Yazılar

Sayat Tekir: Son 150 yıldır katliamlar, soykırım, cinayetler, sürekli baskı ve göçün getirdiği travma Türkiye Ermenileri’nin üzerinden eksik olmadı

Sayat Tekir
Nor Zartonk Hollanda Temsilcisi
24 Nisan 2018 Assen / Hollanda

19. yy. sonlarından itibaren hepimizin köklerinin bulunduğu coğrafyada yaşam, Ermeniler ve diğer halklar için kolay olmadı. Bu dönem artan baskı, katliamlar ile devam edip 1915’teki soykırım ile zirveye ulaştı. Bu süreçte Asuri-Keldani-Süryani ve Pontus Soykırımı ile diğer halklar da payına düşeni aldı. Soykırım, Türkiye Ermenileri için ne ilkti ne de son oldu. Cumhuriyet döneminde her 10 yılda bir yaşanan baskı, pogrom, cinayet, ayrımcı yasa ve uygulamalar ile Ermenilerin yaşamı her daim zordu. Gitmek bir seçenekti ve tercih eden ciddi sayıda bir kitle vardı. Kalmak ise Ermeni halkının yaşadığı toprak ile kurduğu bağdan ileri geliyordu. Aslında Ermeni tarihine baktığımızda gitmek de kalmak da Ermeniliğe dair bir şeydi.

Kalanlar, yani Türkiye Ermenileri için bazı dönemler nefes alma aralıkları yarattıysa da bir devlet politikası olarak baskı daimiydi. Devletin devamlılığının esas olduğu Türkiye’de 80’lerden sonra doğan yeni Ermeni nesli için 2007’deki Hrant Dink cinayeti, ailelerden duyulan hikayelerin ete kemiğe bürünmesiydi. Dink cinayeti sonrasında Sevag Balıkçı ve Maritsa Küçük’ün de nefret cinayetine uğraması, Türkiye’de Ermeni olmanın ağır yükünü tekrar hissettirdi.

Son 150 yıldır katliamlar, soykırım, cinayetler, sürekli baskı ve göçün getirdiği travma Türkiye Ermenileri’nin üzerinden eksik olmadı. Bu travma ile mücadele etmek açıkçası hala hiç de kolay değil.
Çünkü hala isimleri özel olarak verilmiş sokaklarda yaşıyoruz. Eski bir ermeni mahallesinde milliyetçi isimli sokaklarda yaşayıp, ülkeye demokrasi gelsin diye Talat Paşa Okuluna oy vermeye gidiyoruz. Halen Türkçe ikinci adlar alıyoruz ya da Türkçeye benzeyen adlar kullanıyoruz. Kendimize göre Türkiye’de hayatta kalma stratejileri üretiyoruz çünkü halen öldürülüyoruz. Biz bir türlü durdurulamayan bir seri katil ile karşı karşıyayız. Biz ölürken, o cinayetlerini işlemeye devam ediyor.

Ermenilerin Güncel Durumu

Bugün Türkiye Ermenilerine baktığımızda Soykırım öncesi milyonlar, sonrası ise yüzbinler ile ifade edilen sayılardan 40-50 binlere gelmiş bir nüfustan söz etmekteyiz. 1915’ten önce sayıları binlerle ifade edilen kiliselerden bugün 38 tanesi ayakta. Diğerleri soykırımcılara kendi suçlarını hatırlatmaması için ya yok edildi ya el konuldu ya da definecilerin talanına uğradı.

1915’ten önce sayıları yüzlerle ifade edilen okullardan sadece 16’sı faal durumda. Bu okullara 2 yıl önceye kadar sadece Ermenilere ait soy kodu olanlar gidebilmekteydi. 90 yıl süren bu ırkçı uygulama 1915’ten sonra zorla müslümanlaştırılan Ermenilerin, Ermeni okullarına girmesini engellemekteydi. Öğrenci sayıları gün geçtikçe azalan okulların bugün halen tehdit aldığını ve duvarlarına ırkçı yazılar yazılmakta olduğunu eklemekte yarar var.

Bugün Türkiye’de Ermeniler halen patriklerini ve vakıf yönetimlerini seçememekte. İçişleri Bakanlığı’nın tebligatıyla Patrik seçimi sürecini durduruldu. Patrik Kaymakamı Bekçiyan tanınmadı ve seçilmemiş bir kişi olan, bu yüzden de yıllardır tepki gören Başepiskopos Ateşyan’ı yeniden Patrikhane’nin başı olarak Ermenilere dayatıldı.

Ateşyan vekil maskesiyle patriklik makamını 10 yıldır hukuksuzca gasp ediyor. Kendisi bir taraftan AKP ile kurduğu şüpheli ilişkiler sayesinde koltuğu sağlama alırken diğer taraftan vakıfların zengin yöneticileriyle iktidarını kuvvetlendirdi. Hem patriklik hem de vakıf seçimlerinin yıllardır yapılamamasının arkasında bu kirli ittifak ilişkileri yatmaktadır. Erdoğan oluşturmaya çalıştığı mutlak iktidarı Ermeniler özelinde patrikhaneyi bir devlet dairesine dönüştürerek oluşturmaya çalışmaktadır.

Öte yandan Türkiye Ermenileri son 20 yılda tekrar politize olmaya başladılar. Hrant Dink’in öldürülmesi ne yazık ki bu sürecin motor kuvveti oldu. Cinayet sonrası Ermeniler ile ilgili konular daha fazla konuşulur oldu. Türkiye hakları hem kendi aile geçmişlerini hem de yaşadıkları toprakların geçmişini daha fazla sorar oldular. Hrant Dink’in öldürülmesi hepimiz için bir bedel oldu. Öyle korkunç bir bedel oldu ki bu travmayı kırıp geçmişimizi konuşmaya başladık.

Bu repolitizasyon süreci içinde sivil toplum örgütleri, sosyal ya da politik gruplar ortaya çıktı. Ayrıca yerel ve genel seçimlerde ermeni adaylar çıktı. Bugün Türkiye parlamentosunda 3 farklı partiye mensup 3 Ermeni var. Garo Paylan ve Selina Doğan’ı Ermeniler ile ilgili yapmış oldukları çalışmalardan, Markar Esayan’ı ise Ermenilere karşı yapmış olduğu çalışmalardan biliyorsunuz.
Seçimlerden önce de dediğim gibi Türkiye öyle bir ülke ki yazılı olmayan kuralları değişmeden, parlamentonun hepsi ermeni dahi olsa bir şey fark etmiyor. Nefret söylemi ve saldırılar mecliste bile gerçekleşebiliyor.

Şili’de 1973 Pinochet darbesine karşı direnişçilerin ”örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez” sloganını unutmamamız gerekiyor. Örgütlü bir halk içinden her türlü siyasi figür çıkabilir ve gücünü halkından alır ama örgütsüz halklar, kaç tane siyasetçileri olursa olsun yenilmeye mahkümlardır.

