Talat Adında Bir Ermeni

fft64_mf1564587

Khatchig MOURADIAN*
Radikal

Onunla ilk kez Diyarbakır’ın önce Ermenilere, sonra Kürtlere yönelik, üst üste şiddet katmanları üzerinde yükselen Lice ilçesinde tanıştım.

Ankara’daki bir konferansta konuşma yapmamdan bir gün önceydi.

Ailesi, bizi, sıcak bir hoş geldin ile karşıladı. Ne de olsa, Talat’ın kısa süre önce Müslüman ismini Armen’e çeviren ve Diyarbakır’da Ermenice kurslarına giden erkek kardeşiyle arkadaştım. Eski tarz oturma odasındaki kanepede nutkum tutulmuş hâlde ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum, bu arada arkadaşlarımın aileyle daldığı sohbet benim sessizliğimin yakışıksızlığını hafifletiyordu.

Talat’ın babası Hovsep, 1910’da Lice’nin bir Ermeni köyünde doğmuştu. Beş yaşındayken, ailesi soykırımda katledilmişti, bir şekilde canını kurtaran Hovsep’e bir Müslüman aile kol kanat germiş ve Bekir adını vermişti.

Bekir, dini bütün bir Müslüman olarak yetişti, iki kere Mekke’ye Hac’ca gitti. Beş oğlu oldu, hatta birine Ermeni Soykırımı dönemindeki Osmanlı İçişleri Bakanı’nın, yani bu suçun beyni kabul edilen adamın adını verdi: Talat.

Ve şimdi, Armen’in kardeşi Talat karşımda oturuyor ve muhtemelen, birkaç dakikalık kısa sohbetin ardından niye sessizliğe gömüldüğümü merak ediyordu.

Büyürken, bana, soykırımdan kurtulanın, büyük zorlukların üstesinden gelmiş kişi olduğu öğretildi: Onlar katliam, hastalık ve açlığın zehirli havasından kaçıp Sovyet Ermenistanı ya da yabancı ülkelerde oluşan Ermeni toplumları içinde yaşamlarını yeniden kuranlardı. Hayatta kalanlarla benim kuşağım genellikle aynı çatıyı paylaştı.

Ama çoğu benim gibi soykırımdan kurtulanların çocuğu ya da torunu olan Türkiye’deki yüzlerce ‘gizli Ermeni’ ile karşılaşmalarım, bu tanımın ne kadar kifayetsiz olduğunu fark etmemi sağladı.

Zorla ya da ölümden kaçmak için İslam dinini benimsemek durumunda kalan on binlerce Ermeni kadın ve çocuk da soykırımdan kurtulanlardır. Onların çoğu, kaçabilen ve şimdi Ermenistan’daki ya da diasporadaki sevgili ninemiz ya da dedemiz olarak hatırladığımız kişilerin kardeşleridir.

Bizim gözümüzde birini Türk ya da Kürt yahut bazen Arap ve bir diğerini, soykırımdan kurtulmuş Ermeni yapan kaderdi, daha da basitçe, şanstı.

Bu ‘gizli Ermenilerin’ çoğu, diğerleriyle, yani ‘tescilli Ermeniler’le tanışmaya can atardı. Hatta bazısı kimliklerini kanıtlayan belgeler gösterme çabasına girip, ‘tescilliler’ nezdinde bir tür tasdik arardı. Ama çoğu sadece bir kucaklama isterdi.

O gün Talat’ın yeğeninin oğlu, iki yaşında ya var ya yok, herkesin dikkatini üzerinde topladı. Koyu renkli, çok şey anlatan gözleri, bana, Armen ile Talat’ı çağrıştırdı. Nasıl bir Türkiye’de büyüyeceğini merak ettim. Bekir’e dönüşen büyük büyük babası Hovsep’in ve büyük amcaları Armen ile Talat’ın kaderleri hakkında neleri öğreneceğini merak ettim. Çocuğuna ne isim vereceğini merak ettim: Talat mı yoksa Zohrab mı?

O gün Talat’ı kucakladım. Talat da Kürt arkadaşımdan, ikimizin fotoğrafını çekmesini istedi. “Elden ne gelir?” dedi. “Kan çekiyor.”

O akşam Ankara’ya gidecek uçağa yetişmek için Diyarbakır’a döndük. Saatler sonra bir konuşma yapmam gerekiyordu ama elimde sadece tamamlanmamış notlar vardı. Lakin endişeli değildim, ne söyleyeceğimi ve bunu hangi dilde söyleyeceğimi çok iyi biliyordum.

O gece Ankara’da konuşmamı Türkçe kaleme aldım. Yanlarında kaldığım iki arkadaşım, Bilgin ile Şebnem, hatasız bir dil kullanmamı sağladı.

Ertesi sabah podyumdaki dinleyicinin karşısına çıktığımda, büyükannemle büyükbabamı düşünüyordum. Ama en çok Talat’ı düşünüyordum.

Yazarın notu: Talat’ın hikâyesi Ocak 2013’ten beri zihnimde dönüp duruyor. Mayısta bir grup arkadaşımla onu tekrar ziyaret ettikten sonra oturup yazabilmeyi umuyordum ama tüm ortaya çıkarabildiğim denemenin başlığı oldu. Nihayet, Lice’nin 28 Haziran’da uğradığı polis şiddetine dair haberleri öğrenince, oturup yazabildim. Belki bir gün Türkiye, o bölgedeki şiddet tarihinin katmanlarını keşfedecektir.

* ABD’de yayımlanan haftalık gazete Armenian Weekly’nin editörü