
Attila TUYGAN
Sesonline
“Van’daki olaylar bahane edilerek İstanbul’da Ermeni toplumunun önde gelenlerinden 235 kiÅŸinin tutuklandığı 24/25 Nisan 1915 günü soykırımın resmi baÅŸlangıç tarihi olarak kabul edilir. Bunu 600 kiÅŸinin daha tutuklanması izler. Tutuklananların sayısı 24 Mayıs’ta 2 bin 345’e ulaşır. Ardından, ordu için tehlike teÅŸkil eden Ermenilerin savaÅŸ bölgelerinden uzaklaÅŸtırılması biçimindeki resmi gerekçeyle 27 Mayıs 1915’de çıkartılan “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat” yani bilinen adıyla Tehcir Kanunu ile Anadolu’nun her yerinden, Adana, Ankara, Aydın, Bolu, Bitlis, Bursa, Samsun, Çanakkale, Diyarbakır, Edirne, EskiÅŸehir, Erzurum, İzmit, Kastamonu, Kayseri, Karahisar, Konya, Kütahya, El Aziz, MaraÅŸ, NiÄŸde, Sivas, Trabzon ve Van’dan Ermeniler sürülmeye baÅŸlanır…” [Belge Yayınları editörü, çevirmen, Attila Tuygan yazdı…]
YENİ BİR YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE 24 NİSAN 1915 ÜZERİNE…
“Paris’te bir adam öldürülürse, bu bir cinayettir; DoÄŸu’da elli bin insan boÄŸazlanırsa, bu sadece bir meseledir.” Victor Hugo
*
24 Nisan 1915 konusuna soykırımın, Polonyalı hukukçu Raphael Lemkin’in çabalarıyla, 1948 yılında BirleÅŸmiÅŸ Milletler’de kabul edilen “BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İliÅŸkin SözleÅŸme”nin tanımlanmasıyla girmek istiyorum. SözleÅŸmenin 2. maddesine göre, ‘Soykırım, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle: » grup üyelerinin öldürülmesi; » grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi; » grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaÅŸam koÅŸulları içinde tutulması; » grup içinde doÄŸumları engelleyecek önlemler alınması; » bir grup çocukların baÅŸka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine baÅŸvurulmasını kapsamı içine alır. Soykırımda planlı, devlet politikası haline gelmiÅŸ eylemler söz konusudur.’ Sayılan beÅŸ eylem türünden sadece bir tanesini bile iÅŸlemek, suçun maddi unsurunun yerine gelmesi olarak kabul edilmektedir. GörüleceÄŸi gibi, önemli olan, bir grubu, grup niteliklerinden dolayı kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak kastıdır. Bu paragrafı yazının sonunda dönüp tekrar okursak ilintiyi pekiÅŸtiririz.
