Yeşilçam’da Ermeniler Tonton, Rumlar İffetsiz

Lora SARI
Agos

Dilara Balcı’nın kaleme aldığı ‘Yeşilçam’da Öteki Olmak’ kitabı, Kolektif Kitap etiketiyle yayımlandı. Kitap Türkiye sinemasının ilk yıllarından 1980’e uzanan dönemde Yeşilçam filmlerinde gördüğümüz gayrimüslim oyunculara ve gayrimüslim karakter şablonlarına ışık tutuyor.

Kitabın yazarı Dilara Balcı’yla, sinemaya çok emek veren ancak adları anılmayan gayrimüslim sanatçılar ve filmlerdeki gayrimüslim temsilleri üzerine konuştuk.

Kitabında, Yeşilçam’ın altın çağı olan 60’larda, basmakalıp gayrimüslim karakterlerin kullanımının zirvesine ulaştığını belirtiyorsun. Türkiye sinemasının zenginleşmesi ile stereotiplerin güçlenmesi arasında doğru orantı var mı?

Bu, sinema dilinin gelişmesinden ziyade siyasi gelişmelerle ve milliyetçi duyguların yükselişe geçmesiyle ilişkili. Varlık Vergisi’nin, 6-7 Eylül Olayları’nın, Türkiye’nin muhafazakârlaşmasının ve özellikle Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların büyük etkisi var.

Bu siyasi gelişmelerle Rumlara yönelik nefret artarken, filmlerdeki iffetsiz kadın rolü de Rumlara biçiliyor herhalde…

Evet. İffetsiz olmak, Müslüman olmamakla ilişkilendiriliyor. Yeşilçam kalıplarına göre Müslüman kadınlar iffetli, gayrimüslim kadınlar ise iffetsiz, güvenilmez, vamp kadınlardır. Ermeni imgesi bundan biraz farklı. Yeşilçam’ın Ermeni kadınları orta yaşlı, çirkin, tombul, ve buna tezat oluşturacak şekilde, kendini beğenmiş kadınlar. Bu durum, Ermenilerin, Türklere, Rumlara kıyasla daha yakın olmasından kaynaklanıyor. Sonradan nükseden Kıbrıs sorunuyla, Rumlara yönelik nefret duyguları daha da artıyor.

Ermenilerin oynadığı pansiyoncu, doktor, adabı muaşeret hocası gibi karakterleri Türkler de rahatlıkla oynayabilirdi. Oyuncunun gururunu incitecek roller de değil bunlar. Niçin ille Ermeni oluyor bu karakterler? Ermeni ağzının ‘güldürü’ unsuru yüzünden mi?

Ermeni ağzı kesinlikle komik geliyor. Tiyatroda ve TRT radyosunda Reşit Baran’ın ve Adile Naşit’in babası Naşit Özcan’ın canlandırdığı ‘Madam’ tiplemesinin devamı niteliğinde bu tiplemeler. Reşit Baran, birkaç filmde kadın kılığına girerek ‘Madam’ oluyor. Baran erken yaşta ölüyor ama bu tiplemeden vazgeçilemiyor. Mürüvvet Sim, Nevzat Okçugil gibi oyuncular sinemada devam ettiriyorlar ‘Madam’ı. Rum ağzı ise Ermeni ağzından farklı olarak, gülünç olmaktan uzak ve ondan daha dişi. Yahudi kadın tiplemesinden ise sinemada pek söz edemiyoruz; yok denecek kadar az.

Türkiye sinemasının ilk filmlerini gayrimüslimler çekiyor. Yönetmenlik, yapımcılık, oyunculuk yapıyor, sinemanın her dalında çalışıyorlar. Kendi hikâyelerini, sorunlarını, kendi hayatlarını anlattıkları filmler var mı?

Maalesef yok. Olması da imkânsızdı, çünkü Yeşilçam çok geniş bir seyirci kitlesini hedefliyor. Aynı filmin hedef kitlesi hem kadın, hem erkek, hem çocuklar, hem gençler, hem de yaşlılar! Filmleri yan karakterler ve figür tiplemelerle dolduruyorlar ki herkes kendinden bir şey bulabilsin. Bu sebeple, gayrimüslim güldürü tiplemelerine de, az da olsa yer veriyorlar. Gayrimüslim seyirci kitlesi Müslüman seyirci kitlesine göre son derece küçük. Müslüman-gayrimüslim aşkı gibi hikâyelere yer verip seyirciyi küstürmek, kızdırmak da istemiyorlar. Müthiş bir önyargı var çünkü. Örneğin köyde çekilen bir filmde, bir Hıristiyan’ı canlandıran kadın oyuncu, boynunda haç kolyesi taşıdığı için çekim arasında köylülerden çay bile isteyemiyor. Bu koşullarda ve Yeşilçam sisteminde, gayrimüslimlerle ilgili filmler çekmek imkânsızdı, ama bugün yapılabilir. Neden olmasın? Keşke olsa…

Yok edilmiş bir kültüre dair çok iyi bir örnek var kitabında: Muhsin Ertuğrul’un, hem Yunanca hem de Türkçe olarak gösterilen ‘Cici Berber’i…

Bu durum Muhsin Ertuğrul dönemi için geçerliydi. Ertuğrul, sinema dili çok övülmese de, aydın bir insandı. ‘Cici Berber’ filmi önce Türkçe kopyasıyla gösterime giriyor, ardından Rumca kopyası Melek Sineması’nda oynuyor. O dönemde filme uyarlanan operetlerde Ermenice ve Rumca şarkılar yer alıyor. Oyuncuların büyük bir kısmı Ermeni. Türk-Yunan ortak yapımlarına sık rastlanıyor. İstanbul’da yaşayan gayrimüslimler, Anadolu’da sinema salonlarının az olduğu yıllarda, ileriki yıllara oranla daha büyük bir seyirci kitlesi oluşturuyordu.