Nor Zartonk

Onyıllardır tekrarlanan ve Erdoğan tarafından devam ettirilen ırkçı söylemler ve ermeniler üzerinden yaratılan paranoyalar sonucunda ermeniler halen öldürülmekte, dövülmekte veya tehdit edilmekte. Bugün Nor Zartonk olarak biz insan haklarını mücadelesi verirken aslında en temelden yani insanın yaşama hakkını savunmaktan başlıyoruz.

Nor Zartonk olarak biraraya geldiğimizden beri; eşitlik, özgürlük ve adalet talebimizi içinde doğduğumuz Türkiye Ermenilerinden yola çıkarak tüm topluma duyurmaya ve yaymaya gayret ettik. Sorunlarımızın Türkiye’nin diğer ezilenlerinin sorunlarından bağımsız olmadığının farkındaydık ve her zaman onlar ile dayanışma içinde olmaya çabaladık.

Şuşanik Gurğinyan’ın İşçiler şiirdinde dediği gibi;

“Ezenin şanını, despotizmin tacını,
kölenin zincirini
Göğsümüzle un ufak etmek için
bize benzeyenlere yeni ufuklar açmak için,
eşitliğe layık olmak için!
İşte böyle geliyoruz…”

Irkçılıktan, ayrımcılıktan ve göçmen karşıtlığından uzak durduk. Irkçı ittihatçıların katlettiği halkımızın geçmişini biliyorduk. Halkımızın kaçtığı Avrupa ve Amerika’da her zaman iyi karşılanmadığını unutmuyorduk. Karşılaştıkları nefret söylemleri halen hatırımızdaydı. Bu yüzden ırkçı ve göçmen karşıtlarından uzak durduk, onlara oy vermedik.

Adaletsizliğin normalleştiği, mahkeme salonlarının “ötekiler” için adeta birer tiyatro salonu olduğu bir ülkede onlarca duruşma takip ettik. Dink, Balıkçı ve Küçük cinayet davalarından mahkeme önündeydik. “Biz buradayız” dedik. Merhamet değil adalet istiyoruz dedik. Eva Aksoy davasında mahkeme salonundaydık. Bu sefer Aksoy’u tehdit edenin gözlerine bakarak “biz buradayız!” dedik. 24 Nisan 2015’te gerçekleştirdiğimiz yürüyüşte ise bizi hala öldürmeyi düşünenlerin gözlerine bakıp “biz buradayız” dedik.

1939’a kadar Surp Agop Ermeni Mezarlığı olan Gezi parkı’ndaydık. 2013 Gezi parkı direnişinde “Mezarlığımızı aldınız ama bu sefer parkımızı vermeyeceğiz!” dedik ve dostlarımız ile direndik. Direndik ve parkımızı vermedik. “Parkımızı vermedik, Kampımızı da vermeyeceğiz!” dedik ve her halktan dostlarımız ile Kamp Armen’de birlikte direndik. 175 gün direndik ve Kampımızı da vermedik. Wall Street’i işgal eden %99’ların dediği gibi biz “yaşamak için direniyoruz”.

Dünya’nın neresinde yaşarsak yaşayalım Goethe’nin sözlerini unutmamalıyız: “Hiç kimse özgür olmadığı halde, özgür olduğunu düşünenler kadar tutsak değildir.” Taksim ya da Cumhuriyet Meydanı’nda, Sorbonne’da ya da Amsterdam Üniversitesi’ndeki işgallerde, Chipas’ta ya da Rojava’da, artan kiralara ya da elektrik zamlarına karşı direnen; eşitlik, özgürlük ve adalet isteyen tüm dostlarımıza selam olsun. Mücadeleleri bize umut veriyor ve ilham katıyor.

Mücadele

Bugün Türkiye 1915’e benzer bir süreçten geçiyor. Erdoğan’ın İttihatçi politikaları ile binlerce insan tutuklanıyor, işkence görüyor, sokak ortasında öldürülüyor ya da yerinden yurdundan ediliyor. Tüm bu kötü tablo içerisinde yine de Türkiye’deki gidişatı değiştirecek olan tek güç toplumsal muhalefettir. Kabul etmek biraz zor da gelse; Ermeni Soykırımı’nın kabulu Türkiye’nin demokratikleşmesi ile mümkündür.

Subcomandante Marcos ve Moisés’in dediği gibi “Gerçek ve adalet asla, hiçbir zaman yukarıdan bahşedilmeyecek. Bunu tabandan başlayarak bizim inşa etmemiz gerekecektir…” Bugün bizim de adaleti gerçekleştirmek için tabandan başlayarak mücadele etmemiz ya da Türkiye’de demokrasi mücadelesi verenlere destek olmamız gerekiyor. Jean Jaurès’nin Hamidiye katliamları için dediği “ insanlık mahzeninde bir ceset” ile birlikte daha fazla yaşamak istemiyorsak yeni görüşlere açık olmalı ve yeni bir siyaset oluşturmalıyız.

Biz Kamp Armen’in alınış sürecinde halkların birlikte direnişine tanıklık ettik. Şu bir gerçek ki Ermeni halkının adalet mücadelesine destek veren ve bizle omuz omuza duran Türkler, Kürtler, Aleviler, Çerkesler ve diğer halklar hepimize umut oluşturuyor.

Sözlerime 103 yıl önce bugün tutuklanan ve daha sonra götürüldüğü Çankırı’da katledilen bir öğretmenin şiiri ile son veriyorum. Öldürüldüğünde sadece 31 yaşında olan Taniel Varujan’ın Antasdan şiirinin bir bölümü ile…

Dünyanın doğu tarafında
Barış olsun.
Tarlanın apak çığırlarına
Kan değil, ter damlasın
Ve çınlarken akşam çanı
Eğilsin herkes takdise…

Dünyanın batı tarafında
Bereket olsun.
Her yıldızdan çiy yağsın
Her başaktan altın saçılsın,
Ve koyunlar tepelerde otlarken
Filiz, çiçek bitsin yerden…

Toprağımız Bir Olsun Sarkis

Doğan Akhanlı
Devrimcikaradeniz.com

Madrid’te Goethe Enstitüsünün misafirhanesine taşındığım günlerde Sarkis Hatspanian aradı. İlias Uyar’ın dayısı Sarkis Hatspanian, Erivan’da yaşamaya karar vermiş Türkiye ile başı belada bir Fransız vatandaşıydı. Ermenistan’ın Karabağ Savaşından sonra kahraman ilan ettiği beş insandan biriydi. 2004 yılında “Kıyamet Günü Yargıçlarını” okumuş, bunun bir Türk tarafından yazılamayacağına kanaat getirmişti. Aynı yıl Köln’e geldi, görüştük. Aramızdaki diyalog başka kelimeler aracılığı ile vuku bulmuş olabilir:

Türk müsün gerçekten? diye sordu.