* * *
19. yüzyıl, yüzyıllardır baskı altında ezilen halkların özgürlük özlemlerinin doruÄŸa çıktığı yüzyıldır. Evrensel anlamda, Fransız Devriminin mirası milliyetçi ideoloji doÄŸrultusunda çokuluslu devletlerden ulus-devletlere geçiÅŸ çağıdır bu. Bunun uzantısı olarak Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun her yerinde pıtrak gibi ulus-devletler uç vermeye baÅŸlamıştı. Emperyal Osmanlı’ya karşı baÅŸka emperyal dürtülerle hareket eden Batılı güçler de kendi menfaatleri gereÄŸi hami rolüne bürünmüşlerdi. Osmanlı’nın zulüm ve baskıları Balkanlar’daki halkların yanı sıra Lübnanlılar, Suriyeliler, Yemenliler, Mısırlılar, Suudiler ve Ürdünlüler gibi pek çok Arap ulusu da ayaÄŸa kalkmıştı. Osmanlı-Balkan halklarının bağımsızlıklarını ilan etmeleri, dolayısıyla imparatorluÄŸun küçülmesi baÅŸta İttihatçılar olmak üzere herkesi hırslandırmıştı. Böylelikle Anadolu’nun İslami tahkimatını gerçekleÅŸtirme çerçevesinde baÅŸta Ermeniler ve Süryaniler olmak üzere Hıristiyanların tasfiyesi planlanmaya baÅŸlamış; sorunu ÅŸiddet içeren ve radikal araçlarla çözmek isteyen militan bir milliyetçilik ortaya çıkmıştı. Bu duygu, İttihad’ın yarı resmi yayın organı Tanin’de, Hüseyin Cahit’in 25 Ekim 1908 günlü baÅŸmakaledeki “Türk milleti, milletî hakimedir ve hep böyle kalacaktır†beyanında ete-kemiÄŸe bürünmüştür. Belki baÅŸlarda, iktidardaki İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin bir soykırım programı yoktu. İmparatorluÄŸun dağılma ve çöküş sürecinin sarsıcılığı ve kayıplar İttihad’ın her ÅŸeyi göze almasına yol açmıştı. O nedenle, önemli aktörlerinden oldukları Birinci Dünya Savaşı İttihad’a bu darboÄŸazdan kurtuluÅŸ için bir çıkış olarak görünmüştü. Emperyalist Almanya’yla yapılacak ittifak sayesinde kötü gidiÅŸe bir dur denecekti. Bu strateji esasen Abdülhamit’in çizgisinin devamıydı ve Ermenilerin kaderi açısından da benzer sonuca sahipti. Her ÅŸeyin tamamen kaybedilebileceÄŸi ihtimali düşünülerek ayrıntılı hazırlıklar yapıldı. Ülkenin dört bir yanına, ileride topyekûn bir iÅŸgal olasılığına karşı silah, mühimmat ve çete-gerilla savaşı örgütçüsü yollanarak tahkimat yapıldı. Zaten komitacılıktan gelen İttihad’ın liderleri için bu yatkın oldukları bir yöntemdi. Her yerde çeteler oluÅŸturuldu. Bu çetelerde on binlerce kiÅŸi örgütlendi. İnsan kaynağı, Balkan hezimetinden sonra Anadolu’ya göçen halklar; hapishanelerden salınan mahkûmlar ve Kürt aÅŸiretleriydi. Her üç grubun da kendilerine özgü muharrik gücü vardı. Birinci grup Balkanlar’da çektikleri acıların intikamıyla yanıp tutuÅŸuyordu. Hapishanelerdeki mahkumlarla azat edilmeleri için pazarlık yapılmıştı –ve hedef kitle daha çok idamlıklardı. Kürt aÅŸiretleri de Hamidiye çeteleri döneminde gasbettikleri mülklerin tasarrufunu daim kılma ve yeni mülkler edinme peÅŸindeydi. İttihad açısından tek amaç ilerideki iÅŸgal olasılığına hazırlanmak deÄŸildi. Hatta öncelikli