Sinemanın ilk yıllarında filmlerin konularının daha homojen olması mı bunun nedeni?

Evet. Tabii, tüm filmler için bunu söyleyemeyiz ama belirgin örnekler vardı. ‘Cici Berber’ filminde Müslüman-gayrimüslim aşkına yer verilmişti ama 1950’li yıllardan sonra böyle bir aşk öyküsü örneğiyle karşılaşmıyoruz. Sinemacılar bunun büyük tepki alacağını düşünmüş olmalılar. Starlar da büyük ihtimalle hayran kaybetmek istememişlerdir.

Bu filmlerde Ermenileri oyuncu ve yönetmen olarak sıkça görüyoruz ancak, görüntü ve sanat yönetmenliğinde Rum adları çoğunlukta. Bunun özel bir nedeni var mı?

Türkiye tiyatrosunun gelişmesinde en büyük rol Ermenilere aittir. Güllü Agop gibi oyuncular Ermenice ve Türkçe oyunlarla modern tiyatronun gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. İlk filmlerde, önemli rollerde, tiyatro deneyimi olan Ermeni oyuncuları görüyoruz. Bunlardan Nişan Hançer yönetmenlik de yapmıştır. Rumlar ise teknik işlerde çalışıyorlardı. Sinemanın Türkiye’ye gelişinden önce, pek çok Rum fotoğrafçılık yapıyordu. Fotoğraf deneyimi olan Rumlar görüntü yönetmeni olarak çalışmaya başladılar. Filmeridis ve İlyadis, Türkiye’nin ilk önemli görüntü yönetmenlerindendir.

Seks filmleri furyasında Rum ‘mamalar’ vardı ama tecavüzcü, ırz düşmanı gayrimüslim erkekler yoktu? Nuri Alço’nun canlandırdığı karakterleri ya da Tecavüzcü Coşkun gibi tiplemeleri neden gayrimüslim yapmamışlar?

Göç dolayısıyla Rum nüfusu azaldıkça belleklerden de silindiler. 1950 ile 1970 yılları arasında filmlerde Rumlara yönelik nefret duygularının artışı hissedilebiliyor. 1980’lerde birdenbire filmlerdeki Rum karakterler yok oluyor. Bunun bir başka sebebi de, filmlere Arabesk kültürünün yerleşmesi. Artık neredeyse yalnızca, Doğu’dan İstanbul’a göç eden, çile çeken gecekondu ailelerinin hikâyeleri anlatılıyordu. Bu ailelerin yaşadıkları bölgelerde gayrimüslimlerle ilişki kurmamaları anlaşılabilir bir şey. Şarkıcıların başrolde oynadıkları filmlerin entelektüel düzeyi ise, sinema tarihinde görülmemiş şekilde düşüktü. Çok kısa sürelerde yazdıkları senaryolara bir de gayrimüslim karakter ekleyelim diye düşündüklerini tahmin etmiyorum.

Kenan Pars, “Kirkor Cezveciyan, sadece kimliğimdeki adım. Kullanmıyorum. (…) Türkiye’de doğan, Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanını taşıyan, bir Türk gibi yaşayan adama ne denir? Ben bir Türk’üm” demiş. Kenan Pars, ve kimliğini saklayan diğer sanatçılar zamanla kimliklerini unutmuş olabilirler mi?

Olabilir. Halkın sevgisini kazanmak için böyle davrandıklarını sanmıyorum. Nubar Terziyan çok farklı bir örnek oluşturuyor. Kendi ismiyle oynuyor ama çoğunlukla Türk karakterleri canlandırıyor.

Evet. Ayhan Işık’ın Ermeni sanılmasından o kadar çok korkuyorlar ki, oyunculuğa başladığında, ‘Işıyan’ olan soyadını ‘Işık’ olarak değiştiriyorlar. Bugün bile, internette ‘Ayhan Işık Ermeni miydi?’ söylentisine dair bilgilere ulaşılabiliyor. 1979’da, Işık’ın ölümünün ardından Nubar Terziyan bir gazete ilanıyla taziyelerini bildiriyor ve altına ‘Amcan: Nubar Terziyan’ diye ekliyor. Kısa bir süre sonra, Işık’ın ailesi, bu ilana cevaben, Nubar Terziyan ile Ayhan Işık arasında hiçbir akrabalık ilişkisi olmadığını bildiren bir ilan yayımlatıyorlar. Terziyan’ın nezaketine ne kadar kötü bir karşılık!