Tövbeler, Tövbeler Olsun Ararat’a!

Misak Tunçboyacı

Bir trajedinin orta yerinde var edilen karanlığın artık nesnelleştirildiği yerden, tam da hayatın kuşatıldığı bir güncellikten bildiriyoruz. Evet veyahut da hayırdan önce bu menzildeki ‘hayat’ meselinin üstü çizildi bir bunu görüyoruz. Hep bununla sınanırken daha da fazla kuşatılıyoruz bugün bu menzilde. Çürüme engin bir edim gibi el üstünde tutulurken; hainlik, teröristlik kafi gelmez gibi bir defada sıradanın sesinin topyekun bastırıldığı bir ‘güncelliği’ idame ediyoruz.

Yaşıyor muyuz bu bahis muallaktayken, yıkımın ortasında kalakaldığımız bir ‘hakikat’ olarak nesnelleşiyor, tanığıyız. Giriş, gelişme, sonuç değil başı da, şimdi ve şu anı da aynı yere çıkan tehdidin yine bininin bir kuruş olduğu bir vahamet sarmalı önümüzde bina ediliyor. Yaşamak, erke teslim olmadıkça anılmayan bir tevatüre eşitleniyor. Durumun, gidişatın alenen ve açıkça ülkede var edilenin aleni bir hayat görünümlü tutsaklığın ta kendisinin hakikat, istikbal olarak sunulması gerçek kılınıyor. İkrar ve ilam edilen bütün ol geçmişin karanlığını yeniden bugüne taşımaktır. Bu tanımlar sıralandı mı, büyük ve güçlü yeni ülke sanki dününü sonlandırmış gibi bildirimlerin artık nasıl da eften püften olduğu da meydana çıkmaktadır.

Trajedi tek istikamet, güncelliğin yegâne nesnelliğidir artık. Vaatler bitmiştir, sahne ışıkları ile o cilalı sözlerin sonu gelmiştir. Çürüten ve haliyle kendisi de çürüyen ülkenin bizatihi ta kendisi için bir adım daha atılmıştır. Erk, muktedir, iktidar tahayyülü bu sinsice karanlıkla işte hepimize paylaştırılandır. Sistemin dişlileri kırılmış olsa da eksilmiş olsa da bariz tehdit düzeneği zorbalık mekanizması halen işlevseldir. Dilden çıkan nefret hayatı kuşatmaya, eksiltmeye devam etmektedir açıkça.

Bir yerlerden tanıdık gelendir bu zalimlik, zor ve tahakkümün ceberut tahayyülleri hatırlanıp da anıldıkça görülen köye kılavuza hacet bırakmayandır. Hep bir noktada yıkımı, çürüme ve yok etmeyi amaç edinenlerin tezahürüdür mesele. Demokratikleşme mefhumu ne zaman dile getirilse ardının bir yıkım olarak var edildiği yerdir o tezahürü örnekten çok daha ötede ikrar ettirecek olan. Geçmiş bugünde var edilirken, yalan, inkâr ve riya ile örselenip, unutturulmak istenen her şey yeniden biçimlendirilir.

Bin sekiz yüz doksanların cerahatli ortamında düşman ya da mihrak edimi nasıl Ermeni’ye kefen olarak biçilmişse, buradan yirmi beş yıl sonra derin bir karanlığın ta kendisine dönüştürülmüşse, bugün de ol minvalde, şu memleketin rotası yine, yeniden belirlenmektedir. Artık her şey alenidir. Kilikya ile çevresi, Doğu Anadolu ve yöresi 1890 pogromu, 1894-6 felaketi, 1909 Kilikya yöresinde, başta Adana ve çevresindeki Ermeni yerleşim yerlerinin tamamındaki tehcir, kırım ve kıtal şu söylediğimizin bir yüzeyidir, onların bir tamamlayıcısı hamledir onca zaman sonra hala.

Her yerin altı üstüne getirilirken bir yaşam vaadi, reform paketleri, yaşam iyi olacak bahisleri hiç durmadan güncellenirken kör yıkım var edilir. İlk ölüm taarruzunun ardından Kızıl Sultan karşısındaki “meşrutiyet ilanı” ile İttihat ve Terakki’nin hayat vaadine inanan artakalan insanlar 1915 ve daha sonrasında bütün Anadolu coğrafyasında güvenin karşılığı olarak ölümle yollanırlar. Seçim veya sandık, anayasa, reform ve daha fazla özgürlük denilirken salt ‘ölüm’ çıkagelir.