amaç, Ermenilerin ortadan kaldırılmasıydı. İttihad’ın gizli savaÅŸ örgütü TeÅŸkilat-ı Mahsusa tarafından örgütlenen çeteler 1914’ten baÅŸlayarak Ermeni Soykırımının yürütülmesinde baÅŸrol oynayacaktı. Ayrıca bu örgütlenme, daha sonra liderliÄŸini Mustafa Kemal’in yürüteceÄŸi direniÅŸ hareketinin de iskeletini oluÅŸturmuÅŸtur. DoÄŸu cephesinde Ruslara karşı alınan ağır Sarıkamış yenilgisi ve bu yenilgide Rus ordusunda Ermeni subay ve gönüllü birliklerinin rol oynadıkları kanaati, İttihad’ı, ayrıntılı bir soykırım planı hazırlığına itti. Elbette bir de ekonomik boyut söz konusuydu. Osmanlı’nın son döneminde ekonomiye egemen olanlar azınlıklardı. Ticaret ve zanaat büyük ölçüde bu kesimlerin elindeydi. Genel olarak denebilir ki, Ermeni, Rum ve Yahudi burjuvazisi Osmanlı’nın görece daha varlıklı kesimlerini oluÅŸturuyordu. Daha Abdülhamit döneminde güçlerini kırmak amacıyla Ermeni burjuvazisine yönelik tedbirler alınmaya baÅŸlanmıştı. Daha sonraki İttihad iktidarının, devleti kurtarmak yolunda milli burjuvazi yaratmayı hedef seçmesi, azınlıkların mülksüzleÅŸtirilmeleri yolunda önemli bir dönemeçti. Bu arada geliÅŸtirilmeye çalışılan Müslüman-Türk burjuvazisi de Ermeni ve Rum zenginliklerine gözünü dikmiÅŸti. Böylece Hıristiyan cemaatlerin mallarına el konulması gibi yöntemler milli iktisat politikası haline getirildi. BaÅŸka bir deyiÅŸle, ekonomide homojenleÅŸtirmeye gitme, yani, Anadolu nüfusunun demografik yapısını Türk-Sünni Müslüman olarak temelden deÄŸiÅŸtirme ve Hıristiyan cemaatlerin mallarına el koyma süreci baÅŸlamıştı. Kısacası Müslüman Türklere ekonomik güç saÄŸlama ve gayrimüslimlerin yerini alacak ticaret sınıfları yaratma çabasıdır esas olan; Ermeni tehcirlerinin ticaret ve sanayide rekabeti ve azınlık hakimiyetini ortadan kaldırma amacıyla gerçekleÅŸtirildiÄŸi söylenebilir. Bu süreçte yapılanları ekonomik terimlere dökmeye kalksak, insan aklını zorlayacak tutarlara ulaşırız. Buraya bir parantez açarak, örneÄŸin, zamanın MGK Seferberlik ve SavaÅŸ Hazırlıkları Planlama Dairesi BaÅŸkanı TuÄŸgeneralin, görülen lüzum üzerine 26 AÄŸustos 2005 tarihinde Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne gönderdiÄŸi yazıda, “Buralardaki bilgiler asılsız soykırım ve Osmanlı Vakıfları mülkiyet iddiaları gibi konularda istismara yol açabilir†şeklinde uyarısıyla cisimleÅŸen gizliliÄŸe kafa yorabiliriz.
Konumuza dönecek olursak; yukarıda deÄŸindiÄŸimiz gibi, Balkanlar’daki Müslümanların buralardaki bağımsızlık hareketlerinin baskısı sonucunda Anadolu’ya göç etmeleri sorun yaratmıştı. Bu süreçte, göçmenlerle yerleÅŸik düzende yaÅŸayan topluluklar arasında gerginlikler ve çatışmalar doruÄŸa çıkmıştı. Köy baskınları ve yaÄŸmalama olayları, haraç almalar artmıştı. Bunun üzerine ilk Ermeni direniÅŸ örgütleri kurulmaya baÅŸlamıştı. Bu da karşılıklı çatışmaları beraberinde getirmiÅŸti. İşte bunlardan biri olan Van’daki olaylar bahane edilerek