Main menu:



















Arama

Arşiv

Arşiv

Yüz yıllık suskunluk kırılıyor

[ A+ ] /[ A- ]

Serpil İLGÜN
Evrensel

Hrant Dink’in de peşine düştüğü ve yanıtının bizi birbirimize yaklaştıracağını, böylelikle insanların birbirlerine kolay kolay hakaretler ederek aşağılamayacağını düşündüğü bu soru hafta sonu düzenlenecek ‘Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferansı’nda çeşitli yönleriyle masaya yatırılacak.

Hrant Dink Vakfı, Malatya HAYDER ve Boğaziçi Üniversitesi iş birliği ile yapılacak konferansın düzenleme komitesinden Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Ayşe Gül Altınay’la konferansı, derin suskunluğun nedenlerini ve yol açtığı yaraları konuştuk.

Önce konferansın başlığını konuşalım. “Müslümanlaş(tırıl)mış” kavramını içindeki parantezle okuyunca anlamı değişiyor. Çünkü parantez bir dayatmayı ifade ediyor. Neden parantez açma gereği duydunuz?
Bir kişi dahi Müslümanlığı kendi isteğiyle seçmiş olsa, herkese “Müslümanlaştırılmış” diyemeyiz. Her ne kadar şiddetin ve zorlamanın pek çok türü olsa da Müslümanlaşmayı “seçmekle,” Müslümanlığın dayatılmasını birbirinden ayrıştırmak istedik. Örneğin bazı durumlarda Ermeni bir kadının aşık olduğu Müslüman bir erkekle evlenebilmesi için Müslümanlığa geçmesi gerekiyor. Tabii tersi, yani erkeğin Hristiyanlaşması söz konusu olmuyor. Bu aynı zamanda ne kadar cinsiyetlendirilmiş bir meseleden bahsettiğimizi de ortaya çıkarıyor. Seçme dediğimiz şeyin ne kadar seçme olduğunu da sorabiliriz. Bu örneğin yapısal, sosyal bir dayatma olduğunu söyleyebiliriz şüphesiz ama bir de çok daha bariz dayatma örnekleri var. Örneğin, 1915 ölüm yürüyüşü sırasında çeşitli yaştaki çocuklar, genç kadınlar ailelerinden koparılıp Müslüman ailelerin parçası haline getiriliyorlar. Bunlar bazen korumak amaçlı oluyor, bazen iş gücü veya cinsel suistimal amaçlı oluyor. Bazen de ikinci, üçüncü eş olarak alınıyorlar. Özellikle çocukların, kendi iradeleri dışında Müslümanlaştırılmaları söz konusu. Bu parantez bir yandan da bu ikisinin çok da kolay ayrıştırılamayacağını, seçim ve dayatmaların iç içe geçmiş olduklarını düşündürüyor.

Tahmini de olsa Müslüman olması dayatılanların sayısına ilişkin bir rakam verebiliyor musunuz?
Net rakamlar vermek çok zor. Yıllardır araştırılmamış, üstü kapatılmış bir konudan bahsediyoruz. Ama pek çok tarihçi yaklaşık 200 bin Ermeni’nin 1915’te Müslümanlaşarak hayatta kaldığını tahmin ediyor.