Türkiye’nin vatandaşlığından atıldığımı, ama ana dilimin Türkçe olduğunu söyledim. Arkasından sinirlerimi alt üst eden bir sürü soru daha sordu, bunaldım. Kıyamet Günü Yargıçları’nı Ermeniler için mi yazdın? diye sorunca, yok, diye patladım, kendim için yazdım! Başka bir cevap verseydin, canına okumuştum, dedi. Arkadaş olduk. 2005 yılında Ermenistan’da, Erivan’da 15 gün yaşadım. Kısa sürede beni Ermenistan’ın tanınmış bir şahsiyeti yaptı. Beş yıl sonra, 2010’da ikimiz de tutukluyduk. Ben İstanbul’da, Sarkis Erivan’da. İkimizin de babası biz tutukluyken vefat etti. Hadi ben “haindim” diyelim, cenazeye katılmama izin verilmedi. Sarkis Hatspanian kahramandı. Ama devletin tepelerinde dönen dolaplara yolsuzluğa tahammül edememiş, başkaldırmıştı. Kahramandı. Ama bana satır satır okuduğu, ayetlerin altını çizdiği, boşluklarına not aldığı İncili hediye eden babası vefat ettiğinde onun da cenazesine katılmasına izin vermediler. Tutuklu olduğum aylarda, Erivan’daki cezaevinde, benimle dayanışma eylemleri başlattı. Ermenistan’ı ayağı kaldırdı. Babam öldüğünde, tutuklu bulunduğu cezaevinde, babam için Hıristiyanlar’a özgü bir ayin düzenledi. Benden çok sonra uluslararası baskılar sonucu serbest bırakıldı. İnat etti, vatandaşı olduğu Fransa’ya dönmedi. İlias ve Peri’nin, Madrid’ten ayrıldığı gün Lyon’dan aradığında iade edileceğim telaşı içindeydi ama mücadeleci karakteri değişmemişti. Meraklanma dedi, seni Türkiye’ye yedirmem! Seni Almanya’ya götürmek için hemen yola çıkıyorum.
Kararından vazgeçirmek için akla karayı seçtim. Yok, dedim, bu sefer normal yollarla döneceğim. Sen nasılsın, diye sordum öylesine. İyiyim diyeceğini sanıyordum her zamanki gibi. Sigara kullanmaz, içki içmez, girdiği mekana ışık saçan çok sağlıklı bir insandı. Kötüyüm Doğan, dedi, her an ölebilirim. İlias’ın bilmesini istemiyorum, dedi, söz ver dedi, söylemeyeceğine.

Enstitü’de herkes evine gittikten sonra koskoca binada tek başıma kaldığımda duygu dünyam karmakarışık oldu ve Sarkis Hatspanian’ın sırrını nasıl taşıyabileceğimi bilemedim. Devasa bir yalnızlık çukuruna gömüldüm. Yanıma aldığım, 2066 adlı roman kâr etmedi, Günay Ulutunçok’un yıllar yıllar önceki “Ez Kurdim-Ich bin Kurdin” başlıklı fotoropörtajı kâr etmedi. Televizyonda krimi filmler, kabareler, düzeysiz tartışma, mide bulandırıcı yarışma programları kâr etmedi. Faceebook’taki saçma sapan tartışma ve çatışmalar kâr etmedi. İçtiğim iki litre bira kâr etmedi. Geceyarısına doğru başlayan ağlama krizimi bir türlü durduramadım. Peri’yi telefonla aradım ve aldığım o kötü haberi söylemeksizin sabaha kadar uykusuz bıraktım onu. Sonraki günlerim de kötü geçti. Bedene ve ruha dair ne kadar hastalık varsa üstüme üstüme geldiler.

20 Ocak 2018 tarihini de, öğlenden sonra saat on dört sularında, ömrünü Soykırım kurbanlarının adaletine adamış arkadaşım Sarkis Hatspanian hayata gözlerini yumdu. Belki ölmedi de, bizlere hayatla vedalaşmanın da bir direniş biçimi olduğunu öğreterek dinlenmeye çekildi.

Toprağımız bir olsun Sarkis!

Fethiye Çetin: Yaşadığı cehennemi cennete dönüştürmeye talip olanların soyundanız; daha önce yaptık, yine yaparız

Fethiye Çetin‘in 19 Ocak 2018 Hrant Dink anmasında Agos balkonundan yaptığı konuşmanın tam metni:

Merhaba Canlar,

Adalet ve Hakikat sevdalıları,

Umudun ve Sokağın güzel çocukları, Merhaba,

Bundan on bir yıl önce, Hrant Dink’i, bu kaldırımda, ensesinden vurarak katlettiler.

Aylar öncesinden Hrant’ın evi ve Agos çevresinde keşif yapıp kroki çizen, tetikçi timi koordine eden jandarma, polis ve istihbarat görevlileri o gün burada, bu kaldırımlarda, kafelerde, simitçi dükkânlarında uzun süreden beri planladıkları cinayetin işlenmesini bekliyorlardı.

Cinayetin, plana uygun bir şekilde işlendiğinden ve tetikçilerin kaçtığından emin olduktan sonra bu defa, cinayet soruşturması yapıyormuş gibi aslında cinayetin izlerini ortadan kaldırmaya, delilleri karartmaya, sonradan silecekleri kamera görüntülerini toplamaya giriştiler.

Cinayeti başından sonuna kaydetmiş olmalarına rağmen, delil topluyor”muş” gibi, soruşturma yapıyor”muş” gibi yaptılar. Ve bu “-mış gibi yapma” hali hiç bitmedi.

O gün devlet buradaydı. Polisiyle, jandarmasıyla, istihbaratçısıyla devlet buradaydı. Ama Hrant Dink’in can güvenliğini sağlamak ve yaşama hakkını korumak için değil, tetikçilerin işini yaptığından emin olmak için buradaydı.

Hrant Dink cinayeti, siyasi cinayetler ve suikastlar geleneğinin ilki değildi kuşkusuz ve maalesef sonuncusu da olmadı.

Ama Hrant Dink cinayeti, toplumda hesap edemedikleri bir tepkiye yol açtı. “Artık yeter” dedirtti. Cenaze töreninde yüzbinleri buluşturdu ve birkaç tetikçiyle kapatmak istedikleri dosyayı bir türlü kapatamıyorlar.

Çünkü sizler ve bugün burada bulunamayan ama yürekleri burada olanlar, bu ülkenin yiğit ve iyi insanları, on bir yıldır soğuğa, kara, kışa, yağmura, baskıya rağmen hakikati ve adaleti talep etmekten vazgeçmediniz.

***

Osmanlı’dan Cumhuriyete, tek parti sisteminden çok partili hayata, askeri vesayet rejiminden tek adam rejimine, rejimler, sistemler değişiyor da devletin karakteri, yöntemleri, zulmü değişmiyor.

Hasan Fehmi cinayetinden Sabahattin Ali’ye, Abdi İpekçi’den Doğan Öz’e, Uğur Mumcu’dan Musa Anter’e devlet görevlilerinin yer aldığı ve katillerin korunduğu bütün cinayetler, devletin “siyasi cinayet geleneği”nin bir parçası ve devletin varlık unsurlarından biri.

İsimleri farklı olsa da katiller hep aynı: Hamidiye Alaylarından Teşkilatı Mahsusa’ya, Seferberlik Tetkik Kurullarından Kontgerilla’ya, Özel Harp Dairelerinden JİTEM’ e…

Bugün de PÖH’ler, JÖH’ler ve bu gelenekten cesaret alan, cezasızlık zırhıyla korunacağından emin olan HÖH’ler.