Devletin ne ilk ne de sonuncu taarruzu amma ve lakin bu coğrafyanın belki en ağır kırımı yirmi beş yılda demokrasi, eşitlik, hürriyet ile bir hayat meseli öne sürülürken bina edilir sözün ardından kırım çıkagelir. Sözün yitimi ile ilk kez bunca bariz bir hayat yıkımı / soykırım var edilir. Geleceğin ülkesini, bir anlamda işte bu ülkenin ta kendisini bina etme tahayyülünde, gözden çıkartılan ol yurdun asli unsur (!) diye zamanında İttihatçılar tarafından öne sürülen, onlar da bizim kardeşimiz evladı Osmanlı, sadık tebaa diye aleni uzaya duran sıfatların arkasından çıkan, bir kan, kırım ve gözyaşı düzlemidir.

İradenin tanınmaması, kimliğin ve dilim ve inancın önemsenmesi bir kenara itildiğinde çorak bir düzlem, cehennemi bir platform kaçınılmaz sonu beraberinde getirir. Yüz iki yıl öncesinde o karanlık bu ülkeyi bir kez zapt etmiştir. Yüz iki koca yıl önce bu menzilin dört bir yanındaki hayat emaresinin üstü ol devletin zamanki efendilerince çizilmiştir. Üstelik yirmi beş yıl önce, çok daha dar bir kapsamda yapılan artık tamamen o kimlikten, Ermeni’den ilelebet kurtulmak adına şekillendirilir. Vaat olunan memlekete varmak için yıkım düze çıkmak için içteki insanı toptan gözden çıkartmak yeniden gerçek kılınandır.

1915’in karanlığına yollanmak istenen tek entelektüel kadın olan Zabel Yesayan’ın kaleme aldığı ‘Sürgün Ruhum’ bu bahsin ne hallerde insanı yerle yeksan ettiğini illa ki kandan bahsetmeden, içteki kırgınlığı göstererek bildiren bir tanıklıktır. Anlatılması zor olan 1909 Adana Katliamı için kaleme aldığı ‘Yıkıntılar Arasında’ kitabında denkleştirdiği sessizin / sözcüklerini zayi, aklını berhava olduğunu imlediği tanıklık ekseninde bildiren, olduğu gibi paylaşan Yesayan’ın yıkıntılar arasında kalakalmasının en son örneği o Sürgün Ruhum’da Emma karakterine sirayet eder.

Geçmişin ağrısı, sızısı buralardaki yaşama olan inancın topyekûn felç olması ve sonun çıka gelmesi mesel olunur. Satır satır işte bu menzilin kaybettiği, edebiyatla sarsılarak, mübalağasız cümlelerin arasında el etek çekilen hayat simgeleştirilerek sunulur. Yara halen ortadadır. “Resimlerim aslında ruhumun sessizlik dönemlerine tekabül ediyor. O vakitler sanki iç âlemimde dans eden tüm ruhlar geçip gitmiş ve her şey onların yokluğunda taşlaşmıştı. Öyle günlerde insan kendini bomboş hisseder ve bu boşluğu hatıralarla doldurmaya çalışır. O halde tablolarım, hatırlarken yaşadığım tecrübenin yansımaları ve sessizlik döneminin mahsulleri.”

Zabel Yesayan’ın kurgusu bütündeki hamleyi o son vuruştan sonra artakalanın içinde taşıdığı mesajın da bir özetidir. Kurtulmak bunca ağır, geriye dönüp bakmak bunca zorken bir de sözcüklere, resme sığınarak yol bulmak meselini ta göbekten, kestirmeden ve hemen hiç dolambaçsız ressam Emma ile birlikte önümüze paylaşır. Hayatta kalabilmek de bir mücadeledir. Her şeyin yitirildiği sıfır noktasında kalakalmanın hiç ama hiçbir zaman anlatılamayan yüzeyleri, can yakıcılığı kelimelerle karşılığını bulmaktadır. Budur zaten onca zaman sonra nasıl da bir menzilin çürüten olduğunu imleyen.

Belli belirsiz, eksik ya da bulanık bir mecaz olarak görülen belleğin içerisine hapsolmuş nüvelerin aslında o tek başına yıkım ile nasıl sınırlandırıldığını göstermek de tanıklıktır. Bugün yaşadığımız açık, aleni kırım / kıtal ve yağma güncesinde, demokrasi bahisleri edilirken geçmiş geleceğe taşınır ve yeniden işlenirken unutmadığımızdır ol mesel.