Böylesine kritik bir mesele Türkiye’de yakın zamana kadar kamusal alanda neden tartışılamadı? Suskunluğun kırılma tarihi olarak 2004’ü veriyorsunuz. 2004’te ne oldu?
Bence bu çok kritik bir soru. Konferansın da çıkış noktası bu soru oldu. Neredeyse 100 yıllık bir suskunluk var bu konuda. Türkiye’de konuyla ilgili ilk kitap, Serdar Can’ın 1991’de yayımlanan ‘Nenemin Masalları’ kitabı olmuş ama ne yazık ki çok az kişiye ulaşmış. 90’lar, Türkiye’de savaşın en ağır günleriydi, her gün ölüm haberleriyle uyanıyorduk. Belki o yüzden de bu konuya ilgi çok fazla olmamış olabilir. Fethiye Çetin’in 2004’ün sonunda çıkan ‘Anneannem’ kitabı suskunluğun kırılmasında çok önemli bir dönüm noktası oldu. 2004-2005 aynı zamanda 1915’te neler olduğunun da Türkiye’de ilk defa kamusal olarak tartışılmaya başlandığı yıllar. Milliyetçi tepkilere rağmen Osmanlı Ermenilerine dair büyük bir konferans düzenleniyor 2005’te, çok sayıda kitap yayımlanıyor. Müslümanlaştırılmış Ermenilere dair kimisi sözlü tarih ve araştırma, kimisi anı ve edebiyat dalında en az 18 kitap yayımlandığını görüyoruz bugüne kadar. Bu arada tabii Agos ve Hrant Dink bu konunun tartışılmasında çok kritik bir rol oynuyorlar.

‘Anneannem’ ve daha sonra Fethiye Çetin’le birlikte hazırladığınız ‘Torunlar’ kitaplarında, nenesinin veya dedesinin Ermeni olduğunu öğrenen torunların devlet refleksinin ne kadar içselleştirildiğini gösteren tepkileriyle de karşılaşmıştık. Bu içselleştirme, dolayısıyla Türkiye’de Ermeni olmak üzerine ne söylersiniz? Ve bugün bununla ne kadar barışılmıştır?
Türkiye’de Ermeni olmak demek, her türlü ayırımcılığa açık olmak demek bir kere. Öyle olduğu için de nüfusta Müslüman görünen biri, Ermeni bir nene ya da dedenin açığa çıkmasını istemiyor çoğu zaman. Çünkü öyle olduğu zaman daha fazla ayırımcılığa uğrayacağından korkuyor. ‘Torunlar’ kitabı için görüşmeler yapmaya 2005’te başlamıştık. Çok sayıda torun kendisi gelip hikayesini bizimle paylaşmak istedi ama ismi, yaşadığı şehir vs. değiştirilecek olsa dahi kitapta yer almak istemeyen de çok oldu. Buna rağmen korkuyorlardı.

Bu yersiz bir korku mu?
Hiçbirimiz yersiz diyemeyiz. Torunlardan dinlediğimiz hikayeler de yersiz olmadığını gösteriyor. Şöyle çok çarpıcı örnekler var; birisi askere gidiyor ve askerde komutanı diyor ki, “Sen Ermeni torunuymuşsun.” “Yok, öyle bir şey söz konusu değil” diyor, çünkü gerçekten bilmiyor. İzne çıktığında soruyor ve babaannesinin hikayesini o zaman öğrenmeye başlıyor.

Yani biz bilmiyoruz ama devlet biliyor?
Devlet bizden daha fazlasını biliyor ama her şeyi biliyor mu, o kadar emin değilim. Çünkü bazı hikayeler devletin kayıt alanı dışında gerçekleşmiş görünüyor. Nüfusa geçirilen her Ermeni çocuğun kaydında muhtemelen muhtedi (dini olarak dönme) diye yazmıyordur. Burada ilginç mesele şu; Müslümanlaş(tırıl)mış Ermenilerin çocukları, torunları, kendi ailelerini merak ettikçe geri dönüp araştırmak istiyorlar. Çok çeşitli nüfus müdürlüklerine başvurmuş torunla konuştuk. Hemen hepsinin aldığı cevap, “o dönemin nüfus kaydı yok, hepsi yandı” oluyor. Ama “kayıt yok” yanıtını alan kişi, askere gittiği zaman nenesinin Ermeni olduğunu öğrenebiliyor mesela. Yani ailenizin tarihine, nüfus bilgilerine siz ulaşamıyorsunuz ama onlar sizin ulaşamadığınız yerlerde varmış gibi görünüyor. En azından bazıları için bu geçerli. Ailelerimizin tarihine neden biz vatandaşlar olarak ulaşamıyoruz? Devlet ailemiz adına neler gizliyor bizden? Burada ciddi bir sorun var. Nitekim yakın zamanda azınlık okulları üzerinden Agos’un ortaya çıkardığı soy kaydı gerçeği vardı. Azınlıkların bir soy kaydı varsa, belki Müslümanlaştırılmış Ermenilerin de vardır.