Bir dönem, “FETÖ”lerle saf tutup harcadıkları “ETÖ”ler, sonra “ETÖ”lerle birlik olup tüm suçları üstüne yıkmaya çalıştıkları “FETÖ”ler.

Çünkü makine aynı makine, değişen sadece makinist ekip. Bakmayın bugün zıt kutuplardaymış gibi göründüklerine, birbirlerinin gözlerini oyduklarına; aynı düzlemin, aynı aygıtın parçalarıdır onlar.

Kavgaları, devleti ele geçirme ve ele geçirilen mevzilerin tahkimiyle, iktidarlarını daimi kılmakla sınırlıdır.

Demokrasi, barış, adalet, insan hakları gibi dertleri de yoktur onların.

Ama kâbusları aynıdır ve aynı korkudan kaynaklanır: Hakikat ve Adalet.

Ölümüne korktukları hakikatin üstünü örtmek, ilk savunma hattıdır onların. Çünkü ardından adaletin geleceğini ve Ermeni soykırımından, Dersim’e, Maraş’tan, Sivas’a İlhan Erdost’tan Metin Göktepe’ye, Taybet İnan’dan Kemal Kurkut’a, Sevag Balıkçı’ya, Hrant Dink’ten Tahir Elçi’ye işledikleri bütün cinayetlerin hesabının sorulacağını bilirler.

Hakikatin gizlenmesi ve iktidarın devamı için Devletin her daim düşman ilan ettiği Ermenileri, Kürtleri, Alevileri, solcuları, muhalifleri sindirecek ve yok edecek çeteler kurar, eli kanlı katilleri seferber ederler. Eski suçlarını örtmek için yeni suçlar da işlerler.

Üstelik bu, dünyanın her yerinde böyledir. Devlet denilen mekanizma her özgürlük arayışını, her eşitlik ve adalet talebini kanla, şiddetle, vahşetle bastırır. Ama karşısında da Prometeus’ları, Spartaküs’leri, Rosa Parks’ları, Mandela’ları, Martin Luther King’leri, Gandi’leri, Plaza Del Mayo Anneleri’ni bulur.

Adını bilemediğimiz, saymadığımız nice direnişçiyi…

Ve sonunda direnenler kazanır. Mandela hapisten çıkar, ırkçı devlet sistemi yıkılır ve devlet başkanı olur. Hindistan’da Gandi ve taraftarları sömürgeci İngiltere’yi ülkeden kovar. Rosa Parks otobüse istediği kapıdan binip, istediği yerde oturur.

***

Bundan on dört yıl önce de yüz yıllık bir hakikati örtmek için Hrant Dink’i gözden çıkardılar. İktidar kavgalarını onun yaşamı üzerinden yürüttüler. Bugün de kavgalarını yine onun üzerinden, bu defa davalar aracılığıyla yürütüyorlar.

On bir yıl önce canını aldıkları Hrant Dink’i kendi hesaplaşmalarına alet etmeye devam ediyorlar.

İnanmamızı istedikleri yeni bir senaryo yazdılar ve artık peşlerini bırakmamızı istiyorlar. Bu yeni senaryoya göre, Hrant’ın katilleri, dün birlikte oldukları ancak bugün aralarında giriştikleri iktidar savaşını kaybeden gruptur.

Yazdığınız her senaryo hakikatin küçük bir parçasıdır beyler, bizi bunlarla kandıramazsınız, yazın bir tarafa: hakikatin kendisini ve tamamını istiyoruz. Bunun çok zor olduğunu biliyoruz. Ancak biz faili göstermekten de yargılamaktan da vazgeçmeyeceğiz.

“Dünya kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”(Albert Einstein)

Dünyanın benzer başka ülkelerinde olduğu gibi bu topraklarda da zalim, hep seyircilerinden aldı gücünü, seyircileriyle güçlendi, “suç”, seyircilerinden alınan zımni onayla ‘suç’ olmaktan çıkarıldı. Failler yargılanmadı, suçlar cezasız kaldı.

1915 soykırımı da seyircisini görgü tanığı kılmakla kalmadı, bu büyük kötülük sırasında ve sonrasında işlenen bütün suçlarda olduğu gibi toplumun geri kalanını da suç ortağı kıldı. Yalnızca direnenlerin, haksızlığa itiraz edenlerin elleri temiz kaldı.

Yeni bir devlet, yeni bir millet yarattılar ama bu topraklara huzur gelmedi. İktidar oldular ama bir türlü rahatlayamadılar.

Çünkü Levinas diyor ki: “Öteki üzerinde mutlak iktidar, ancak öldürerek mümkün. Fakat öldürünce, üstünde iktidar arzulanan şey de artık ölmüş oluyor.”

Çünkü Soykırımla, o büyük kötülükle yüzleşmedikçe, hayatlarımızı esir alan şiddetin devamı kaçınılmazdır ve nitekim öyle de oldu.

Çünkü Arendt’in de hatırlattığı üzere, “kötülük bir kere yaşandıysa, yeniden yaşanmaması için hiçbir neden yoktur. Yaşanmış olan bilince yazılır ve geçmişe ait olduğu kadar geleceğe de ilişkindir.”

Kötülüğün ayak seslerinin her geçen gün biraz daha şiddetlendiği, hayatlarımızı tümüyle tehdit ettiği günlerden geçiyoruz.

OHAL, sürekli ve kalıcı hale getirilmiş durumda.

Legal bir partinin eş başkanları, milletvekilleri cezaevlerine dolduruldu, seçilmiş belediye başkanları görevden alındı. Gazeteciler, hak savunucuları, başka devletlerle kirli pazarlıklar için hapislere tıkıldı.

İfade özgürlüğü ortadan kaldırıldı. Gazeteler, televizyonlar kapatıldı, kitaplar toplatıldı.

KHK’larla yüz binlerce çalışan, haklarında bir yargı kararı olmaksızın işinden gücünden edildi. Bu da yetmiyormuş gibi “işimi geri istiyorum” diyerek açlık grevine başlayan Nuriye ile Semih hapse atıldı.

İş cinayetleri, kadın cinayetleri katliam boyutlarına ulaştı.

Sadece insanlar, hayatlar değil kıyılan. Yüzyıllara direnen Kurşunlu Cami, Surp Giragos Kilisesi, Dört Ayaklı Minare gibi tarihi değerlerle simgeleşen koca bir semt, bir adı da Gavur Mahallesi olan Sur, bir kaç ay içinde kelimenin gerçek anlamıyla dümdüz edildi; elbette yine devlet gözetimi altında. Parklar, anıtlar, mezarlıklar yıkıldı, kiliseler tahrip edildi. Ölü bedenlere, cansız kemiklere bile zulmedildi.

Yetmezmiş gibi sivilleri suç işlemeye cesaretlendiren hatta teşvik eden KHK ile ve her gün bir yenisini duyar hale geldiğimiz silahlı eğitim kamplarıyla sanki başka suçların, katliamların hazırlığı yapılıyor.

Geçmişin ağır ve utanç dolu yüküyle baş edememiş bu topluma yeni ve ağır utançlar mı yaşatılacak yoksa?