İstanbul’da Ermeni toplumunun önde gelenlerinden 235 kiÅŸinin tutuklandığı 24/25 Nisan 1915 günü soykırımın resmi baÅŸlangıç tarihi olarak kabul edilir. Bunu 600 kiÅŸinin daha tutuklanması izler. Tutuklananların sayısı 24 Mayıs’ta 2 bin 345’e ulaşır. Ardından, ordu için tehlike teÅŸkil eden Ermenilerin savaÅŸ bölgelerinden uzaklaÅŸtırılması biçimindeki resmi gerekçeyle 27 Mayıs 1915’de çıkartılan “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-ı Muvakkat” yani bilinen adıyla Tehcir Kanunu ile Anadolu’nun her yerinden, Adana, Ankara, Aydın, Bolu, Bitlis, Bursa, Samsun, Çanakkale, Diyarbakır, Edirne, EskiÅŸehir, Erzurum, İzmit, Kastamonu, Kayseri, Karahisar, Konya, Kütahya, El Aziz, MaraÅŸ, NiÄŸde, Sivas, Trabzon ve Van’dan Ermeniler sürülmeye baÅŸlanır; buna 30.000’i bulan göçmen sayısıyla İstanbul’u da katmak gerekir. Hemen seferberlik ilan olunur, böylelikle 20-45 yaÅŸ arası Ermeniler Türk ordusuna alınırlar. Askere alınan Ermeniler amele taburlarında çalıştırılır, sonra da öldürülürler. Bunu, taşımacılık iÅŸlerinde kullanılmak üzere 15-20 ve 45-60 yaÅŸ arasındakilerin askere alınması izler. Sonra, erkekleri gönderilen, dolayısıyla korumasız kalan Ermenilere her ÅŸeyi arkalarında bırakıp gitmeleri için birkaç gün zaman verilir. Ermeniler kafileler halinde toparlanıp yaÅŸlı, hasta, çoluk-çocuk demeden ölüm yolculuÄŸuna çıkarılırlar. Tutuklamalar, iÅŸkenceler ve idamlar ülke çapında hızla yürürlüğe konur. Kimi yerlerde insanların yanına eÅŸya almalarına kısmen izin verilir, kimi yerlerde verilmez. Bu arada Müslümanlara da gözdağı verilerek, tek bir Ermeni’yi dahi korumaya kalkışacak olanın kendi evi önünde asılacağı ve evinin yakılacağı ilân edilir. BaÅŸlarda bazı bölgelerde din deÄŸiÅŸtirmeye zorlanırlar, Müslümanlığı kabul edenler sürgüne yollanmazlar. Ancak daha sonra bunu kurtuluÅŸ olarak gören Ermenilerin sayısının artması üzerine bu politikadan vazgeçilir. Öte yandan, boÅŸalan Ermeni köylerine göçmenler yerleÅŸtirilir. Bu da bize, ‘tehcir’ edilenlerin bir daha asla geri dönmeyeceklerinin bilindiÄŸini gösterir.
TEHCİR SUÇLULARININ YARGILANMASI
Savaş sonrası tehcir suçluları yargılanmış; İstanbul, Yozgat ve İstanbul’da kurulan mahkemelerde bazı idam cezaları verilmiştir. İşgal sonrası katliamla suçlanan 150 kişi yargılanmak üzere Malta’ya götürülmüş; bunların bir kısmı oradan kaçıp ‘Kurtuluş Savaşı’na dahil olmuştur. Diğerleri de delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır. Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf (Orbay), Ali Fethi (Okyar), Kazım (Karabekir), Ali Fuat (Cebesoy), Mustafa İsmet (İnönü), Mahmut Celal (Bayar), Mehmet Akif (Ersoy) gibi pek çok İttihadçı da Müdafaa-i Hukuk kadrosu olarak Ankara’da Millet Meclisi içinde ve dışında ‘Milli Mücadeleye’ katılmıştır. Lozan Anlaşması’yla birlikte 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm savaş suçları affa tabi tutulmuştur.