Askerde ya da memuriyetlerinin çeşitli basamaklarında Ermeni kökenli olduklarını öğrenenler olduğuna göre, yüksek ihtimalle bu kayıt var…
Aynen öyle. Cumhuriyet tarihi boyunca öyle bir milliyetçilik anlayışı hakim olmuş ki Türk, Müslüman, Sünni hattının dışında herhangi bir farklılığı ifade etmek zaten yakın zamana kadar çok zor olmuş. Türkiye’deki tarihçiler içinde de Müslümanlaştırılmış Ermenileri konuşmak soykırım bağlamında şu açıdan endişe yaratıyor; Soykırım Sözleşmesi’nin bir maddesi, çocukların zorla bir gruba verilmesini soykırım olarak tanımlıyor.

Yani Müslümanlaştırma da soykırım olarak tanımlandığından, bu meseleden kaçınıldı?
Soykırım Sözleşmesi’nde, bir grubun çocuklarının başka bir gruba verilmesi soykırım olarak kabul ediliyor. Bu konuda yazan milliyetçi tarihçiler, “doğru, çeşitli Müslüman aileler çocukları almıştır ama çoğunluğu bunu koruma amaçlı yapmıştır, devlet bunu sistematik olarak yapmamıştır, dolayısıyla soykırım değildir” demeye getiriyorlar. Türkiye’de yakın zamana kadar bu konunun üzerine gidilmemesinin arkasında bu olabilir, yani 1915’te yaşananların bu yüzden “soykırım” olarak tanımlanması kaygısı. Ama uluslararası alanda da üzerine gidilmiş, araştırılmış bir konu değil.

Türkiye için anlaşılır ama uluslararası alanda neden araştırılmamış bu konu?
Beni de şaşırtan en çok o oldu. Çalışmaya ilk başladığımızda zannediyordum ki bu konuyla ilgili uluslararası alanda çok şey bulacağız. Ama yakın zamana kadar yapılmış pek bir çalışma yok. Türkiye’deki anı çalışmaları ve edebi kitaplar bu yüz yıllık suskunluğun kırılmasında öncü rol oynamış gibi görünüyor. Uluslararası akademi de dahil olmak üzere, akademi arkadan geliyor. Ama gürül gürül geliyor. Bu konferansa 70’ten fazla başvuru aldık. Bilim Komitesi bu başvurular içinden üç güne sığdırabileceğimiz sayıda tebliğ seçti. Çok farklı disiplinlerden ve ülkelerden akademisyen sunum yapacak. Pek çok açıdan tarihi bir konferans olacak.

