13/07/2008 Radikal Gazetesi
Yıldırım TÜRKER
Sevan NiÅŸanyan’ın da, Etyen Mahçupyan’ın da bir kadına yönelik ÅŸiddeti örtbas ederken çıkınlarından döküverdikleri, kimlikleri ve başında bulundukları oluÅŸumları kendilerine kalkan etme çabasıdır
Ne kadar lanetli bir konu olduÄŸunu biliyoruz. Orta yerde korunması gereken hassas dengeler var. Devletin menzilinde iki erkek yazar var. Canını kurtarmak için çaresizlikten jandarmaya sığınan bir kadın var. Sonra feministler var. Sonra hepimiz için ayakta kalması hayati önem taşıyan bir gazete var. Sonra maÄŸdurenin yazar kız kardeÅŸi var. Ablasını korumaya çalışırken fevkalade kabaca “üç kuruÅŸluk kıytırık iÅŸinden istifa etme numaraları” çektiÄŸini iddia ettiÄŸi, o gazetede de sözü üç kuruÅŸluk ilan edildiÄŸi için istifa etmiÅŸ bir kadın var. Sonra korunması icap eden bir gelir var. Paylaşılması sorun yaratacak bir mülk var. Ve hepsinin üstünde bok var.
Olayı, Etyen Mahçupyan’ın Taraf’taki yazısından hatırlayalım: “Ülkenin tanınmış entelektüellerinden Sevan NiÅŸanyan, kendi ifadesiyle karısının bazı kadınlara yönelik gayri ahlaki davranışlarına yaptığı uyarılar sonuçsuz kalınca ‘ÅŸiddete ÅŸiddetle karşılık vermek yerine’ bir jest yapmış ve karısının hak ettiÄŸi jestin de onun başına bir kavanoz dışkı dökmek olduÄŸunu düşünmüş.”
‘BeÄŸenmeyen kapı dışarı’ tavrıyla birçoklarını ÅŸaşırtmış olan Etyen Mahçupyan’ın ‘entelektüellik’ konusunda ne kadar titiz olduÄŸunu, onun serüvenini izlemiÅŸ olanlar mutlaka fark etmiÅŸtir. Sözgelimi zamanında kendi yazmış olduÄŸu senaryonun berbat filmini eleÅŸtirdiÄŸi için insanlara nasıl yalın kılıç entelektüellik dersleri vermeye soyunduÄŸunu hatırlayanlar vardır. Hatta o zaman da eleÅŸtirmenleri yaratıcı olamadıkları için eleÅŸtirmen oldukları gibi kliÅŸenin kokmuÅŸu bir söylemle aÅŸağılıyordu. Kendi ilk senaryosundan edindiÄŸi yaratıcılık kalkanından hiç kuÅŸkusu yoktu.
Åžimdi de ‘Sevan yalnız Sevan deÄŸildir’ diyerek NiÅŸanyan’ı koruma altına alıyor. Aslında Karin KarakaÅŸlı’nın Agos’taki köşesinde bu konuda yazdığı son derece incelikli ve ışıklı yazının üstüne bir ÅŸey yazmak istemiyordum. Ama Hrant’ın bütün dünyaya açık odasına yerleÅŸip oradan doÄŸru üretilen sözü bir post bekçiliÄŸine dönüştüren Mahçupyan’ın yeri geldiÄŸinde ne denli hoyrat bir saÄŸcı liberal olabildiÄŸini kayda düşmeden geçemedim.
Dostunu, yazarını korumacılık dilinin, devletin kaÅŸarlanmış reflekslerinden üreyen tehditkâr homurtudan biraz olsun farklı olmasını beklerdik elbet. Evet, Agos’u bir ‘kale’, bir ‘kurtarılmış bölge’ olarak görüyorsak, şıpıniÅŸi kotarılıvermiÅŸ vahÅŸi iktidar diline karşı alabildiÄŸine hassas olmak zorundayız.
Evet, iÅŸi Agos’u boykot etme çaÄŸrısına kadar götüren feminist yaklaşım, tartışmasız yanlıştır. Feministlere zihniyet soruÅŸturması yapıp onların sözünü ciddiyetsiz ilan eden Mahçupyan’a ve sembolist yazarına kızıp Agos’un sorumluluÄŸundan soyunmak, o kavanozun içindekileri Agos’a bulaÅŸtırmaktan baÅŸka bir anlam taşımaz. Agos, Mahçupyan’ın ikbal kapısı deÄŸildir. Bunu kendisine hatırlatmak zorundayız.
Hayatını zulmün her çeşidine karşı uyanık ve mazlumdan yana kurmuş olanlar, adı ve kimliği kendini aşanlara, dostlarına, yoldaşlarına karşı da tavizsizce sürdürür mücadelesini. Aksi, kirli siyasettir. Dünya için istemediklerinle mücehhez dostlarını kayırarak, onların marifetlerini görmezden gelerek bütün zulümlerin sağlamasını yapar, onları onaylarsın çünkü.