Günümüz Türk kaynakları, neredeyse oybirliÄŸiyle ve ‘resmi tarih’ doktrini paralelinde, Ermeni kurbanlarının sayısını ciddi biçimde düşük gösterir. Ancak savaÅŸ sonrası Türkiye’sinin ilk iki yılı boyunca, yani Mütareke dönemi savaÅŸ sonrası hükümetleri, tehcir ve katliamlardaki Ermeni kurbanlarının sayısının büyüklüğünü samimiyetle kabul etmiÅŸtir. Zamanın İçiÅŸleri Bakanı Mustafa Arif (Deymer) Aralık 1918’de “konuya dair istatistikî hesapların hâlâ devam ettiÄŸini†kamuoyuna açıklamıştır: “Kati rakama dair tahkikatımızı tamamladığımızda bunları ilan edeceÄŸiz.†Mart 1919’da Dahiliye Nazırı Cemal, tamamlanan araÅŸtırmadan elde edilen toplam rakamı kamuoyuna açıklamıştır. Derlenen verilere göre tehcirlerin sonucu olarak “900,000 Ermeni†yok edilmiÅŸtir. Cemal’in rakamında, (1) askerlerce yok edilen on binlerce Ermeni asker ve subay, (2) din deÄŸiÅŸtirme yoluyla massedilen çok sayıda kurban ve (3) tehcir sıkıntılarına dayanamayan kitleler yer almamaktaydı. Yine de Cemal’in ifÅŸaatı 1919 itibariyle önemli bir resmi kabuldür. Bu beyan, Fransız gazetesi Le Moniteur Oriental’in 13 Mart 1919 tarihli sayısıyla, Alemdar’ın 15 Mart 1919 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Bakan Cemal Bey’in ifÅŸaatı, bazı önde gelen Türklerce, yüksek ulusal çıkarlar açısından ihanet olarak nitelendirilmiÅŸtir. Basra (1909), Kastamonu (1910), Trabzon (1911), Musul (1913) ve BaÄŸdat (1914) valilikleri yapmış ünlü ÅŸair-gazeteci Süleyman Nazif, gayrimüslimlere bir devlet sırrının açıklanmış olduÄŸundan dolayı çok öfkelenmiÅŸtir: “Yaptığı, Müslüman bir nazıra hiç yakışmıyor.†(Hâdisat, 17 Mart 1919). Daha sonra, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Millet Meclisinin yirmi sekizinci gizli oturumunda (3 Nisan 1924) da saldırılar sürdürülmüştür. İçiÅŸleri Bakanı Ahmet Ferit, Cemal’in adının gerçekte Artin olduÄŸunu söyleyerek hakaret etmeye çalışmış ve kendisine ‘herif’ diye hitap etmiÅŸtir. Tarihçi Bayur’un eleÅŸtiri gerekçesi düşündürücüdür: “Düşmanlarımıza delil ve silah temini…†Bayur’un suçlamasını aynen tekrarlayan Celal Bayar, İçiÅŸleri Bakanı Cemal’in, yenik Türkiye’yi parçalamalarına imkan da tanımak amacıyla Ermeni kayıplarını açıklamakta sabırsızlık gösterdiÄŸini vurgulamıştır. Bayar, İçiÅŸleri Bakanı Cemal’in ifÅŸasını “lüzumsuz ve vakitsiz bir ifade†olarak nitelemiÅŸtir. BilindiÄŸi gibi Bayar, savaÅŸ sırasında İttihad’ın, İstanbul’dan sonra en büyük parti sancağı olan İzmir’in katib-i mesulüydü. İlk bakışta bir ÅŸey ifade etmeyen bu unvan, gerçekte Nazi unvanı Gauleiter’a denk düşmekte olup İttihadın vilayet görevlilerinin sahip oldukları aşırı yetkileri gizlemek için verilirdi. Rakam, Türk Devrimine iliÅŸkin 10 ciltlik çalışmasında “bizim resmi kaynaklara göre de doÄŸru saymak gerektir†diye yazan tarihçi Bayur tarafından daha sonra teyit edilmiÅŸtir. Bunun için Bayur, Türklerin savaÅŸtaki kayıplarının istatistiklerini derleyen Genelkurmay tarihçisi Albay Mehmet Nihat’ın rakamlarını kullanmıştır.