Bu toplumun geleceği çocuklarımıza utançtan başka devredeceğimiz bir şey yok mu?

Var elbette,

Çocuklarımıza suçların, vahşetin utancını değil demokrasiyi, farklılıklarla bir arada yaşama, haksızlığa, zulme direnme kültürünü miras bırakmak hala mümkün. Bunun için;

Tahir Elçi olup şiddete karşı çıkmanın, barışı savunmanın,

Barış İçin Akademisyenlerin yanında, yüksek sesle “Bu Suça Ortak Olmayacağız” diye haykırmanın,

Cumartesi Anneleri ile birlikte, ısrarla ve sebatla bıkmadan usanmadan çocuklarımızın mezarlarını ve katillerini aramanın,

Osman Kavala gibi halklar arası diyaloğa, birlikte yaşama iradesine, Anadolu’nun kültürüne, sanatına, şarkısına, türküsüne yeniden can vermenin,

Yargıçların, savcıların, kafalarını kuma gömdükleri, baroların utangaç demeçler vermek dışında bir şey yapmadıkları bu ortamda 42 haftadır, hak, hukuk, adalet diyerek Adalet Nöbeti tutan avukatların yanında nöbet tutmanın zamanıdır.

Ahmet Şık’ın şahsında, zulme boyun eğmeyen, dik duran gazetecilerin sesine ses katmanın,

Nuriye ve Semih’in şahsında KHK zulmüne direnenlerin haklı mücadelesine omuz vermenin,

Ayşe Öğretmen gibi “çocuklar ölmesin” diye haykırmanın vaktidir.

Nasıl mı yapacağız?

Sokak yaşamdır, özgürlük alanıdır, kadınlardan öğrenelim ve sokağı terk etmeyelim,

Katillerin ve hırsızların değil, Ermeni komşularını her türlü tehlikeyi göze alarak koruyan Hacı Halil’lerin, Ermenilerin öldürülmesine karşı çıkan ve bunu hayatıyla ödeyen Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi’nin yolunda yürüyelim.

Hrant Dink olalım, birleştirdiğimiz kollarımızı koskocaman açıp koca dünyayı saralım da içine sevgiyi koyalım.

Gelin Hrant Dink olalım, barışın, demokrasinin, beraber yaşama kültürünün ve diyaloğun en geniş cephesini oluşturalım.

Dünya kurulalı beri adalet, özgürlük, eşitlik, barış için mücadele edenlerin, yaşadığı cehennemi cennete dönüştürmeye talip olanların soyundanız. Daha önce yaptık, yine yaparız.”

Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler Konuşuyor!

Arev B. Mirakyan – NorZartonk.org

Hep birlikte ortak bir gelecek inşa etmek amacıyla kurulan ‘Yanyana Ortak Bir Gelecek’ adlı projenin çalışmaları 30 Ocak 2017 itibariyle RUMVADER öncülüğünde ilk adımlarını attı projenin eş başvuru sahibi ise Boyacıköy Surp Yerits Mangans Ermeni Kilisesi Vakfı’dır.

Hedefleri üniversite çağındaki gençlerin Türkiye’nin kültürel çeşitliliğine gösterdikleri duyarlılığı pekiştirmek, nefret söylemlerini bertaraf etmek, kültürlerarası diyaloğu arttırmak, toplumda dayanışmayı arttırmak, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Yahudilerin Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve siyasi katılımına katkıda bulunmayı amaçlıyorken öncelikli hedef grupları ise üniversite öğrencileri, akademisyenler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve Yahudiler. Devamını oku…»

Sarımsak kokusu

Norayr Olgar – Agos

‘İçimizdeki Ses’ köşesinde Norayr Olgar yazdı: Kimse hak etmez bunu. Zorla sürülmek doğduğu topraklardan, gittiği yerde teneke barakalarda yeni bir hayat kurmaya çalışmak, ektiği yeni toprağa ne çıkacağını bilmeden çapa vurmak, yetmiyormuş gibi çıkanın da gelip yakılıp yıkılıp talan edilmesi. Devamını oku…»

Türkiye’den kaçma duygusu

İrfan Akan – Gazeteduvar.com.tr

İktidarın baskıcı uygulamalarından rahatsız olan milyonlarca insan ülkeyi terk etmek üzere henüz Avrupa kapılarına dayanmamış olsa da buradaki yerleşiklik duygusunu hızla yitiriyor ve tıpkı Kreuzberg’deki solcu bakkal gibi kendini “askıda” hissediyor.

Geçen gün Berlin’in “Türkiye mahallesi” Kreuzberg’de bir bakkal, 25 yıldır Almanya’da yaşadığını ama gözünün hep kapı eşiğindeki bavulunda olduğunu söylüyor ve ekliyordu: “Bize öyle bir şey yaptılar ki, burada duramıyorum, ama Türkiye’ye gittiğimde orada da kalamıyorum. Ne oralı kalabildim ne buralı olabildim. 25 yıldır havada asılı kalmış gibiyim.” Devamını oku…»

Tövbeler, Tövbeler Olsun Ararat’a!

Misak Tunçboyacı

Bir trajedinin orta yerinde var edilen karanlığın artık nesnelleştirildiği yerden, tam da hayatın kuşatıldığı bir güncellikten bildiriyoruz. Evet veyahut da hayırdan önce bu menzildeki ‘hayat’ meselinin üstü çizildi bir bunu görüyoruz. Hep bununla sınanırken daha da fazla kuşatılıyoruz bugün bu menzilde. Çürüme engin bir edim gibi el üstünde tutulurken; hainlik, teröristlik kafi gelmez gibi bir defada sıradanın sesinin topyekun bastırıldığı bir ‘güncelliği’ idame ediyoruz.

Yaşıyor muyuz bu bahis muallaktayken, yıkımın ortasında kalakaldığımız bir ‘hakikat’ olarak nesnelleşiyor, tanığıyız. Giriş, gelişme, sonuç değil başı da, şimdi ve şu anı da aynı yere çıkan tehdidin yine bininin bir kuruş olduğu bir vahamet sarmalı önümüzde bina ediliyor. Yaşamak, erke teslim olmadıkça anılmayan bir tevatüre eşitleniyor. Durumun, gidişatın alenen ve açıkça ülkede var edilenin aleni bir hayat görünümlü tutsaklığın ta kendisinin hakikat, istikbal olarak sunulması gerçek kılınıyor. İkrar ve ilam edilen bütün ol geçmişin karanlığını yeniden bugüne taşımaktır. Bu tanımlar sıralandı mı, büyük ve güçlü yeni ülke sanki dününü sonlandırmış gibi bildirimlerin artık nasıl da eften püften olduğu da meydana çıkmaktadır. Devamını oku…»

Diyadin’de Öldürülen Çocuklar İçin Soruşturma İzni Yok

Oğulcan Bakiler – Agos

Ağrı Valiliği, 2015’te Diyadin ilçesinde 15 yaşındaki Muhammed Aydemir ve 16 yaşındaki Orhan Aslan’ı öldürdükleri iddiasıyla haklarında soruşturma istenen polisler hakkında soruşturma izni vermiyor.