Türk tarih yazımı ile Ermeni tarih yazımı örtüşüyor

Peki neden ağırlıkla anneanne hikayeleri var? Neden dede öyküsü bu kadar az?
Bu da kritik bir konu. Suskunluğun da ana sebeplerinden biri. Dediğiniz gibi kitapların çoğu anneanne kitabı. Babaanne kitabı değil, dede hiç değil. Bunun ipucunu Torunlar’daki görüşmelerin bir kısmında görüyoruz. Diyorlar ki “Benim anneannem Ermeni olduğu için bize ‘Ermeni dölü’ demiyorlardı. Ama başka bir arkadaşım vardı, babaannesi Ermeniydi, ona sürekli küfrediyorlardı.” Hem toplum, hem devlet düzeni ataerkil ve baba soylu bir anlayış üzerine kurulu. Bu Ermeniler için de geçerli. Bu anlayışa göre, millet erkeklerden oluşan bir gruptur, kadınları vardır, çocukları vardır, malları vardır ve onlar el değiştirir. Dolayısıyla bu baba soylu, ataerkil bakış açısı bence akademisyenlerin de yakın zamana kadar Müslümanlaştırılmış Ermenileri merak etmesine engel oluşturmuş. Çünkü onlar Ermeni’yken Türk olmuşlar, Arap olmuşlar, Kürt olmuşlar, Müslüman olmuşlar… Artık Ermeni değiller. Pek çok uluslararası tarih kitabında ölü kategorisinde değerlendirildiklerini görüyoruz. Çok ironik bir şekilde Türk milliyetçi tarih yazımı ile Ermeni milliyetçi tarih yazımı bu konuda örtüşüyor. Dede hikayesinin az çıkmasının bir sebebi de şu tabii; 1915’te yetişkin Ermeni erkeklerin çoğu öldürülmüş, evlatlık olarak kız çocukları daha çok tercih edilmiş, erkek çocukların da bir kısmı büyüyünce Ermeni ailelerini bir şekilde bulmuşlar. Kız çocuklar ise erken yaşta evlendirilmişler ve çoluk çocuğa karışmışlar.

Türkiye’de birkaç milyon kişinin Ermeni bir akrabası var

Konferansla ilgili okumalar yaparken, şöyle yorumlara rastladım: Konferansta ‘Ermeni köklerinize dönün’ çağrısı mı yapılacak? Böyle düşünenlere ne yanıt veriyorsunuz?
Kesinlikle öyle bir şey yok tabii ki! Bu akademik bir konferans. Tam tersine bu konferansta Müslümanlaştırılmış Ermenilerin çocuklarının ve torunlarının kendilerini ne kadar farklı şekillerde tanımladıklarını, homojen bir kategori oluşturmadıklarını daha net göreceğiz diye düşünüyorum.

Konferans ne sağlayacak?
Bir kere bu toprakların dününü ve bugününü şekillendirmiş önemli bir toplumsal gerçekliğe dair akademik çalışmaları bir araya getirecek. 1915’te Müslümanlaşanların 200 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. 200 bin değil, 150 bin olsun, 100 bin olsun. Bazılarının 8-9 çocuğu oldu, o çocukların da her birinin çocukları oldu. Artık üçüncü, dördüncü nesilden bahsediyoruz. Bu farklı nesilleri bir araya getirdiğimizde, şu anda Türkiye’de yaşayan birkaç milyon kişinin bir Ermeni nenesi, dedesi, büyük halası, teyzesi, amcası, kayınvalidesi, kayınpederi var demektir. Dolayısıyla milyonlarca insana değen bir meseleden bahsediyoruz. Konferans bu önemli konunun tartışılması için bize yeni pencereler açacak. Aynı zamanda 1915’te yaşananların insani yönünü ve bıraktığı derin izleri anlamamız, tarihle yüzleşmemiz, yaşadığımız toplumun kültürel çeşitliliği ile barışmamız, farklı ayrımcılık ve şiddet türleri arasındaki ilişkileri görmeye başlamamızın da önünü açacağını umuyoruz.

Böylelikle yeni bir sosyolojik alan açılmış oluyor ama asıl önemlisi kimlikleri sorgulaması olacak, ne dersiniz?
Evet. Bu çok önemli. Bize saf ve birbirinden çok ayrışmış olarak sunulan kimliklerin iç içe geçmiş hallerinin en çarpıcı örneklerinden biri de bu. Kimlikleri, Türk ve Ermeni veya Kürt ve Ermeni gibi net ayıramadığımız durumlarda, özellikle de düşmanca gördüğümüz ilişkileri sorgulamamız söz konusu. Bu Ermeni tarafı için de geçerli. Yani buradaki derin sorgulama sadece Türk ya da Kürt kimliği, Müslüman kimliği için geçerli değil, Ermeniler de önemli bir kimlik sorgulamasından geçiyorlar. Pek çok Ermeni için de Ermeni eşittir Hristiyan, Ermeni eşittir Türk olmayan… Dolayısıyla Müslüman Ermeniler olabileceği, onların çocuklarının, torunlarının uzak akrabalarının olabileceği Ermenilerin de kimlik kurgularını altüst ediyor, onların da kendi içlerindeki bazı duvarları yıkmalarına katkıda bulunabiliyor.