* * *
Åžimdi ilk bakışta konudan uzaklaÅŸmış gibi görünmemize yol açacak baÅŸka bir noktaya göz atalım. Özellikle siyasetçilerimiz, medyamız falan, hep birlikte Obama’nın 24 Nisan günü münasebetiyle yaptığı konuÅŸmaya odaklanmışken, David Holthouse‘un “Türkiye Ermeni Soykırımını Örtbas Etmek İçin Milyonlar Harcıyor” baÅŸlıklı yazısını temel alarak biraz ufkumuzu açmaya çalışalım: Türkiye, Ermeni soykırımı konusunda kafa karışıklığı yaratmak amacıyla BirleÅŸik Devletler’de milyonlarca dolar harcamakta, siyasi güç kullanmaktadır ve hükümetin en yüksek düzeylerinde bile baÅŸarılı olduÄŸu söylenebilir. MaaÅŸa baÄŸlanmış lobiciler, önceki yıl kongre üyelerini geri adım atmaya ikna ederek soykırımı anan bir Kongre önergesini engellemiÅŸlerdir. Türkiye, daha, siyasi kadrolarının, A.B.D. DışiÅŸlerini MGM stüdyolarını Ermeni soykırımının bazı yönlerini dile getirdiÄŸinden dolayı Musa Dağ’da Kırk Gün adlı kitaptan uyarlanan bir film yapmasını engellemeye ikna ettikleri 1930’larda müdahalelere baÅŸlamıştı.
Ermeni soykırımını inkar endüstrisinin çapı akademik çevrelere ulaÅŸacak büyüklüktedir. Örnek verecek olursak, 1990’da, New York Üniversitesi Mezunları Merkezinde ve John Jay Yüksek Okulu’nda psikoloji ve psikiyatri profesörü olan Robert Jay Lifton’a gönderilen bir mektuptan söz etmeliyiz. O sıralar Türkiye’nin A.B.D. büyükelçisi olan Nüzhet Kandemir tarafından kaleme alınmış, Lifton’un ödüllü kitabı The Nazi Doctors: Medical Killing and the Psychology of Genocide’da Ermeni soykırımına bazı göndermelerde bulunmasını protesto eden bir mektuptur bu: “İğrenç ve gaddarca olduÄŸu asla yadsınamaz bir trajedi olan Holokost‘tan söz edildiÄŸinde ilk akla gelen bir bilim adamının kendi uzmanlık alanı dışındaki bir alana göndermelerde bulunacak kadar düşüncesiz olduÄŸunu görmek hayli üzücü…†diye yazmış Kandemir. Kandemir’in mektubunda alışılmışın dışında bir ÅŸey yoktur. Ermeni soykırımı hakkında yazan akademisyenler o zaman da Türk otoritelerce âdet olduÄŸu üzere azarlanıyorlardı, ÅŸimdi de azarlanıyorlar. Ancak ÅŸaşırtıcı olanı, Lifton’ın, zarfın içinde bulduÄŸu ve Türk büyükelçisinin kazara koymuÅŸ olduÄŸu anlaşılan ikinci bir mektuptur. Bu mektupta, Yakın DoÄŸu tarihçisi Heath Lowry, Kandemir’e, “bir baÅŸka problemimiz†dediÄŸi Lifton’un kitabına nasıl saldırılacağına iliÅŸkin ince taktikler önermektedir. İşte o Lowry, o sıralar Türkçe AraÅŸtırmalar Enstitüsü’nün kurucu yöneticisiydi. Daha sonra 1996’da Princeton Üniversitesi YakındoÄŸu AraÅŸtırmaları bölümünde Türk hükümetinden alınan 750,000 $ bağışla kurulan Atatürk Kürsüsüne 20 aday arasından seçilerek bu makamdan ayrılmıştır. Lowry, Princeton Üniversitesi’ne katılmadan önce, hiçbir zaman eÄŸitmen konumunda bulunmamış ve önemli bir yayınevinden tek bir akademik eser yayınlamamıştı. Bunun sonucunda ve The Boston Globe‘un 1995’de nitelendirdiÄŸi gibi “uzun süredir Türk hükümetinin lobicisi†olduÄŸu için tartışmalar ÅŸiddetlenmiÅŸti.
