Beyrut’tan 6-7 Eylül’e Bakmak

Ragıp ZARAKOLU
Gündem Online

Bir haftadır Beyrut’tayım, Haygazyan Üniversitesi’nin düzenlediÄŸi ‘Soykırım İnkârı ve Uluslararası Hukuk’ temalı bir konferans için. İzlenimlerimi sonra yazacağım.

Beyrut hala eski İstanbul gibi ve çok toplumlu olma özelliğini koruyor, korkunç bir iç savaş yaşanmasına, kentin yerle bir olmasına karşın. İster istemez çocukluğumun kaybolan dünyası açısından bir dönüm noktası olan 6-7 Eylül pogromunu hatırladım. Aradaki fark, saldırıya uğrayan toplumların kendini bağnaz ve ajite edilmiş kitle karşısında kendini savunacak olanağa sahip olmayışı idi. Savunmasız azınlık toplumlarını, bağnaz kitle karşısında koruma görevi devletin, onun ordusunun ve askerlerinin görevi idi. Ne yaptılar? Elleri kolları bağlı seyrettiler. Zaten olayı örgütleyen de devletin derin odakları değil miydi?

Okurlarımın izniyle aÅŸağıda, Frankfurt’ta özgür düşünceli ve vicdan sahibi TC yurttaÅŸlarının oluÅŸturduÄŸu Soykırım Karşıtları DerneÄŸi’nin ‘İTİRAF EDİLMİŞ BİR İNSANLIK SUÇU OLARAK 6 -7 EYLÜL POGOMLARI VE ÇIKARILMASI GEREKEN DERSLER’ açıklamasına yer vermek istiyorum:

‘6 – 7 Eylül pogromları, devletin zirvesindeki yetkililerin, askeriye ve emniyet teÅŸkilatları sorumlularının, üst düzey istihbarat elemanlarının, itiraf ettikleri bir insanlık suçu olarak, artık Türkiye toplumunun da neredeyse birçok ayrıntıları ile bildiÄŸi bir gerçek haline gelmiÅŸtir.

6 – 7 Eylül pogromlarının, 1915’te zirveye ulaÅŸan İttihatçı soykırım politikasının doÄŸrudan bir devamı ve önemli ölçüde de, aynı kadroların sevk ve idare ettiÄŸi bir insanlık suçu olması bakımından, gerekli derslerin çıkarılabilmesi için doÄŸru algılanması gerekir. Dönemin CumhurbaÅŸkanı Celal Bayar, birinci dünya savaşı arifesinde ve savaÅŸ sürecinde Akdeniz ve Ege sahillerinin özellikle de Helenlerden ‘arındırılması’ görevini yürüten soykırım sabıkalı bir TeÅŸkilatı Mahsusa kadrosudur. Gerek DP hükümetinin gerekse onun ana muhalefeti konumundaki CHP’nin Celal Bayar ve İsmet İnönü gibi kıdemli ittihatçıları o dönem iÅŸ başındadırlar.

6 – 7 Eylül pogromları, soykırım sabıkalı bir egemenliÄŸin, gerektiÄŸinde bu tür insanlık suçlarını tekrar tekrar iÅŸleyeceÄŸine dair, insanlığı doÄŸrudan tehdit etmesi, fütursuz itiraflarda bulunması bakımından unutulmaması gerekmektedir. Henüz 6 – 7 Eylül pogromlarının kâbusu bitmeden AP dönemi 1. BaÅŸbakanı S. Hayri Ürgüplü’nün, ‘Kıbrıs’ta bir Türk ölürse İstanbul’da ne olabileceÄŸi hakkında garanti veremem. Korkarım 6/7 Eylül olayları gibi olaylar olabilir’ türünden demeçlerde bulunmasını baÅŸka türlü yorumlamak mümkün deÄŸildir. Benzer örnekler çoÄŸaltılabilir…

6 – 7 Eylül pogromları, TC egemenliÄŸinin 100 yılı aÅŸkın bir süredir uygulaya geldiÄŸi baskı ve zulüm politikasını maskelemek için yalana ve iftiraya dayalı propagandada sınır tanımadığını, kitleleri galeyana getirerek kirli emellerine alet etmede, ne kadar paspaye olursa olsun hiçbir yöntemden çekinmediÄŸini göstermesi bakımından çok öğreticidir. Kışkırtılan pogromların hedefine ulaÅŸması (somut durumda Kıbrıs’ın iÅŸgaline giden yolların hazırlanması, Müslüman olmayan halkların ülkeden kovulması, mal varlıklarının yaÄŸmalanması ) için hep aynı yönteme baÅŸvurulmaktadır. Mustafa Kemal’in doÄŸduÄŸu evin bahçesine bizzat kendi organizasyonu olan bomba atma fiilini Helen halkına mal etmeye kalkışması, organize ettiÄŸi pogromları solcuların, komünistlerin üzerine atmaya kalkışması, aynı geleneÄŸin devamını göstermektedir. Abdülhamit döneminden günümüze kadar gerçekleÅŸtirilmiÅŸ soykırımların, irili ufaklı pogromların hazırlanıp uygulanmasında hep aynı yöntemlere baÅŸvurulmuÅŸtur. EgemenliÄŸin özünde taşıdığı yeni soykırımlara ve pogromlara açık suç potansiyelinin doÄŸru anlaşılması açısından büyük bir önem taşımaktadır…

