Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Yervant Dink: Vebali çok ağır olur

[ A+ ] /[ A- ]

29209066

Yervant Dink

Temmuzun son günleriydi. Bir ikindi vakti, çocukların öğle şekerlemesi yaptığı saatlerdi. Geldiler. Kampın küçüklerinden biri seslere uyanıp pencereye koştu: “Hey, uyanın! Kızılderililer geldi, kampımızı kuşattılar.”

Dışarıda, ekili alanların ardındaki dar patikadaki araçların hırıltılı seslerini duyuyorduk. Ekip otoları kampın etrafında fır dönüyordu. “Hayır, gelenler Kızılderililer değil, şerif ve adamları” dedim, “Bu oyunda asıl Kızılderililer biziz.” Çocuk üzgün bir ifadeyle sordu: “Yani şimdi kötü adamlar biz miyiz?”

Yıllarca, çizgi romanlarda, western filmleriyle, vahşi Kızılderililer ile kahraman kovboyların hikâyeleri zihinlerimize işlenmişti. Nereden bilecektik, kötü bildiğimiz Kızılderililerin o toprakların yerlileri, asıl sahipleri olduğunu… Asıl işgalciler, uzaklardan, başka bir kıtadan gelen beyazlardı. Bu gerçeği biz gençlik yıllarımızda öğrenmeye başladık. Aslında durum çizgi romanlardakinin tam tersiydi. Beyazlar gelmiş, yerlilerin varlıklarını ellerinden almış, bununla da yetinmeyip onları yaşadıkları bereketli topraklardan çok uzaklara, çorak arazilere sürmüşlerdi. O kadar çok kötülük etmişlerdi ki yerlilere, onlar da vahşileşmiş, insanlıktan çıkmışlardı.

Bu western hikâyelerinde başrol oyuncusu şerif ve adamları olsa da, filmin sonlarına doğru mavi ceketliler yetişir, finalde de beyazların ‘büyük şef’i ortaya çıkardı, ve alkışlar arasında ‘son’… Perde…

Bizimle oynamak istedikleri bu oyunda önceleri mavi ceketliler eksikti, onlar da şerif ve adamları gidince ortaya çıktılar.

Ertesi gün, Tuzla kışlasındaki askerlerin saat başı cipleriyle patikadan resmigeçit yapışını izledik. Bunca yıl hep ana asfalt yoldan deniz kıyısına giden bu askerî kamyonlar, o gün niçin bizim denize gidip geldiğimiz patikayı seçmişlerdi?

Biz yaşça yetişkinler bu oyunu çabuk bitirmek gerektiğini anladığımız için, ertesi gün çocukları ve çıkınlarımızı topladık, el ele tutuşup yollara düştük. Ver elini Tuzla istasyonu, ardından Haydarpaşa, Eminönü, nihayet Gedikpaşa… Oh be, kurtulmuştuk!

Erken sevinmişiz. Çok geçmeden anladık ki, ‘büyük şef’ ardımıza düşmüştü. Devlet ‘baba’, çocukların kendi elleriyle var ettikleri o cennet yaşam sahasını içine sindirememişti. Mahkeme yoluyla bize ihtarı çekti. Bu gelen yazının meali çok açıktı: “Sittirin gidin, burada size yer yok!”

Bununla da yetinmediler, yine geldiler, üzerimize üzerimize geldiler ve okulumuzu başımıza geçirdiler.

Artık anlamıştık. Biz yerliler, onlar için her türlü yapıyı imar edebilir, yeni yaşam sahaları yapabilirdik, ama kendimiz için iki tuğlayı üst üste koymamız suçtu.

* * *

Siz bu satırları okurken, yeni mülk sahibi yıkıma başladı bile.

Kampımız, gözümüzün nuru, çocuk emeklerimizle yoktan var ettiğimiz Atlantis’imize buldozerler kepçeyi vuruyor, onu parçalıyor, paramparça ediyorlar. Kepçe inip kalkarken viraneye dönen yemek salonumuz, yatak odalarımız, oyun bahçemiz, çiçeklerimiz, resimlerimiz, tozun dumanın arasında yok olup gidiyor.

Gerçekte tarumar olan bina mı, yoksa hatıralar mı? Bundan çok daha beterlerini yaşamışken, bu yıkımın bizi, yüreğimizi daraltması niye?

Duyguları anlatmak zor. Yüreğinden kopup gelen okkalı bir küfrü dişlerinin arasına hapsedip sözcüklerin dile gelmesine engel olmak da bir o kadar zor.

Aslında kızgınlığımız kendimize.

Biz Ermeniler ne çabuk unuttuk 1915’te halkımıza yapılan soykırımı, ne çabuk unuttuk 6-7 Eylül talanını… Bugün bu yaşadıklarımız 1915’in devamı değil de nedir? Halkımız, bir gece gelen emirle, tüm varlıklarını bırakıp bilinmez bir yolculuğa çıkmamış mıydı? Bugünün farkı ne?

Başbakan Davutoğlu sık sık diasporaya değinir, “Onlar bizim diasporamız” der. Doğru söylüyor. Bu kampı zamanında evi bilen onca çocuk, bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. Bu diasporaya nasıl anlatacaksınız, kamplarının başına gelenleri? “Bizim dönemimizle ilgisi yok” diyebilirsiniz; doğrudur, sizin döneminizde el konmadı, ancak bugün, siz iktidardayken yıkılıyor. Bugün tüm sorumluluk size aittir.

Sözün özü, bu çocukların alın teriyle yaratılmış kampa el koymanın evrensel hukuktaki tanımı, en basit ifadeyle ‘gasp’tır.

Devlet, Kamp Armen’i gasp etmiştir.

Ve, bilin ki, bunun vebali çok ama çok ağırdır.