Hrant varlığıyla akışı sağlayan kişilerden bir tanesiydi, ne yazık ki öldürülüşüyle de öyle oldu

Duvarları yıkmak, en azından çatlaklar oluşturabilmek Hrant Dink’in de çok arzuladığı bir şeydi…
Ben de tam Hrant’tan bahsetmek istiyordum. Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler, Hrant’ın çok önemsediği bir konuydu. Çünkü bu hem ne kadar iç içe olduğumuzun önemli göstergelerinden biriydi. Hem de tabii 1915’in çok farklı şekillerde devam eden acılarının bir ifadesiydi. Aynı zamanda da, o yaralara birlikte merhem olmanın bir olasılığını oluşturuyordu. Hrant, bu konunun çok önemli bir gündem yaratacağını, 1915’e yaklaşımımızı değiştireceğini düşünüp çok heyecanlanıyordu. Bunların açığa çıkmasını çok istiyordu. Bu konferanstan çok büyük heyecan duyardı herhalde. Ama tabii çok ironik bir şekilde, Hrant’ın bizden koparılmasına giden yolun başlangıcı bu mesele üzerinden oldu. Sabiha Gökçen’in bir Ermeni yetimi olduğuna dair yaptığı haber, 2004’te onu yoğun bir saldırıya, milliyetçi tehditlere maruz bıraktı. Onu susturmaya çalıştılar ama Hrant’ın öldürülmesi o güne kadar konuşmayan binlerce, onbinlerce kişinin konuşmasına vesile oldu.

Tehditler açısından o günden bugüne ne kadar yol alındı?
Konferansa ilişkin hiçbir olumsuz tepki yok, olmasını da beklemiyoruz. Çünkü o günden bugüne çok yol kat edildi. Dediğim gibi, çok daha fazla sayıda insan bu konuları merak ediyor, araştırıyor ve kamusal alanda bunları cesur bir şekilde dillendiriyor. Bunun önüne geçmek artık mümkün değil. Bence Hrant bu akışı mümkün kılan en önemli kişilerden biriydi varlığıyla. Ne yazık ki öldürülüşüyle de öyle oldu. İnsanlar onun bu dünyadan bu şekilde koparılması karşısında o kadar büyük bir suçluluk ve isyan duygusu yaşadılar ki, o isyan ve suçlulukla daha da güçlü çıkarıyorlar seslerini. Konuşmayacak insanlar da konuşuyor. Her bir paylaşım başka paylaşımların yolunu açıyor. Bu konferansın öyle de bir etkisi olacağını umuyorum. Bu konuları konuşup, paylaştıkça, normalleştikçe hep birlikte rahatlayacağız diye umuyoruz. O yüzden Malatya HAYDER bu konferansı birlikte düzenleme önerisini getirdiği zaman, Hrant Dink Vakfı’ndaki herkes bunu çok önemsedi. Ardından Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü de konferans ortakları arasına katıldı, çok zenginleştirici bir işbirliği ile konferans ortaya çıktı. Daha önce de konuştuğumuz gibi bu konferans pek çok açıdan tarihi bir konferans. İlk defa Müslümanlaştırılmış Ermeniler’e yoğunlaşan bir uluslararası konferans düzenleniyor. Dünyanın çok farklı yerlerinden akademisyenler, araştırmacılar ilk defa bu konudaki çalışmalarını birbirleriyle paylaşacaklar. Ama bu paylaşımın İstanbul’la ve akademiyle sınırlı kalmaması çok önemli. 2011 ve 2012’de Hrant Dink Vakfı’nın Diyarbakır ve Mardin’de düzenlediği konferanslar, yerel yüzleşme ve tartışma süreçlerinin, bazı durumlarda zor olmakla birlikte, ne kadar önemli ve dönüştürücü olabileceğinin çok çarpıcı örneklerini sundular. Bu tartışmaların farklı ortamlarda sürmesi, yerelleşmesi en büyük temennilerimizden biri. Normalleşme, yüzleşme, barışma ancak böyle mümkün olacak.