Şimdi biraz geriye dönelim. Türk hükümeti, 1982’de, Georgetown Üniversitesi’ne, Ermeni soykırımının inkarıyla iştigal etmek üzere Türkçe Araştırmalar Enstitüsü adıyla bir sivil toplum örgütü kurulması için 3 milyon $ bağışlamıştır. Üç yıl sonra, Ermeni soykırımını sorgulayan 69 Amerikalı araştırmacının imzaladığı bir mektubu yayınlamaları için The New York Times, The Washington Post ve The Washington Times‘a tam sayfa ilanlar verilmiştir. Bu 69 araştırmacı o yıl Türkçe Araştırmalar Enstitüsü’nden ve Ankara Ticaret Odası gibi kaynaklardan çok ciddi fon almıştır. Türkçe Araştırmalar Enstitüsü, o tarihten beri General Dynamics ve Westinghouse dahil olmak üzere Türkiye’ye silah satan Amerikalı savunma müteahhitlerinden inanılmaz tutarlarda bağışlar almaktadır. Türkiye de enstitüyü desteklemek üzere yıllık iane sağlamaya devam ediyor.
ABD DIŞİŞLERİ ARŞİVİNDEKİ BELGELER
Sıkıntılı bir bölgede yer alıp da A.B.D. ve İsrail’i müttefikleri sayan tek Müslüman ülke Türkiye, A.B.D.’nin Ermeni soykırımını resmen tanıyan diğer 22 ulusa katılmasını önlemek yolunda ciddi siyasi güce sahip. 1989’da, A.B.D. Dışişleri Bakanlığı, arşivlerinde yer alan ve bakanlık yetkilerine göre ‘Çoğu masum ve çaresiz kadın ve çocuklardan oluşan yüz binlerce Ermeni’nin katledildiğini’ gösteren tanık ifadelerini yayınladı. Aynı yıl soykırımı anan bir yasa taslağı A.B.D. Senatosuna sunuldu. Fakat Türkiye buna A.B.D. Deniz Kuvvetleri gemilerinin stratejik olarak önemli Türk sularına girişini engelleyerek ve Türk topraklarındaki tüm A.B.D. askeri eğitim operasyonlarına yasaklama getirerek karşılık verdi. Tasarı buhar olup uçtu.
Evveli yıl Eylül ayında konu tekrar gündeme geldi. A.B.D. Temsilciler Meclisi Dış İliÅŸkiler Komitesi, Osmanlı Türklerinin Ermenilere yönelik kitlesel cinayetini kınayan, ölüm sayısını 1.5 milyon olarak belirleyen ve cinayeti bir “soykırım†olarak niteleyen baÄŸlayıcı olmayan bir önergeyi onaylayıp Kongreye sunmaya karar verdi. Türkiye bu kez büyükelçisini geri çağırarak ve ince tehditler savurarak tepki verdi. CumhurbaÅŸkanı Abdullah Gül, “Ermeni iddialarının kabul edilmesi halinde, iki ülke arasındaki iliÅŸkilerde sorunlar doÄŸacaktır,†diye uyarıda bulundu. BaÅŸbakan Tayyip ErdoÄŸan’ın dış politika danışmanı Egemen Bağış, “Dün Kongreden birileri beyzbol oynamak istedi,†diye konuÅŸtu. “Sizi temin ederim ki Türkiye beysbolün nasıl oynandığını iyi bilir!†Ertesi gün, DışiÅŸleri Bakanlığı sözcüsü Sean McCormack, ifadesine göre, komitenin, “A.B.D.