Dönemin BaÅŸbakan yardımcısı Fuat Köprülünün meclis konuÅŸması ve onu paylaÅŸan yandaÅŸlarının nasıl birer iftiracı pogrom suçluları olduklarını ele vermesi bakımından ibret vericidir: ‘İzninizle ÅŸimdi saldırıların kendisi hakkında konuÅŸacağım. Kıbrıs meselesi nedeniyle tahrik edilmiÅŸ gençler ve vatanseverler, olayların çıkmasından sorumludur. Özellikle gençlik çok hırçın tepki vermiÅŸtir. DiÄŸer taraftan basın provoke etmiÅŸtir. Selanik patlayan bombanın da haberi gelince nihayet bir fırsat doÄŸmuÅŸtur. Komünistler hareketin arasına karışıp gençlerin vatansever gösterisini kullanarak, yıkıp yaÄŸmalamışlardır. Bu olaylar aylar öncesinden planlanmış olmasaydı böylesi bir saldırı mümkün olmazdı. (…) Saldırının ÅŸekli ve hedefleri doÄŸru incelenirse, burada söz konusu olanın yalnızca komünist bir komplo olduÄŸu görülecektir. (Dilek Güven: Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları BaÄŸlamında 6 – 7 Eylül olayları Sf. 32)

Oysa sonraki yıllarda bizzat Özel Harp Dairesinin komutanlarından olan Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, 6/7 Eylül olaylarının Özel Harp dairesi tarafından yapılmış muhteşem bir organizasyon olduğunu ve amacına da ulaştığını belirtmiştir.

Bir baÅŸka itiraf da bu yıl 27 Mayıs’ın darbeci subaylarından, eski Turizm Tanıtma Bakanı ve CHP’de çeÅŸitli yöneticilik görevleri yapmış olan ve halen Cumhuriyet gazetesinde yazmakta olan Orhan Birgit’den geldi. Birgit 6-7 Eylül pogromlarının sevk ve idaresinde perde önünde önemli iÅŸler gören ‘Kıbrıs Türktür Cemiyeti’nin yöneticisiydi ve cemiyet pogrom kışkırtıcı bildiriler yayınlamıştı. Birgit, Vatan Gazetesi’nde Senem Altan’la yapılan röportajında ‘Atatürk’ün Selanik’teki evine bombayı MİT’in attırdığını ve olayların büyüdüğünü’ (Vatan, 08.02.2009) belirtti.

6 – 7 Eylül pogromları, iÅŸlenen insanlık suçuna toplumun iÅŸtirakı bakımından da incelenmesi gereken önemli bir linç hareketidir. Daha önceki soykırım ve pogromlarda olduÄŸu gibi, devletin baskı ve ÅŸiddeti karşısında secdeye duran toplumun, katledilmiÅŸ, azaltılmış, sonuçta savunma mekanizması yok edilmiÅŸ bir ‘azınlığın’ başına nasıl çullandığını göstermesi bakımından doÄŸru deÄŸerlendirilmesi gerekmektedir. Burada dini ve ulusal önyargıların nasıl bir rol oynadığı çok bariz görülmektedir. Çünkü toplum, üzerinde yaÅŸadığımız toprakların kadim halklarını ‘vatanın baÄŸrında bir ur’ olarak gören zihniyete uygun olarak eÄŸitilmektedir. Bu ülkenin komünistlerinin devrimcilerinin en büyük zaafı, insanlığa karşı iÅŸlenmiÅŸ suçların en ağırı olan soykırım suçlarını nazarı dikkate almamalarında, kitleleri bu denli ağır insanlık suçlarına karşı duyarlı kılmak için gereken çabayı göstermemelerinde aramak gerekir. Tarihlerindeki soykırım suçları ile yüzleÅŸemeyen ilerici insanlık hareketlerinin ‘halkçı’ söylemlerle, sefalet edebiyatı ile çıkarlarını savunduÄŸu sınıf ve tabakaların ırkçılık mikrobuna karşı bağışıklık kazanmalarına yardımcı olmaları imkânsızdır. Irkçılıkla zehirlenmiÅŸ bir toplumun işçileri ve emekçi yığınları devrimlerin öznesi deÄŸil, ama soykırımların ve pogromların aleti olurlar. 6 -7 Eylül pogromları bu acı toplumsal gerçekliÄŸimizi anlamak için bize bir derstir…

Bizler açısından tartışma, 1915’in İttihatçı egemenlik zihniyetinde hiçbir kopukluk olmaksızın devam ettiren devlet gerçekliÄŸidir. Tarihinin karanlık sayfaları ile yüzleÅŸme talebini ‘suç’ ve ‘hakaret’ sayan egemenlik anlayışıdır. Bizzat kendi mahkemelerinin yargılayarak ölüm cezalarına çarptırdığı savaÅŸ ve soykırım suçlularını kutsayan, adlarını meydanlara okullara bulvarlara veren devlet anlayışıdır.

Bizim açımızdan esas tartışma, 1915’ten bu yana, egemenliÄŸi altında bulunan ‘kendi’ halklarına karşı örgütlenen, 100 yıldır soykırımların, pogromların açtığı derin yaralardan, acı ve gözyaşından baÅŸka bir eser bırakmayan bir devletin meÅŸruiyet sorunudur. Türk aydını, devrimcisi ilericisi, liberali, insan haklarına saygılı bilumum gerçek muhalefeti, bu soruna kafa yormak zorundadır. (Frankfurt, 8 Eylül 2009)’