12 Ağustos’ta Ağrı’nın Diyadin ilçesinde fırında çalışan Orhan Aslan (16) ve Muhammed Aydemir (15) ile kimliği öğrenilemeyen bir kişi, özel harekat timleri tarafından öldürülmüştü. Görgü tanıklarına göre, Aslan ve Aydemir çalıştıkları fırının karşısında bulunan depodan odun almak için gittikleri sırada özel timler tarafından vurulmuştu.

Ağrı Valiliği sonrasında yaptığı açıklamada, Diyadin İlçe Jandarma Karakolu’na 12 Ağustos 2015’te düzenlenen saldırıyı takiben yapılan operasyonda, “üç teröristin ölü ele geçirildiğini” açıklamıştı.

Operasyona katılan Özel Harekât Polisleri ifadelerinde, kendilerine silah doğrultulması üzerine çocukları vurduklarını iddia etmişti. Devamını oku…»

Nor Zartonk: Taht Oyunları Sürüyor

2010 yılında Nor Zartonk olarak patriklik seçimlerine ilişkin olarak “Bozuk düzende sağlam çark olmaz!” demiştik. 7 Yıl sonra geldiğimiz noktada bu tespitin haklılığının bir kez daha teyit edildiğini görüyoruz.

2008 yılında Patrik II. Mesrob’un hastalığı ile başlayan süreç türlü çıkar hesapları, şark kurnazlıkları ve basiretsizlikler ile sündürülerek bugüne kadar getirildi. Tüm bu 9 senelik süreçten en çok hırpalanan ve zarar gören kurum kuşkusuz patriklik makamıdır. Muhafazakâr kimlikleriyle övünen büyük vakıf başkanlarının ve elbette din adamlarının tüm bu yaşananlara karşı makamın saygınlığını korumak adına sergilediği 9 senelik suskunluk ibret vericidir.

Aram Ateşyan, vekil maskesiyle patriklik makamını 9 yıl boyunca hukuksuzca gasp etmiştir. Kendisi bir taraftan AKP ve devletle kurduğu şüpheli ilişkiler sayesinde koltuğu sağlama alırken diğer taraftan büyük vakıfların para babası yöneticileriyle iktidarını kuvvetlendirmiştir. Hem patriklik hem de vakıf seçimlerinin yıllardır yapılamamasının arkasında bu kirli ittifak ilişkileri yatmaktadır.

Vakıf taşınmazları üzerinde AKP müteahhitleriyle yapılan pek çok bol akçeli inşaat işi halkın denetiminden tamamen uzak tutulmuştur. Vakıf yönetimleri gerçek anlamda şeffaflaştırılmadığı sürece tüm bu yöneticiler zan altındadır. Nitekim dönen kirli işlerin kokuları ayyuka çıkmış ve Ruhani Kurul Başkanı Episkopos Sahak Maşalyan 13 Şubat 2017 tarihinde ağır ifadeler içeren bir mektupla istifa ederek durumu protesto etmiştir. Bu istifanın doğru ama oldukça geç kalmış bir tepki olduğunu söylemek zorundayız. Yalnızca Sahak Maşalyan değil, Ruhani Meclis üyesi bütün ruhaniler neden bu kadar uzun bir süre tüm bu kirli işlere karşı sessiz kaldıklarını, patriklik makamının itibarsızlaştırılmasına neden göz yumduklarını açıklamak zorundadır.

16 Şubat 2017 VADİP Toplantısı

Sahak Maşalyan’ın istifası ve Agos’a verdiği demeçler üzerine VADİP 16 Şubat Perşembe akşamı konuyu değerlendirmek üzere toplanma kararı aldı. Kumkapı Meryem Ana Kilisesi Kazaz Amira Salonu’nda gerçekleşen VADİP toplantısı Vakıflar Genel Müdürlüğü Azınlık Vakıfları Temsilcisi Toros Alcan, CHP İstanbul Milletvekili Selina Doğan, çok sayıda vakıf başkanı ve temsilcisinin katılımı ile başladı. Bu toplantının sosyal medyada duyulması üzerine konuya ilişkin fikirlerini beyan etmek üzere Kumkapı Meryem Ana Kilisesine gelen ve aralarında Nor Zartonk üyelerinin de bulunduğu 150 kadar Ermeni yurttaş kilise bahçesinde toplandı.

Toplantının halkın katılımına kapalı olduğu dillendirilse de yoğun itirazlar sonucunda yurttaşların toplantıya katılımı sağlandı. Bu esnada Patrikhane’de aralarında Sahak Maşalyan, Bedros Şirinoğlu, Melkon Karaköse, Vasken Barın, Aram Ateşyan ve Erol Ergan’ın da bulunduğu bir grubun ayrı ve gizli bir toplantıda olduğu öğrenildi. Tartışmalar sürerken gizli toplantıdan çıkan grup VADİP toplantısına geldi ve tüm itirazlara rağmen mikrofonu ele geçirerek hazırlamış oldukları protokolü toplantı katılımcılarına dayatırcasına okudu. Yukarıda kısaca bahsetmiş olduğumuz bu şer ittifakı, bu kriz vesilesiyle ortaya çıkacak olası tartışmaların ve elbette sorgulamaların önünü erkenden almak istemiştir. 9 senedir işleri bu noktaya taşıyanlar şimdi baskın bir seçimle kendilerini temize çıkarmak istemektedirler. Oysa sorun uzun süredir bir seçim sorunu olmaktan çıkmış durumdadır. Sorun, bir zihniyet ve sistem sorunudur. Sorun, bir kişinin 9 yıl boyunca patriklik makamını işgal edebilmesi ve tüm yaptıklarına ve toplumdan yükselen itirazlara rağmen hala istifa etmemiş olmasıdır. Sorun, patriğin dünyevi işlere karışması sorunudur. Sorun, imzalanan protokolün altındaki imzaların tamamının varlıklı erkeklere ait olması sorundur. Bu açıdan çözüm ise kesinlikle seçim değil, zihniyet ve sistem değişimidir.

Patriklik Makamı Üzerine

150 yıllık 1863 Ermeni Milleti Nizamnamesi’ne göre iki kademeli bir seçimle ruhani önder olarak seçilen patrik zaman içerisinde cismani meclis ve kurulların devlet tarafından tasfiyesi ile dünyevi ve uhrevi yetkilerin tek elde toplandığı bir iktidar odağına dönüştü. Dini kimliğinden ötürü her türlü sorgulamadan ve eleştiriden muaf olan bu makamı bu tarz sorumluluklar ile donatmak, ayrıca ona siyasi görevler yüklemek, başta makamın sahibi din adamına ve tüm topluma yapılmış bir haksızlıktır. Esas görevi inananlara dini önderlik etmek olan bir kişi böyle bir duruma sokulmamalı.

Oysa bizler bugün makamın ve makam sahibi kişinin çeşitli gruplarca araçsallaştırıldığını görüyoruz. Toplumun belli köşe başlarını tutmuş varlıklı kişilerin bu makamın gücünden faydalanarak statükoyu korumaya ve yolsuzluklarını görünmez kılmaya çalıştığını, toplumu dönüştürme iddiasındaki bazı çevrelerin ise yine bu makamın gücünden istifade ederek yukarıdan aşağıya bir dönüşüm hayal ettiklerini görmekteyiz.