Çeşitliliği görmemiz ve hiçbir kategoriyi dayatmamamız gerekiyor

Bir de Yusuf Halaçoğlu gibi resmi tarih yazıcılarının sıklıkla gündeme getirdiği gizli Ermeniler diye bir kategori var. Gizli Ermenilerle, Müslümanlaş(tırıl)mış ama Ermeni kimliğini korumuş bir gruptan mı söz ediyoruz?
Evet. Bu durumun geçerli olduğu gruplar da var. Ermeniliği kendi içinde veya küçük bir cemaat içinde (benzer aileler arasında) yaşayanlar, çocuklarına aktaranlar var. Ama sayıca çok azlar.

Mesela bazı Ermeniler, aile içinde Ermeni isimlerini kullanıyorlar ama dışarıya karşı Müslüman isimleri var. Öte yandan, pek çok torun anneannelerinin, dedelerinin Ermenice isimlerini bilmiyor. Görüşme yaptığımız torunların bazıları anneanneleri, anneleri ya da babaları öldükten, dolayısıyla artık soru soracak hiç kimse kalmadığında öğreniyorlar ailelerinde bir Müslümanlaştırılmış Ermeni olduğunu ve tabii çok ağır oluyor o zaman da. Bütün bir hayatın sanki bir yalan üzerine kurulduğu hissi çok ağır geliyor insanlara. Sessizliğin gerçekten çok derin yaralar açtığını görüyoruz. Bazı durumlarda hiç akmamış o hikayeler. Bazılarında da sınırlı da olsa akabilmiş. Aktığı durumlarda ağırlıklı olarak kadınlar üzerinden aktığını, kadınlar arasında, anneden kız çocuğuna aktarıldığını görüyoruz. Ama her halükarda “kim kendisini nasıl tanımlıyor” diye sorduğunuzda, müthiş bir çeşitlilik var. Bazı torunlar kendilerini Türk veya Kürt veya Müslüman olarak tanımlayabiliyor ama aynı zamanda bu durumla çok barışık ve çok seviyor Ermeni nenesini ya da dedesini. Çok az sayıda torun kendisini aynı zamanda Ermeni olarak veya sadece Ermeni olarak tanımlıyor.

Aslında o kadar karmaşık ki kimlik dediğimiz hikaye, en başta o karmaşıklıkla barışmamız gerekiyor. O çeşitliliği görmemiz gerekiyor ve kimseye hiçbir kategoriyi dayatmamamız gerekiyor. Gizli Ermeniler tanımlaması da çok sorunlu bir tanımlama. Bu bazen Yusuf Halaçoğlu örneğinde olduğu gibi tehdit unsuru olarak kullanılıyor, insanlar Ermenilikleriyle ortaya çıkacaklar ve “bizi sırtımızdan hançerleyecekler” gibi bir düşmanlaştırma için kullanılıyor. Bazen de, mesela Ermenistan’da da bazı kişiler bunu olumlu bir şey olarak görebiliyorlar; “Ermeniler tekrar açığa çıkacak Anadolu’da” gibi. Bence bir kere hiç kimse torunlar adına veya çocuklar adına karar veremez. Müslümanlaşan anneannelerin, babaannelerin, dedelerin ne yaşadığını bilemeyiz çünkü onlar artık hayatta değil. Ama çocukların ve torunların her biri kendini çok farklı tanımlayabiliyor ve bizim görüştüğümüz önemli bir kısmı zaten kimlik dediğimiz olguyu sorunsallaştırmaya ve sorgulamaya başlıyor. Yani saf kimlik diye bir şey olmadığını, aslında kimliklerin, kültürlerin birbirinin içine geçtiğini, herkesin üzerinde çok farklı kültürlerden, kimliklerden izler taşıdığını görebiliyorlar.