1915’in karanlığında ‘Sepastiya’ Gürün’den Halep’e yollanmış olan Antranik Dzarugyan’ın Çocukluğu Olmayan Adamlar anı-romanı tüm bu meselin bir başka can yakıcı örneğidir. Acıyı ol hayatının merkezinde taşırken bir de yetim kılınmanın, aileden uzakta geçirilen bir hayatın, belirsiz sorularla örtülmüş bir mazinin ve kan yine yeniden kanın sahnesinden hayata nasıl dönülebilir ki sorusunun yanıtının peşinde yollar arama / yaratma çabasıdır biraz da mesele.

Dzarugyan geçmişi olmayan, o geçmişi kaybetmiş olarak yolunu ararken, çocukluğunun nasıl örselendiğini de bildirir. Bir tanıklıktan çok dahası çok daha içe dokunanı bildirilir satırlar arasında. Bugüne gelenin, bugün de var edilen kötülük meselinin nasıl imal olunduğunun örneğidir yaşam hikâyesinden öteye ulaşan. Sessizliğin özü ona saplı kalan ağrıların, yıkımların kıyısında hepimizin geçmişinden bir kesit yıllar sonra ol Antranik Dzarugyan tarafından paylaşılır.

En başından bu yana izahat vermeye çalıştığımızın, anlatmak istediğimizin yekpare bir devletli aklına rehineliğimizin sonuçları bildirilendir. Açık bir biçimde nefes almanın sınırlandırılmasıdır karşılaşılan. Der Zor’dan Halep’e yollanmanın, Gürün’ü toptan hafızadan silmenin bugün yirmi birinci aynın içerisinde olan Sur ablukasından hiçbir farkı, oradaki tanıklıklardan hiçbirisinden ayrı olmadığı açığa çıkar. Şen şakrak kalemin sahibi olarak bilinen Yervant Odyan’ın Dzarugyan’ın da kaldığı yetimhaneye yaptığı ziyaretin detaylarında, ol güleç adamın sessizliğe gömülmüş halinin betimlenmesinde çıkagelendir işte ol geçmiş, geçmeyen geçmiş.

Yervant Odyan’ın ağzından salt “Yetimler, sizi çok seviyorum…” cümlesi çıkar. “Der Zor’dan yeni dönmüş, büyük çile çekmiş bir Ermeni yazar kendi soyundan binlerce yetime ne söyleyebilirdi? Her bahar, Fırat’ın azgın sularının ana babalarının kemiklerini parça parça kıyıya attığını gören o yetimlere…” Yervant Odyan’dan, Antranik Dzrugyan’ın çocuk zihnine yapışan, bulaşan, içine sinen bu karanlık imalinin aslında nasıl bir kötülük olduğunun belgesidir. Kelimeler birbiri ardına güncellenir gel gelelim yıkım, yok etme ve çürüyen us, beden, gelecek her zaman olduğu gibi bu coğrafyanın hemen hemen her günündedir. Sözün bir hiç kılınması sonunun yıkım, katliam ve nice acıyla sonlandırılması bir laf yahut da tevatür veya mübalağa değildir.

Yesayan ve Dzarugyan’ın meramları tam da o devrede bu sınırın dört bir yanında var edilmiş olanı bildirir / gösterir. Hayatın biçiminin artık uluorta zalimliğe rehinelik / biat olarak sunulduğu yerde cürümler yüz iki yıldır süreğendir. Sırf Ermeni’ye de değildir yok etme, tehcir, kıtal ve soykırım. Hiç yüzleşme konusunda adım dahi atılmayan yara meselinde Ermeni ile birlikte gözden çıkartılanlar Nesturi, Süryani, Rum, Pontos Rum, Kıpti, Arap Hristiyan, Marunî, Ezidi, Çingene ve dahi Alevi ve Kürd olarak sırasıyla güncellenir.

Devletli aklının eylediği tek tip ülke, tekil insan modeli / ruhu / inancı dışındaki her kesimi o zamanlardan bugüne halen hedeftir. Artık “kesmiş olsaydık hiçbiriniz hayatta kalmazdınız” değil çirkeflikle yol bulan Haşmet Babaoğlu, Hayrettin Karaman, Güneş Gazetesi Yazarı Uygur Kayahan gibi nicelerinin tehditleri, yıldırı ve tahakküm mesajları bir düşünce olarak addedilir. Yirmi bir aydır Bakur Kürdistan’ındaki yıkım sahasında sayılan, dökülen nefret, Ermeni kimliğine hakaret bunun bir öncülüdür. Geçmiş şimdide var edilendir.