Birinci grup tarihsel olarak Ortaçağ Avrupası’nda gördüğümüz feodal beyler (toprak ağaları) ile kilise (din adamları) arasındaki ittifakın günümüzdeki bir yansımasından ibaret ve sınıfsal pozisyonuna uygun hareket etmekte. İkinci grup ise bizce büyük bir yanılgı içerisinde debeleniyor. Patriklik makamının siyasallaşmasına itiraz etmeden, yetkilerini kısıtlayacak yapısal reformların mücadelesini vermeden sadece makama reformcu olacağını umdukları bir ismi getirmeye çalışmak nafile bir çabadan ibaret. Bu durumun örnekleri Ermeni toplumunun yakın tarihinde de yaşanmıştır. Seçilecek kişi her kim olursa olsun devlet ve sermayeyi elinde tutan kişiler karşısında aciz durumdadır. Zira patriklik makamının gücü uhrevidir ama yapılmak istenen reformlar dünyevi reformlardır. Kuşkusuz akçeli işlerden uzak duracak, ahlaksızlığa bulaşmayacak, dürüst ve çalışkan bir patriğin seçilmesi toplumun yararınadır fakat toplumsal mücadele ağları örülmeden, yapısal reformlar hayata geçirilmeden beklenti bundan fazlası olmamalıdır.

Ne Yapmalı?

Tüm bu tartışmalar, iktidar bloğu içindeki çatlak sesler, ayyuka çıkan yolsuzluklar ve pis kokular sistemin sorunlarının daha fazla görünür olması açısından kuşkusuz hayırlı olmuştur.

VADİP toplantısında dayatılan protokolün halkımızın nezdinde hiçbir geçerliliği yoktur. Kapalı kapılar ardında al gülüm ver gülüm iş bağlamaya alışmış tüccar zihniyetinin toplumumuzun son derece ciddi ve artık kangrenleşmiş sorunlarına çözüm bulma yetisi olmadığı aşikârdır. Bu zihniyet toplumu da hızla yozlaştırmakta, tam manasıyla yok olmanın eşiğine sürüklemektedir.

Artık tüm sorunlar halkın katılımına açık toplantılarda tartışılmalı, kararlar halk ile birlikte alınmalıdır. Tüm vakıf yönetim toplantıları halkın katılımına ve denetimine açık hale getirilmeli, seçimlerin yapılabilmesi adına her türlü girişim ivedilikle başlatılmalıdır.

Vakıf yönetimleri 9 yıldır yenilenmemiştir ve dolayısıyla denetlenmemiş, halkın onayına sunulmamıştır. Patriklik makamının itibarsızlaştırılmasına göz yuman ruhaniler kadar halkın kolektif mülkleri üzerinden kişisel rant elde edenler de bu topluma ihanet içerisindedir ve istifa etmeleri gerekir.

Patriklik makamının siyasi ve maddi işlerden arındırılması makamın saygınlığının sürdürülebilmesi ve işleyişin şeffaflaşabilmesi adına artık bir zorunluluk olmuştur. Patriklik makamını işgal etmiş olan Aram Ateşyan derhal istifa etmeli ve patriklik seçimlerini yıllardır yapılmasına neden engel olduğunu halka anlatmalıdır.

Çözüm: Çok Sesli İç İşleyiş – Çok Sesli Temsiliyet

Türkiye Ermenilerinin bir temsiliyet problemi olduğu ortadadır. Patriklik makamı siyasi ve dünyevi bir temsiliyet makamı olmaktan çıkarılmalı, bu sayede makamın ruhani önderlik misyonu, olması gerektiği gibi kuvvetlendirilmelidir. Ermeni toplumu ile ilgili kurumların dışa kapalı yapıda olmaları temsiliyet sorununun ana sebeplerinden biridir. Mevcut durumda kurumlar varsıl erkekler tarafından kapalı kapılar ardında yönetilmektedir. Son VADİP toplantısında yaşananlar ve ortaya çıkarılan protokol yöntem açısından bunun yüzlerce ispatından biridir.

Tüm kurumların şeffaf ve katılımcı idaresi, sağlıklı bir temsiliyetin inşası için şarttır. Ayrıca kadınların, gençlerin ve emekçilerin katılımına öncelik tanıyan mekanizmalar sağlanmadan gerçek bir temsiliyetten söz edemeyiz. Ermeni toplumu içerisinde daha fazla sivil kurumun hem kendi toplumlarını ilgilendiren konularda hem de Türkiye toplumunu ilgilendiren konularda fikir üretmeleri ve haklarını savunmaları hem çok sesli bir iç işleyiş hem de çok sesli bir temsiliyet yaratacaktır. Sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri, vakıflar ile köy, meslek ve okul dernekleri yukarıda bahsettiğimiz ilkeler doğrultusundan teşvik edilerek çok sesli temsiliyet inşa edilmelidir.

Türkiye Ermenileri hem kendi geleneksel kurumları içerisinde, hem de devlet nezdinde, gasp edilen hakları doğrultusunda daha yaşanabilir bir ülke için talepkâr olmalıdır. Türkiye Ermenilerinin tek kurtuluş reçetesi; susmayarak ve sinmeyerek, demokratikleşme mücadelesine destek vermek, katılımcı olmak için tüm olanakları zorlamak, demokrat yapılar ile dayanışmak ve haklarını talep etmektir. Artık kaybedecek daha fazla zamanımız kalmamıştır. Ermeni Toplumu, Kamp Armen Mücadelesinde olduğu gibi bir seferberlik ruhuyla bir araya gelmeli, gerek iradesini gasp eden vakıf yönetimlerine karşı gerekse patriklik makamının geleceğine dair ivedilikle eyleme geçmelidir.

NOR ZARTONK / ՆՈՐ ԶԱՐԹՕՆՔ

“Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz!” adlı Ağustos 2010 tarihli yazımız için tıklayınız.

Şık’tan Tarihi Savunma: İktidar, Darbecileri Kıskandıran Bir Cunta Rejimini Hayata Geçirdi

Diken

Gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener, Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve eski emniyet müdürü Hanefi Avcı dahil 13 sanıklı Oda TV davasının karar duruşması sona erdi. Mahkeme heyeti, duruşmayı 12 Nisan’a erteledi.

