
Garine B. SEROPYAN
BİA Haber Merkezi
Tiyatro ve yayıncılıkla geçen uzun bir hayat sona erdi. 5 Ekim 2006’da topraÄŸa verilen Ayvaz, tiyatro sahnesi biçiminde tasarlanmış mezarına kavuÅŸtu. Artık sonsuza dek sahnede. Peki biz Hagop Ayvaz’ı gerçekte ne zaman kaybettik?
O doÄŸduÄŸunda bırakın cumhuriyetin kuruluÅŸunu, henüz Gavrilo Princip, ArÅŸidük Franz Ferdinand’ı vurmamıştı bile. Ayaklı ansiklopedilerimizdendi o da. 95’ini gün yüzüyle, saÄŸlıklı olarak gören Baron Ayvaz, uzun hayatına iki dünya savaşı, üç darbe, varlık vergisi, 6-7 Eylül olayları, bir cumhuriyetin kuruluÅŸu, 50 senelik bir mecmua ömrü, dört yıl askerlik, Lutzika Dudu, bolca tiyatro, onca insan, birçok ödül, sonsuz sevgi, saygı ve hatırı sayılır, hayran olunası ancak bir o kadar da ağır bir hikaye sığdırmış. Aile, torun, tosun da cabası. Son demlerinde hayatına kattığı Agos’ta ise hâlâ yaÅŸayan, daha doÄŸrusu yaÅŸatılan bir çınar.
Tiyatro sahnelerinde en yoÄŸun yaprak dökümünün yaÅŸandığı 2006’da kaybettik Hagop Ayvaz’ı da. Tıpkı Mümtaz Sevinç, Mehmet Akan, Baykal Saran, Mübeccel Vardar, AyÅŸen Tekin, Mediha KöroÄŸlu, Tunç Yalman, Necdet Yakın, Meral TaytuÄŸlu, Tuncer NecmioÄŸlu ve diÄŸerleri gibi.
“Hagop Ayvaz Türk Tiyatrosu için unutulmayacak bir markaydı. Türk tiyatro tarihinin ulu çınarıydı.” (Üstün Akmen – Uluslararası Tiyatro EleÅŸtirmenleri BirliÄŸi Türkiye Merkezi BaÅŸkanı)
Hagop Ayvaz, 1911’de İstanbul’un Yenikapı semtinde doÄŸdu. Daha sekiz yaşındayken babasını kaybetti. İlkokul eÄŸitimini Topkapı Levon Vartuhyan okulunda aldı, daha sonra Esayan okulunda devam ettirdi. Ortaokulu bitirdikten sonra Beyazıt’taki Çatal Han’da ayakkabı imalatı yapan üvey babasının yanında çıraklık yaptı. Bu handa sayacılık yapan Harutyun SamurkaÅŸ’ın aracılığıyla tiyatrocu Krikor Hagopyan’ın “Arevelyan Taderakhump”u (DoÄŸu Tiyatrosu) ile tanıştı ve 1929’da figüran olarak “DeÄŸirmencinin Kızı” operetinde sahneye çıktı.
Daha sonra BoÄŸos KarakaÅŸ’ın tiyatro grubuna katıldı. 1935’te askere gidene dek, çeÅŸitli kumpanyalarla yazın Büyükdere’deki Hafız Ahmed’in bahçesinde, Talimhane’deki Altın Tepe bahçesinde, YeniÅŸehir KuÅŸdili Tiyatrosu’nda, Üsküdar BeyleroÄŸlu bahçesinde, kışları ise BeyoÄŸlu Ses Tiyatrosu, Åžehzadebaşı Millet Tiyatrosu, Pangaltı İnci Tiyatrosu gibi kapalı salonlarda sahne aldı.
