Yıkımdan Umuda Yolculuk

Kamp-Armen-protesto-26-Haziran-2015Mikael Arslanyan

Yıllarca sadece adını duyduğum, Hrant Abi ile merakımın pekiştiği bir yerdi Kamp Armen. Kendisinin ve birçok arkadaşının yetiştiği, elleriyle kurdukları kampın hikâyesini yolda, ilerleyen kilometrelerde öğrenmiştim. Bizlere enjekte edilen öteki psikolojisi ile yaşananları can kulağıyla dinlerken, daldığım hüzünlü rüyadan anlamını o zaman tam olarak bilmediğim “Atlantis” kelimesiyle uyanmıştım; o saklı cennet…

Yaklaşmıştık Kamp’a. “Nasıl bir yer bu kamp acaba?” diye düşünürken, kendimi villaların arasında sıkışmış kalmış, kaderine terk edilmiş o yerin kapısında buluvermiştim. Beklentiler romantik olsa da beni karşılayan o çok da yabancı olmadığım, en güzel günlerimizde, gecelerimizde gördüğümüz, hissettiğimiz hüzündü. Merak yerini gelinen durumu anlamaya, analiz etmeye terk etmişti.

İlk izlenimim bana yabancı değildi, yeniden yıkım, yeniden kayıp… Peşi sıra her zamanki sorular düştü aklıma. Burada yaşanan, yaşadığımız mağduriyet neydi? Nasıl olmuştu? Hayatımızın çoğunu kendimize cevabını bulamadığımız sorular sorarak geçiren bir güruhtan olmam sebebiyle, sorularım aslında sıradandı.

Yıkım için gelen dozerin egzoz kokusunun henüz dağılmadığı o noktaya doğru ilerlerken, artık arkama bakmıyordum. Karşımdaki sahnenin beni sürüklediği hisler ile düşüncelerim arasında dağılmıştım.
Yarısı yıkılmış kamp binası, benim için beton ve demir yığınlarından ibaret değildi. Ürkmüştüm. O molozlara zamanında harç katan yetim ve yoksul çocuklar neredeydiler? Yaşıyorlar mıydı? “Uzakta olsalar keşke.” diye düşündüm, çünkü bu yıkımı görmeyi hak etmiyorlardı.

O an omzuma bir el değdi ve “Hoş geldin.” dedi. Artık yalnız değildim. Sonrasında zaman öyle hızlı aktı ki, duygularım yerini tamamen somut düşüncelere terk ettiğinde gece forumu başlayalı 2 saat olmuştu bile.

36 Beyannamesi’nden Varlık Vergisi’ne, 6-7 Eylül’den Mübadele’ye yaşadığımız hep aynı kayıp. Ulus devletin mecburi refleksleri diye normalleştirilenler… Benden olmayan herkesin malı, mülkü caizdi, haktı. Peki Kamp Armen bir son ve yeni bir başlangıç olabilir miydi?

Bugün 50. günü devirdik. Bu 50 gün içinde, Cumhuriyet tarihinin ilk Ermeni vekillerinin birinden söz alıp, bunun sadece bir seçim malzemesi olacağını görmek aklıma babamın bir sözünü getiriyor: “Bu topraklarda bir zamanlar söz senetti”. Evet, öyleymiş eskiden. Bugün ise senedin bile artık bir hükmü yok.

Peki ya Ermeni cemaati? Tıpkı Kamp Armen’in yetimleri gibi, orada mücadele edenler de biraz yetim şimdi. Küçücük elleriyle hayata tutunmak için kampı inşa eden yetimlerin mirasına sahip çıkmak boynumuzun borcu değil mi?

Biz yeni bir şey kattık sosyoloji terimleri sözlüğüne: “kendi mülkünü işgal etmek”. Öyle ya şu an hala yasal olarak kendi mülkümüzde işgalci konumundayız.

Direnci yüksek bünyelerle, beyinlerle adım adım mülkümüzü almak için mücadeleye devam edeceğiz.