NiÅŸanyan’ın da Mahçupyan’ın da bir kadına yönelik ÅŸiddeti örtbas ederken çıkınlarından döküverdikleri, kimlikleri ve başında bulundukları oluÅŸumları kendilerine kalkan etme çabasıdır. Burada mahremi, siyasi ve ideolojik kimliklerini, Agos gibi önemli bir oluÅŸumu öne sürüyorlar. En önemlisi, bir insanın başından aÅŸağı bok dökmeyi ÅŸiddete tenezzül buyurmayan bir insanın simgesel eylemi olarak neredeyse aklıyorlar. Üstelik muhteÅŸem askeri uygulamalar olarak bok, yakın tarihimizde buram buram tüterken.
Bok kokusunun defalarca devletimiz tarafından nasıl örtbas edildiÄŸini hatırlıyoruz. YeÅŸilyurt’u unuttuk mu? 1989 yılında Şırnak’ın Cizre ilçesine baÄŸlı YeÅŸilyurt köyünde bir binbaşı ve üç asker dört köylüye dışkı yedirmiÅŸ, köylüler Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne baÅŸvurmuÅŸtu. Mahkeme Türk askerinin böylesine ağır bir zulüm uygulayamayacağı yaklaşımıyla maÄŸdurların yalnız dayak yediklerini kabul etmiÅŸ, iÅŸ Avrupa’ya kalmıştı. 1994 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’ye ciddi tazminat cezası kesti. Bunun bedelinin son derece ağır bir biçimde YeÅŸilyurtlu köylülere ödetildiÄŸini bilmeyen de tahmin edebilmiÅŸtir. Korucu olmayan aileler yoÄŸun baskılar sonucu köylerini terk etmek zorunda bırakıldı.
Kamu vicdanında böylesine infial uyandıran bok yedirme hikâyesinin sonuna bir nokta konabildi mi? Hayır. İkinci YeÅŸilyurt olayı diye adlandırılacak bir baÅŸka bok yedirme hikâyesi 96 yılını bekleyecekti. Bu kez Hakkari’nin Bayê köyüne PKK kılığına bürünerek gelen Özel Harekat Timi, iki köylüden ekmek alıyor, bunun üstüne ertesi gün köy askerlerce basılıyor, meydana toplanan köylüler dayaktan geçiriliyor, 50’ye yakın köylü gözaltına alınıyor, aralarından 60 yaşındaki bir adama bu kez hayvan dışkısı yediriliyordu.
Diyarbakır Hani’de öğretmenlerine Kürtçe laf attıkları iddiasıyla gözaltına alınan biri 14, diÄŸeri 15 yaşındaki iki oÄŸlan çocuÄŸunun hikâyesi daha sonraya rastlıyor. Çocukları karanlık bir bodruma kapatan polislerin onların yüzüne bok sürüp ilçe sokaklarında dolaÅŸtırdığı ayyuka çıkmıştı. Hemen sonra da telaÅŸlı bir kampanya baÅŸlatıldı. Zamanın İçiÅŸleri Bakanı’na soru önergesi veren milletvekili önergesini çekti. Olay örtbas edildi.
Bokla saldırı elbette simgesel bir eylem. Åžiddete alternatif olduÄŸunu düşünen devlet savcıları da maÄŸdurların vücutlarında darp ve cebir izi bulamadığı için soruÅŸturmayı sürdürmüyordu. Halkı bokla terbiye eden Devletin güvenlik güçlerini anlayabilmek için Ora’da yaÅŸayan, adetleri kendininkilerden farklı, ‘alt türden’ insanların ayaklanması karşısında galeyana kapılan, pompalanmış düşmanlığın verdiÄŸi sarhoÅŸlukla kendinde tanrısal bir güç vehmeden vatan evladının ruhuna girmek zorundayız. Orada göreceÄŸimiz, Sade’ın haz adına kat ettiÄŸi yolları bir solukta alabilen karanlık bir cengaver olacaktır. Yüzlerce yıldır bütün atığının, çöpünün, bokunun akıp gittiÄŸi; dünyasının, bokunu gizler gibi görmezden geldiÄŸi uzak kıyısında, yok ettiÄŸinde artık misler gibi kokacağını sanarak saldırdığı insanlara karşı.
Evet, NiÅŸanyan’ın bu eylemi de güvenlik güçlerininki gibi gerçekten de simgesel olarak da son sözü söylemek oluyor. DoÄŸal olarak da en çok o sözü söyleyenin yüzüne doÄŸru bir kibrit çakıyor. O loÅŸ ışıkta, çocukluÄŸun en sorunlu döneminde kilitli kalmış vahÅŸi bir ergenin zulüm egzersizlerinin yanı sıra inkârın sarı diÅŸleri, karşısındakini insanlık kütüğünden silme çabasının fosforlu zehri göze çarpıyor. Bokla yazılan tarih gül kokmuyor.