-Türkiye iliÅŸkilerine ve A.B.D.’nin Avrupa ve OrtadoÄŸu’daki çıkarlarına onulmaz zarar verebilecek†eylemleri için “üzüntüâ€lerini belirten bir beyanda bulunarak Türkiye’den özür diledi. Savunma Bakanı Robert Gates önergeye karşı olduÄŸunu söyleyerek, Irak’taki A.B.D. silahlı kuvvetlerine gönderilen hava kargosunun %70’inin ve harcanan yakıtın %30’unun Türkiye üzerinden ulaÅŸtırıldığını hatırlattı. BaÅŸkan Bush, 2000’deki kampanyasında baÅŸkan seçilmesi halinde Ermeni soykırımını resmen tanıyacağına dair verdiÄŸi sözü muhtemelen unutarak, önergeye karşı çıktı. Türk yetkililer tehditlerde bulunurken, Türkiye’nin ödeme yaptığı lobiciler parayı kampanya ve politik eylem bağışları adı altında temsilciler meclisi üyelerine aktardılar. Louisiana temsilcisi Bobby Jindal (ÅŸu anda Louisiana valisi, Cumhuriyetçi) ile Mississippi temsilcisi Roger Wicker (ÅŸimdi o eyaletten Cumhuriyetçi senatör) önergeden desteklerini çekip aleyhte konuÅŸmaya baÅŸladılar –fakat, hali hazırda Türkiye’nin Ermeni soykırımının tanınmasına muhalefet etmeleri için sözleÅŸme yaptığı lobicilik firmalarına çalışan eski temsilciler meclisi üyesi Cumhuriyetçi Bob Livingston’dan ve Demokrat Richard Gephardt’tan 20,000’er $ aldıktan sonra. Gephardt 2000’de hâlâ görevdeyken, kendisini “A.B.D. hükümetinin Ermeni soykırımını resmen tanımasını saÄŸlamaya adamış†biri olarak niteliyordu. 2003’de, “Ermeni soykırımıâ€nı, II. Dünya Savaşı Holokost’u ve Kamboçya ve Ruanda’daki kitlesel kıyımlarla birlikte ele alan, ancak Türk lobilerinin yıldırım saldırısı sonucunda reddedilen bir önergeyi de destekliyordu. Görevi bıraktığından ve Türkiye için lobi yapmak üzere yıllık 1.2 milyon $’lık bir sözleÅŸmeyi imzaladığından beri yüreÄŸinde derin bir aydınlanma yaÅŸamıştır. International Herald Tribune‘e gönderdiÄŸi bir e-postada “Önergenin kabulüyle Türkiye’yi küstürmek, durumu daha da ağırlaÅŸtırmasa da, [OrtadoÄŸu] operasyonlarda istikrar oluÅŸturma çabalarımızı zayıflatabilir,†diye yazdı. Firmasına Türk hükümetince 1999’dan beri 12 milyon $’dan fazla ödeme yapılan Bob Livingston da itiraz edenler arasındaydı.
O kampanyanın bir başka parçası olarak Türk hükümeti, başlıca Amerikan gazetelerinde Kongre üyelerini “tarihi yasalaştırma değil, inceleme çabalarına destek†vermeye çağıran tam sayfa ilanlar yayınlattı. İlanlarda Dışişleri Bakanı Condoleza Rice’ın, tarihçilerin Ermeni soykırımını henüz ciddi biçimde incelememiş olduklarını ima eden –Bu tarihi olaylar tarihçilerin çok ayrıntılı ve ciddi bir incelemesini gerektiriyor, biçimindeki- bir tavsiyesi yer alıyordu. Gephardt’ın ‘yürekten’ ve ‘üstün’ lobicilik çalışmaları sonucunda, önergenin 100’den fazla destekçisi desteklerini çekti ve 106 No.’lu Temsilciler Meclisi Önergesi hiçbir zaman oylamaya sunulmadı.