Duruşma, davayı takip etmek için gelen gazeteci ve izleyiciler salona alınmadan ‘kaşla göz arasında’ başlatıldı. Devamını oku…»

Marmara İletişim’den İhraç Edilen Akademisyenler: ‘Diz Çökmeyeceğiz’

Gazete Karınca

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden ihraç edilen akademisyenler önce terk etmek zorunda kaldıkları odalarından seslendi, sonra da kampüs önünde bir basın açıklaması yaptı. Akademisyenlerden Uraz Aydın, yaşananların eğitimi hedef alan bir siyasi tasfiye operasyonu olduğunu söyledi. Burcu Yılmaz “Direnmeye devam edeceğiz” mesajı verdi. Emre Tansu Keten ise “Biz bilgi üretmeye devam edeceğiz, diz çökmeyeceğiz” diye konuştu. Devamını oku…»

‘Erivan Radyosunun Kürtçe Yayınını Dinlemiş Her Kürdün Anlatacağı Şeyler Vardır’

Ferda Balancar
Agos

‘Erivan Radyosunda Kürt Sesi’ başlıklı kitabının yazarı Zeri İnanç’la, kitabından yola çıkarak, Ermenistan’da yaşayan Kürtlerin dününe ve bugününe uzanan bir söyleşi…

Araştırmacı yazar Zeri İnanç’ın ‘Erivan Radyosunda Kürt Sesi’ başlıklı kitabı, İsmail Beşikci Vakfı Yayınları’ndan çıktı. Türkçe ve Kürtçe olarak iki dilli basılan kitapta, 1955’te Ermenistan Radyosu’nda başlayan Kürtçe yayının serüveni ve Kürtler üzerindeki etkileri anlatılıyor. Kürtçe yayının kurucusu ve ilk sorumlusu Casimê Celîl’in yanı sıra Kürtçe yayında emeği geçen Casimê Celîl’in çocukları; Celîlê Celîl, Ordîxane Celîl, Cemîla Celîl ve Zîna Celîl’in yazı ve tanıklıklarının yanı sıra tarihçi-yazar Wezîre Eşo ile gazeteci Prîskê Mihoyî’nin yazılarının da yer aldığı kitapta, sosyolog İsmail Beşikçi’nin de ‘Erivan Radyosunda Kürt Sesi Üzerine Bir-İki Not’ başlıklı bir değerlendirme yazısı bulunuyor. Zeri İnanç’ın ünlü bir Kürdolog olan tarihçi Celîlê Celîl ile yaptığı söyleşi ise Ermeni-Kürt ilişkileri ve Ermenistan’da yaşayan Kürtler üzerine çok önemli saptamalar içeriyor.

Zeri İnanç ile kitabından yola çıkarak, Ermenistan’da yaşayan Kürtlerin dününe ve bugününe uzanan bir söyleşi yaptık. Devamını oku…»

Ցեղասպանութիւն Ըսաւ

Garo Paylan
Agos

Նախորդ շաբաթ Հրանդ Տինքի յիշատակման նուիրուած բանախօսութեան մը համար Պերլին հրաւիրուած էի: Միջոցառման յաջորդ օր գերմանացի խումբ մը պատգամաւորներու հետ հանդիպման համար խորհրդարան այցելեցի: Ռայշթակի մուտքին դաշնամուրի հնչիւններ լսեցի: Զիս դիմաւորողները պարզեցին թէ ընդհանուր ժողովի դահլիճին մէջ հրէից ցեղասպանութեան զոհերու յիշատակին յայտագիր մը կը կատարուի: Դահլիճը ամբողջովին լեցուն էր: Բոլոր պատգամաւորները ներկայ էին: Ներկայ էր նաեւ Շանսէօլիէ Մերքել եւ բոլոր նախարարները: Բոլորը յոտնկայս կը ծափահարէին Հոլոքոստի զոհերու յիշատակին ձօնուած դաշնամուրի մենահամերգը:

Ի՞նչ կրնամ ըսել, հիացայ:

Գերմանիոյ խորհրդարանը Նացիներու կառավարութեան օրով գործուած մեծ ոճիռին զոհերը կը յիշատակեր:

Իսկ ես բոլորովին տարբեր տրամադրութենէ մը կու գայի: Անցելի դաժանութեան հետ առերեսուելէ խուսափող, այսօր նման դաժանութիւնը անբութօրէն շարունակող երկրէս… Ցաւ զգացի երկրիս հաշւոյն, արցունքոտ աչքերով անցայ հանդիպման սրահ…

Հազիւ շաբաթ մը առաջ, երբ ելոյթ ունեցայ սահմանադրական փոփոխութիւններու նիւթով, անդրադարձայ Օսմանեան կայսրութեան վերջին տարիներուն իմ ժողովուրդին մատնուած տանջանքին: Խորհրդարանէն վտարուեցայ: Ես իբրեւ հայ երեսփոխան, խօսելու իրաւունք չունէի 102 տարի առաջ պատահածներուն մասին: Իսկ գերմանացիներ աջակողմեան կամ ձախակողմեան, իշխանութիւն կամ ընդդիմութիւն ձեռք ձեռքի տուած, մեծ ինքնավստահութեամբ կ’առերեսուէին իրենց անցեալի սխալին հետ… Devamını oku…»

DİSK, Neden “Hayır” Dediğini Açıkladı

Damla Sandal
Bianet

“Tek bir kişiye, tek bir imzayla sendikaları kapatma, grevleri yasaklama, kıdem tazminatını kaldırma, toplu iş sözleşmelerini askıya alma, ‘gerektiğinde’ ücretleri dondurma yetkisi veren Anayasa’ya hayır.”

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nu (DİSK) Nisan ayında yapılması öngörülen anayasa değişikliğine dair referandumda “Hayır” diyeceklerini düzenledikleri basın toplantısıyla duyurdu. Devamını oku…»

Hrant’tan Sonra Hepimiz Bir Parça Değiştik

Sayat Tekir
Bianet

Hrant Dink’in öldürülmesi hepimiz için bir bedel oldu. Öyle korkunç bir bedel oldu ki, bu travmayı kırıp geçmişimizi konuşmaya başladık. 19 Ocak 2007 hepimiz için bir milat oldu.

Dile kolay tam 10 yıl oldu. 10 yıl önce gözümüzün önünde, hepimizin yürüdüğü bir yolda bir insan öldürüldü. Cinayet göz göre göre geldi. Cinayet planlıydı. Fakat cinayet sonrası planlar alt üst oldu. Bir insan seli ortaya çıktı. Bugün eksikliğini hissettiğimiz Gezi Ruhu ilk orada çıktı karşımıza. Farklı insanlar, farklı fikirler uzun zaman sonra kitlesel olarak ilk kez o zaman bir araya gelmişti. Cinayetten sonra hepimiz bir parça değişmiştik…

19. yy sonlarından itibaren Osmanlı coğrafyasında yaşam, Ermeniler ve diğer halklar için kolay olmadı. Bu dönem ağırlaşan baskı, katliamlar ile devam edip 1915’teki soykırım ile zirveye ulaştı. Soykırım, Türkiye Ermenileri için ne ilkti ne de son oldu: Cumhuriyet döneminde her 10 yılda bir yaşanan baskı, pogrom, cinayet, ayrımcı yasa ve uygulamalar ile Ermenilerin yaşamı her daim zordu. Şüphesiz bu politika sadece Ermenilere yönelik değil diğer tüm halklara da yönelikti. Toplumsal hafızaları kuvvetli olan azınlıklar/azaltılmışlar, her daim hem kendilerine hem diğer azınlıklara yapılan katliamlardan etkilendiler. Devamını oku…»

Yazılar Arşivindeki diğer yazılara ulaşmak için lütfen tıklayınız…