Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Tahakkümün Tezahürü

[ A+ ] /[ A- ]

Karin KARAKAŞLI
Radikal

Eğer 2013 yılında sokak ortasında eski kocası tarafından 27 bıçak darbesiyle öldürülen bir kadın, sivil-polis bir vahşet ekibinin elinde dövüle dövüle can veren bir delikanlı varsa, tahakküm de utanç da günlük hayatın tam ortasındadır.

Çağdaş Alman edebiyatının en özgün seslerinden ve Nazi rejimi ile hesaplaşmanın simge isimlerinden Ingeborg Bachmann, unutulmaz saptamasıyla durumu tarihe kaydetmişti: “Faşizm, atılan ilk bombalarla başlamaz, her gazetede üzerine bir şeyler yazılabilecek olan terörle de başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar.”

Faşizm diye tanımlanan aslında sistematik tahakkümün ta kendisi. Bu tahakküm birbirinden farklı alanlarda değişik aktörlerle oluşturulan devasa bir ağın içerisinde karşılıklı etkileşim ve destekle baskı gücünü perçinler. O kadar ki, hanelerin içinden okul sistemine, iş hayatından popüler kültüre her yer ve her şey tahakküm uyarınca incelikle biçimlenir. Devletin sürekliliği ise yepyeni ve fakat zihniyette aynı kadrolara adeta miras yoluyla devrolunan kinden bilinir olur.

İlk bakışta birbiriyle ilgisiz görünen bir dizi güncel gelişmede ben hep aynı tahakkümün farklı tezahürlerini görür oldum.

Yıllardır yurtdışında yaşamını ve çalışmalarını sürdüren Doğan Akhanlı’nın bayram vesilesiyle kendisiyle dayanışanlara yazdığı açık mektup, on yıllardır inatla sürdürülen devlet kininin ibretlik belgesiydi bir yanıyla. Bundan 24 yıl önce 1989’da İstanbul ’da sonu ölümle biten bir döviz bürosu soygununun talimatını vermekle suçlanan, yıllar sonra babasının cenazesine katılmak üzere, Türkiye ’ye geldiğinde tutuklanıp beş ay hapis yatan, son olarak savcının istemiyle beraat kararı Yargıtay’da bozulan ve ömür boyu hapse mahkûm edilen Akhanlı şöyle diyordu satırlarında: “İnsanları keyiflerince yönetebileceklerini, hapishanelere tıkacaklarını sanan, geçmişten ders almamaya yeminli, geçici olduklarının farkında olmayan, kendilerine verilen oy ve desteği istismar eden yöneticileri, her devrin zorbalarıyla işbirliğine hazır yargıçları, savcıları, bürokratları, hiçbir haksızlığın sonsuza dek sürdürülemeyeceğini, kibrin de ömürlü olduğunu anlamaları için daha kaç Kürt, kaç Gezi ayaklanmasına gereksinim duyduklarını kendilerine sorsalar iyi olur.”

15 yılı geçen ve psikolojik işkence olarak dayatılan adaletsizliğin insanlık dışı boyutu, sosyolog Pınar Selek’ten de bilinen bir vaka. Dahası F tipi denen yalıtılmış hapishaneler haksızlığın kurbanları ile dopdolu. Göz göre göre süregiden intikam kılıklı hukuksuzluk halen her yeri açık hava hapishanesine çevirebilecek kudrette.

Müdanasız göz göre görelik

Tahakküm kör gözün parmağına dayatılır. Dayatılır ki ibretle mesajı, dersi alasın, ‘makbul’ vatandaşlar yığınına katılasın. Katılmazsan olacaklar da belli. Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Gezi Parkı eylemleri sırasında uğradığı saldırı sonucunda 38 gün komada kaldıktan sonra yaşamını yitiren 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz’ın ölümüyle ilgili biri polis dört kişinin tutuklanması olayını değerlendirirken “Biz bunu polis yapmadı demiştik. Yine o sözümüzün arkasındayız. Burada ağırlıklı olarak sivil kişiler işin içinde” dediğinde, olan budur. Ve elbette gerçek, apaçık ortadadır aslında. Deşifre edilen güvenlik kamerası görüntüleri ve ifadelere göre dövülüp yere düşen Korkmaz’a son tekmeyi polisin attığının bilinmesi gibi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın, bayramlaşma törenindeki “Üç çocuk yapın. Bu üç çocuğu da vatana hibe edin” sözleri işte bu arka plana denk geldi. Ama kim bilir zaten kastedilen o vatana hibe edilecek çocuklar içinde Ali İsmail Korkmaz hiç görülmemişti.
Ve boşanmak üzere olduğu Osman Bal tarafından Beyoğlu’nda sokak ortasında 27 kez bıçaklanarak öldürülen Beyaz Bal da ihtimal o çocukları hibe edecek anneler arasında sayılmamıştı. Eşinin tehditleri üzerine savcılığa başvuran ve kendisine çağrılı koruma verilen Beyaz Bal’la ilgili haberler , “cinnet getiren, dehşet saçan eski koca” tanımlamasıyla taçlandırılırken, cinayetin gerekçesi de elbette evlere şenlikti: “Bayramda çocuklarımı görmek istediğimi söylemek için aradım. Ancak bana telefonda hakaret etti, aramızda küfürleşme yaşandı. Ben de sinirlenip işyerinin önüne gittim. Küfür edince kendimi kaybettim.”

Hayatın ortasında

Neden hicap duyulduğu, ar duygusunu neyin harekete geçirdiği de tahakkümün belirlediği bir durum. Herkesi, hepimizi suç ortağı kılan bunca kıyım dururken, Danıştay 13. Dairesi, RTÜK’ün ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisine ilişkin “toplumun milli ve manevi değerlerine aykırı olduğu” gerekçesiyle kestiği idari para cezasını onayladı. Gerekçeli karar ise tezatı bir kez daha gözler önüne serdi.

“Dizide saraya getirilmiş olan kızların göğüs ve dişlerinin kontrol edilmesi ve hatta kızlara bekaret kontrolünün yapılması sahnesinin milli değerlere ve toplumun hassasiyetlerine dikkat edilmeden sunulduğu” tespiti hakikaten takdire şayandı. Batı dünyasına göre sadece cinsellikle ilişkilendirilmesine karşın aslında haremin bilim, sanat, müzik ve estetik alanlarında faaliyetlerin yürütüldüğü ciddi bir eğitim kurumu olduğu vurgusu da öyle.

Eğer 2013 yılında sokak ortasında eski kocası tarafından 27 bıçak darbesiyle öldürülen bir kadın, yine sivil-polis bir vahşet ekibinin elinde dövüle dövüle can veren bir delikanlı varsa, muhalif duruşu olan bilim insanı ve yazarlar sürgüne ve kişilik katline mahkûm edilmeye çalışılıyorsa, ben tahakkümü de utancı da dizi filmlerin, suni gündem yaratma çabalarının ötesinde kötülük dayatılan günlük hayatın tam orta yerinde görüyorum.

O manzara o kadar korkunç ki, hiçbir dizinin senaryosuna sığmıyor. Ve tahakküm, kodlarını görenlere, anlatma ve buna karşı mücadele etme sorumluluğu yüklüyor. Katilden sayılmamak ve hak edilmiş bir nefesi özgürce alabilmek için.