Muhalif hareketlerin de tek kimlimliğe dayalı siyasetlerini sorgulamaları lazım

Bir yandan bu topraklarda yaşayan kültürlerin, kimliklerin, inançların ne kadar iç içe geçtiği her gün biraz daha gün ışığına çıkıyor ama bir yandan da devletin o tekçi söylemi, “tek din, tek bayrak, tek din, tek vatan” vs zihinlerimize işlenmeye devam ediliyor. Bu, kimlikleri sorgulamayı, yüzleşmeyi zorlaştıran bir şey değil mi? Ya da şöyle soralım, her gün bu tekçi söyleme maruz kalırken, “yaşasın ben çok kimlikliyim” diye sevinç duymak kolay olacak mı?
Bence toplum ya da toplumun bir kesimi, devletin çok çok önünde. Bu sorgulama her yerde var artık. Lazlar da “bunca yıl biz dilimizi nasıl konuşmamışız, korumamışız” diye Lazcayı geliştirme yoluna gidiyorlar. Kürtlerin mücadelesi üzerinden kazanılan bazı haklar, başkalarının da kendi dillerini, kültürlerini yaşatmaları için fırsat yaratabiliyor.
Ama dediğiniz gibi hem devlet söyleminde o tekçi söylem devam ediyor, hem de muhalif hareketlerin bir kısmında. Mesela Diyarbakır’a siz Amed dediğiniz zaman, yani Diyarbakır’ı tarihsel olarak bir Kürt şehri olarak algıladığınızda, sadece yüzyıl önce Diyarbakır nüfusunun önemli bir kısmının gayri Müslim olduğunu unutmuş oluyorsunuz. Bu, Ermenilerin içini çok sızlatan bir şey. Dolayısıyla muhalif hareketlerin de kendi içlerindeki tek kimliklilik vurgusunu ve ona dayalı siyasetlerini sorgulamaları lazım.

Merak ve sorgulama barışmayı getiriyor

Kimlikleri sorgulamak, taşıdığımız kimliklerin “saf” olmadığı ile yüzleşmek kolay olmuyor. Ama bir de sonradan edindikleri kimlikleri herkesten daha çok sahiplenenler, örneğin Müslümanlığını veya Türklüğünü daha çok gösteren gruplar var. Bu gruplar için ne söylersiniz?
Dediğiniz gibi kimliklerin saf olmadığı ortaya çıktıkça, korkanlar da var, kendi çoklu kimliklerini gizlemek için daha fazla Türk veya daha fazla Kürt, daha da fazla Müslüman görünmeye çalışanlar da. Torunlar’da çok sayıda böyle hikaye var. Müslümanlaştırılmış Ermenilerin çocukları, torunları illerinin, ilçelerinin önde gelen Müslüman ailelerine dönüşebiliyorlar. En azından ailenin bir bölümü Ermeni arka planını örtmek için daha da fazla Müslüman olabiliyor ya da o kimliğin altını daha da çizme ihtiyacı duyabiliyor. Öte yandan ciddi bir merak ve sorgulama dönemi içinden geçtiğimizi düşünüyorum. Bu önemli bir barışma sürecini beraberinde getiriyor. Aile içindeki ilişkilerin yeniden yapılanmasını getiriyor bunu konuşmaya başlamak. Bu umut verici.