Duvar yazılarından ibaret değildir açık seçik küfürlerden güvenlik araçlarından yapılan baskın anonslarındaki nefret cümlelerine, yayılan bütün propaganda kayıtlarına hep, her zaman, öteki sanılanın, o Ermeni’nin bu topraklardan kazınmasını istenir. Ermeni zaten sessizdir. 1890’dan 1915’e uzanan karanlığın dehşetinde sesi ve sözü bir daha çıkmayacak kadar boğulmuştur ol Ermeni’nin. Bir siyasi manevra gibi kıtal ve tehcir kelimeleri özellikle her resmi belgede, not ve tanıklıkta yer bulsa da asıl mesele Karaman, Babaoğlu, Kayahan gibi isimlerin imalarında, bildirimlerinde karşımıza çıkar.

Ermeni ile komple sessizleştirilen hep böyle olmasına çalışıldığı artık zikredilmekten çekinilmeyen bir karanlıktır savunulan. Cürüm ekseriyetle savunulandır. Yıkım belgelenmiş olsa da görülmeyen, onca tanıklığa rağmen işitilmekten bir özenle kaçınılandır. “Gâvur” ağızlara pelesenk edildiğinden bu yana sabit ve sabık bir utanç vesikası sahip çıkılandır. Medz Yeghern’den, Sayfo, Küçük Anadolu Kırımından karanlığın o bin bir türlü adlandırılmış evresine bu sahip çıkış can yakandır. Kim, kime “şiddet” uygulamış değildir bu raddede mesel hangi nedenler öne sürülerek “insanlar” gözden çıkartılmıştır budur hiçbir türlü sorgulattırılmayan.

Şahan Şahnur’un Sessiz Ricat’ı bu yanıtsızlık içerisine mahpus olmuş Ermeni’yi sorgular. Yüz iki koca yıldır sorgulanan ol mesele, bu sınırın içinden dışında kalana, artakalanın her gününde yer eden ol sorguyu, sessizliği yıkmayı amaç edinir. Gerçekte bir şamardır, Şahnur’un roman kahramanlarından Suren’e seslendirttiği mesele. Bugün Nisan, bugün Nisan 24, bugün Nisan 24 ve hala takvimler 1915. Bugün Nisan 24 1915 ve hala sessiz halen suskun kalmaya mahpus edilmişler / siz susun biz konuşuruz sizin yerinize diyenlerin ol cüreti her yanımızı kuşatıyor.

Sessizlik yıkımı, bunca yüzleşme ihtimalinin önünü almakta hiç gocunmayan devletlilerin dünyasında özdeki yükümüzü bildirmektedir. Yüklendiğimizi Suren seslendirsin bir kez daha. “Ricat, Ermenilerin ricatı. Kavga kutsal şeydir, muharebe de kimi zaman onun kadar faydalı olabilir. Mağlup veya muzaffer, bunlardan bir ulus doğar, fakat iki koşulda da doğar. Ama ruhların ricatı, baş döndürücü bir yokuştan aşağı sürüklenen o ricat her şeyi siler, eritir, yok eder… Ana – baba, evlat, dayı, damat ricat eder; şan, tutum, ahlak, sevgi ricat eder. Dil ricat eder, dil ricat eder, dil ricat eder. Ve bizler, sözle ve eylemle, isteyerek veya istemeden, bilerek veya bilmeden ricat ederiz. Tövbeler, tövbeler olsun Ararat’a!”

Geçmiş bugünde var edilirken, yalan, inkâr ve riya ile örselenip, unutturulmak istenen her şey yeniden biçimlendirilir. Sessiz ricat hayatımızı tırpanlarken, burada kalma cüretindekiler için sınav her gün yeniden başlamaktadır. Ermeni ve Türk’ü değil herkesi ve hepimizi kapsayandır. Yüzleşmek, anlamak, görmekten imtina ettikçe çürümek kesintisizdir. Susacak mısınız! Hala mı sessizsiniz! Suren bizim namımıza da sesleniyor hala… “- Tövbeler, tövbeler olsun, Ararat’a!”

Görseller 

Armenian Genocide Survivors Art Ehibit – Katie FALKENBERG – Los Angeles Times 

Surviving Witnesses – Armenian Genocide – Museum Yerevan – 2008 – Raffi YEDALIAN

VideoKomitas – Chinar Es / Չինար ես / Mischa MAISKY, Orchestre National De Belgique, Arranged By Alexandr IRADYAN

Meseller

Bir 9 Bir Beş

İki Bin On Beş

#24Nisan: Hala Buradayız!

#KampArmen: Gitmeyeceğiz, Yıktırmayacağız, Tükenmeyeceğiz

Ցաւդ Տանեմ ‎(CʿAwd Tanem)