsilcilerinin, en başından beri, iktidara geldiklerinde İran ve Hizbullah’la olan ilişkileri keseceklerini ilan etmeleri ve söylemlerinde mezhepçi tonların ağır basması düşünüldüğünde, genel olarak Hizbullah’ın Şam rejimine verdiği destek de anlaşılırdır.

Tamı tamına aynı nedenden ötürü, İsrail’in de bir süredir ÖSO’ya verdiği destek çıplak gözle görülebiliyor. İsrail uçaklarının Şam’ın güneyini iki kez bombalamasının yanı sıra, Kuseyr çatışmasında mevzilerini terk eden muhalif militanların, geride İsrail silahları ve araçları bıraktığı El Mayadin televizyonu tarafından görüntülendi. Hemen hemen aynı günlerde, İsrail lobisinin desteklediği Cumhuriyetçi senatör John McCain’in Halep’te muhalefet temsilcileriyle bir araya gelmesi de, ABD devlet yapısı içinde en azından bir kanadın tarafını net bir şekilde ilan etmesi anlamına geliyor. Karşı tarafta Rusya’nın, Şam yönetimine S-300 füzeleri göndereceğini ilan etmesi, eş zamanlı olarak da AB’nin, İngiltere’nin ve Fransa’nın baskısıyla muhaliflere yönelik silah ambargosunu kaldırması, yaklaşan barıştan ziyade, daha da büyük bir çatışmanın habercisi gibi görünüyor.

Elbette tabloyu tersinden değerlendiren bazı yorumlar da mevcut. Buna göre son aylarda içeride ve dışarıda kızışan durum, klasik bir taktikle, masaya eli kuvvetli şekilde oturma girişimlerinin bir parçası. Gerçekten de bütün müzakere süreçleri öncesinde savaşan taraflar savaşı kızıştırırlar. Suriye örneğinde de durumun böyle olmasını ve Cenevre Konferansı’nın barışa ve siyasi çözüme giden yolu açacağını umalım.

Bitirirken bir konudaki tutumumuzu da net olarak ifade etmek isteriz. Öncelikle, bütün kabul edilemez niteliklerine rağmen, ‘Suriye muhalefeti’ Suriye toplumunun bir bölümü tarafından destekleniyor. Bu nedenle eğer müzakereler gerçekleşecekse, onların da bazı taleplerinin karşılanması gerekir. Ancak, ne tür dönüşümlere gidilirse gidilsin, mevcut Suriye yönetiminin en az iki yapısal özelliği –seküler yapısı ve bölgesel ittifaklar sistemi içindeki yeri– değişmeden kalmalıdır.

Eğer bu başarılabilirse, bu yıkıcı ve parçalayıcı savaş sona erer ve Suriye, Körfez monarşilerinin dostu, ABD ve İsrail’e karşı tek kelime etmemiş, açık mezhepçi yönelimlere sahip grupların eline geçmezse, akan kanın durmasının yanında emperyalizm de ciddi bir darbe almış olacaktır. Eğer müzakere süreci başarısız olursa, vahim sonuçlar yaşanabilecek, savaşın nihai kazananı kim olursa olsun kaybedeni Suriye ve bütün bölge halkları olacaktır.