Korunmak ve yaşamaya devam etmek için

Ermenilerin Müslümanlaş(tırıl)ması 1915’le başlayıp sona ermedi kuşkusuz. Ne kadar geriye gidebiliyoruz?
Konferansa tam da sorduğunuz soruyla başlayacağız. Yakın tarihimize baktığımız zaman 1890’larda Ermenilere yönelik saldırılarla ilişkili olarak, belli yerlerde toplu Müslümanlaşmaların olduğunu görüyoruz. Hem saldırılardan korunmak hem de orada yaşamaya devam etmek için. Ama çok daha gerilere gitmek de mümkün. Hemşin’in bu tarihte apayrı bir yeri var mesela ve konferansın ilk panellerinden birinde Hemşin’e dair üç sunum olacak.

Hangi bölgelerde daha yoğun yaşandığını söyleyebiliyor muyuz peki?
Bizi şaşırtacak kadar yaygın bir fenomenden bahsediyoruz aslında. Trabzon’da var, Merzifon’da var, Van’da var, Urfa’da var… Özellikle Der Zor’a giden o ölüm yolu nerelerden geçtiyse, nerelerde daha çok katliam yaşandıysa oralarda daha fazla olmuş diyebiliriz. Bugüne baktığımızda da hem torunların ve torun çocuklarının nerelerde yaşadıkları hem de ekonomik-sosyal statüleri bakımından büyük bir çeşitlilik görüyoruz. Biz Torunlar kitabında Fethiye Çetin’le şöyle demiştik: “Onlara okul, meclis veya hastane koridorlarında, fabrikalarda, tarlalarda, vali odalarında veya camilerde rastlayabilirsiniz. Bindiğiniz otobüsün şoförü, hastanede kanınızı alan hemşire, beğendiğiniz bir gazetenin yazarı, bilgisayarınızı kuran teknisyen, çocuğunuzun öğretmeni, üniversitedeki yeğeninizin dekanı, dindar komşunuz, küresel ısınma mitinginde veya 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde yanında yürüdüğünüz aktivist arkadaşınız, muhasebeciniz, nüfus cüzdanınızı çıkaran memur, pazardaki meyveciniz, en beğendiğiniz tiyatro sanatçısı, çalıştığınız şirketin temizlik işçisi veya yakınınızdaki caminin imamı olabilirler.” Ve de eklemiştik: “Hatta belki bugüne kadar sormaya çekindiğiniz soruları sormaya başlarsanız, kendinizi onların arasında bulabilirsiniz.” Bize gönderilen tebliğ özetlerinden anlıyoruz ki, bu konferans bize bu çeşitliliğin düşündüğümüzün çok ötesinde olduğunu da gösterecek.

Konferans dünyada bir ilk olacak

Hrant Dink Vakfı, Malatya HAYDER (Malatyalı Hayırsever Ermeniler Kültür ve Dayanışma Derneği) ve Boğaziçi Üniversitesi iş birliği ile 2-4 Kasım tarihlerinde yapılacak konferans konuyla ilgili ilk olma özelliği taşıyor. Düzenleme komitesi Ayşe Gül Altınay, Sibel Asna, Fethiye Çetin, Delal Dink, Ayşe Kadıoğlu, Ayfer Bartu Candan, Emine Kolivar ve Hosrof Köletavitoğlu’ndan oluşuyor. Konferansın Bilim Kurulunda yer alan isimler ise şöyle: Ahmet İnsel, Andrea Petö, Ayfer Bartu Candan, Ayşe Gül Altınay, Boghos Levon Zekiyan, Hülya Adak, Jackie Mansourian, Murat Yüksel, Raymond Kevorkian, Ronald Grigor Suny, Selim Deringil, Vahe Tachjian ve Zeynep Türkyılmaz.

AYŞE GÜL ALTINAY

Boğaziçi Üniversitesinde siyaset bilimi ve sosyoloji okudu. Kültürel antropoloji doktorasını Duke Üniversitesinden (ABD) aldı. Halen Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi. Altınay, antropoloji, kültürel çalışmalar ve toplumsal cinsiyet üzerine dersler veriyor. Fethiye Çetin ile hazırladıkları Torunlar kitabı (2009/Metis) Fransızca, Ermenice ve İngilizce’ye çevrildi.