Uğur Ölecek ve Bu Dünya Dönmeye Devam Edecek Öyle Mi?

Serra TORUN
Haber Fabrikası

Bir Cumartesi Anneleri sonrası Danışman’da oturmuş çay içiyoruz, acelesi olmayan bizler… Ben başka bir memlekette yaşıyorum, buralara döndüğüm zamanlar ödenmeyeceğini bilsem de borcumu ödeme arzusuyla geliyorum cumartesi günleri Galatasaray’ın önüne.

İki eli kanda olsa Cumartesi Anneleri’ni yalnız bırakmayacak olan arkadaşım beni oranın daimileri ile tanıştırıyor, hayat hikayelerini ve kaybedilişlerini bildiğim insanların anaları babaları kardeşleri yeğenleri ile… Mikail Abi tam karşımda oturuyor, söz nereden geldi nasıl geldi hatırlayamıyorum, sanırım üniversite yurtdışı filan derken Mikail abi “aman yanlış anlama ama” diyor “merak ediyorum, nereden geliyor bu merak, bu ilgi?” Soru bildiğim yerden geliyor, yanlış anlamıyorum. Kaybettikleri hayatların, sevdiklerinin, umutlarının, haklarının peşinde bir ömür geçirenler böyle benzer bir kaybı olmayanın neden o gün orada onlarla birlikte olduğunu bilmek, bilse de duymak istiyorlar sanırım. “Ben bugün neden burada olduğumu değil de meselenin benim için başladığı anı anlatayım sana istersen Mikail Abi” diyorum.

2004, ben 14 yaşındayım. Ana haber bülteni denen kabusla birlikte akşam yemeği yiyoruz. Ev ahalisi belirli aralıklarla fondaki haberlere ufak tefek yorumlar yapıyor ama esasen herkes kendi yorgunluğu, düşünceleri ve önündeki yemekle ilgileniyor, ben dahil. Sonra spiker bir çocuktan bahsediyor, Uğur Kaymaz, 12 yaşındaymış, ölmüş, babasıyla birlikte, “ele geçirilmiş” yok “etkisiz hale getirilmiş”ler, öldürülmüş, evinin önündeymiş, polis, 13 kurşun varmış bedeninde, mavi önlük, kara gözler, 12 yaşındaymış ha, benden 2 yaş küçükmüş… Kafamı kaldırıp bakıyorum, ahlanıyor vahlanıyor yazıklanıyor ev ahalisi, ben inanamıyorum bu durgunluğa “benden 2 yaş küçük bir çocuk öldürülmüş” diyorum, kafalar sallanıyor, öfkeleniyorum, neye öfkelendiğimi henüz bilemeden, öfkelenmeyeyim istiyorlar herhalde ki, araştırılır kızım suçlular bulunur cezalandırılır buncacık çocuğu öldürmek de cezasız kalmaz ya, diyorlar, inanmıyorum, benim için o an aslolan Uğur’un ölmüş olması, babasıyla birlikte, evinin önünde, 13 kurşunla… Bir şey söylemiyorum, başımı önüme eğip konu kapanmış gibi yapıyorum, çocuklar büyüklerin ne zaman konu kapansın istediklerini anlar ve uygun görürlerse konu kapanmış gibi yaparlar, başka bir zaman daha kuvvetli bir şekilde açmak üzere… Nasıl anlatsam bilemiyorum ne kadar öfkelendiğimi, 12 yaşında bir çocuk öldürülecek hem de 13 kurşun çıkacak bedeninden ve dünya aynen olduğu gibi kalacak öyle mi? İşte Mikail Abi, ben o ana haber bültenli akşam yemeğinden beri iflah olmadım diyorum… Ben büyüdüm, Uğur büyümedi, polisler beraat etti. Mikail Abi bana dikkatle bakıyor, bir şey söylemiyor, anlaşıyoruz kendi aramızda sessizce, birer çay daha söyleniyor.

Uğur ve babasının öldürülüşünün ardından dört polis hakkında dava açıldı. Mahkeme meşru müdafaadan polislerin beraatine karar verdi. Yargıtay 1. Ceza dairesinin mahkemenin kararını onamasıyla iç hukuk yolları tükenince Kaymaz ailesi AİHM’e başvurdu, “yaşam hakkı ihlali” ve “etkin yargılama süreci işlemediği” gerekçeleriyle. AİHM başvuruyu kabul edip yargı sürecini başlattı. Bu çerçevede Türkiye’ye Uğur ve babasının ölümüyle ilgili sorular soruldu. Bugün haberlerde gördüm, Türkiye tarafından yapılan savunmada Kaymazların öldürülmesi “orantılı güç kullanımı” olarak açıklanmış, “Ahmet Kaymaz 5 Uğur Kaymaz 8 kere ateş etti” denmiş. Orantılı güç kullanımının ne demek olduğunu bilenler için bu cevap malumun ilanı.

Orantılı güç kullanımı sebebiyle ölen, çocuğunu düşüren, kalçası kırılan, sakat kalan, gözünü kaybeden… “Orantılı güce rağmen ölen” Uğur’un otopside yakın mesafeden sıralı 13 kurşunla öldürüldüğü tespit edilmişti. Aynı raporda babasının ardından terlikleriyle sokağa çıkan Uğur’un kalaşnikof taşıyıp defalarca ateş edemeyecek kadar küçük olduğu, iddia edildiği gibi bir çatışma yaşanmış olsa dahi sırtından 9 kurşunla vurulan birinin çatışmayı sürdüremeyeceği belirtilmişti. Çatışma iddiasının delili olarak öne sürülen ellerdeki barut izlerinin kesinlikle silah kullanıldığına dair bir kanıt olamayacağı da eklenmişti. Orantılı gücü kelime anlamıyla anlayanlara veriyorum bu bilgileri, yoksa umurumda değil ne söyledikleri, neyse ne, ben hala o 2004 akşamında ne düşünüyorsam onu düşünüyorum; 12 yaşında bir çocuk babasının ardından terlikleriyle çıktığı evinin bahçesinde 13 kurşunla sırtından vurularak öldürülecek ve dünya dönmeye kaldığı yerden devam edecek öyle mi?

Nasıl bitireceğimi bilemedim gene, “üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim” hissiyatıyla çalakalem yazdığım bu satırları… Niyetim ahlanıp vahlanmak değildi, kapılmışsa kalemim o dalgalara affola… Derken Mehmet Said’in yazdığı* satırlar geldi aklıma, benden evvel söylenmiş ve ben daha iyisini söyleyemeyeceğim:

“Öfkemden umutluyum. Senden de umutluyum. İkimizden, çoğumuzdan hâlâ umutluyum. Uğur’dan utanan birileri olduğunu hâlâ ve hep biliyorum. (…) Konu ağlaklığa teşne sananlar yanılıyor. Biz ağlamıyoruz. Uğur’u anmaktaki saikimiz hiç ağlamak değil. Uğur’un ölümü de hiç romantik değil. Bunu bilsin insanlar!”

* http://bianet.org/bianet/toplum/134204-ugurun-kiziltepesi