1935’te Ara Aginyan vasıtasıyla Jamanak gazetesiyle tanıştı ve tiyatro eleÅŸtirileri kaleme almaya baÅŸladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, 1946’ya dek Ermenice oyunlar yasaklanmış olduÄŸu için bu oyunlar Türkçe sahneleniyordu. ArÅŸaluys Balayan’la tanıştı ve 1937 yılında evlendi, Ayvaz iki çocuk ve dört torun sahibi oldu. 1950 yılında Esayan Okulundan YetiÅŸenler DerneÄŸi’nin sahnesinde birçok tiyatro oyunu sergiledi.
Aynı tarihten itibaren İstanbul Ermeni basınında etkin bir rol oynamaya baÅŸladı ve hayatının son gününe kadar bu misyonunu baÅŸarıyla sürdürdü. 1946’da Ermenice tiyatro yasağı kalkınca Kulis Sanat Dergisi’ni kurdu ve bu dergi 50 yıl boyunca aralıksız olarak yayımlandı. EmekliliÄŸinden sonra ise Agos’un Türkçe ve Ermenice sayfalarında, “Hatırladıklarım”, “Sahne ArkadaÅŸlarım”, “Lutsika Dudu” baÅŸlıklarıyla yazılar kaleme aldı.
1997’de Türkiye Yazarlar BirliÄŸi, Hagop Ayvaz’a “Basın Hizmet” madalyası verdi. Ayvaz aynı zamanda ÅžiÅŸli Mezarlığı’nda bulunan aydınların mezarlarının restorasyon çalışmalarına da katkıda bulundu. 2004’te ise “Tiyatro Tiyatro Dergisi” tarafından düzenlenen “Tiyatro Ödülleri 2004” töreninde teÅŸekkür plaketi aldı. 2005 Ekim’inde “Tiyatro EleÅŸtirmenler BirliÄŸi” Ayvaz’a onur ödülü verdi.
Haldun Taner’den Neyyire Neyir’e kadar birçok tiyatrocunun mezarlarının bakımını üstlenip, sık sık ziyaret etti. EmekliliÄŸinin ardından Agos gazetesinde yazılar yazmaya baÅŸladı. Sanatçı Türk tiyatrosuna büyük ölçekli katkılarda bulunmuÅŸtur.
Lutzika Dudu
Kulis dergisinde “Lutzika Dudu” karakteriyle imzalanmış mizahi makaleler daha sonra Aras Yayınları’nın çabalarıyla yayımlandı. 2003 yılının haziran ayında bu makaleler kitap halinde ikinci kez yayımlandı. Günlük İstanbul Ermenicesi, farklı kelime hazinesi, vurguları, ekleri ve deyiÅŸleriyle Ermenice’nin farklı bir aÄŸzını temsil eder. Ederdi… Zira günümüzde İstanbul sokaklarında Ermenice sesler çınlamıyor artık. Hagop Ayvaz, Kulis’inde, bu özgün dili Lutsika Dudu’nun aÄŸzından yaÅŸatmaya çalışmıştır. Bu kitap, gülmek isteyen okurun bu ihtiyacını mutlak surette tatmin edeceÄŸi gibi, İstanbul Ermenilerinin günlük konuÅŸmasını ve yaÅŸam tarzını incelemek isteyen filolog ve sosyologlara da bir kaynak olarak hizmet edecektir. (*)
Karin KarakaÅŸlı’nın deyiÅŸiyle “güngörmüş bir Ermeni kadını İstanbul’u ve cemaatini anlatıyor bizlere. Hem de öyle bir hararetle anlatıyor ki susturabilene aÅŸk olsun.” (…)
“KuÅŸkusuz Lutsika Dudu’nun en önemli özelliÄŸi Türkçe harmanlı özel Ermenicesi, ÅŸimdilerde pek çok ÅŸey gibi yoklara karışmış o bir dönemlerin orta sınıf İstanbul Ermenice lehçesi deÄŸil. Onu daha da vazgeçilmez kılan o tatlı dille anlattığı birbirinden çarpıcı, cemaatin gündelik yaÅŸam hikâyeleri. Her biri gerçek bir karamizah harikası olan bu hikayeler cemaatin toplumsal yaÅŸamındaki çarpıklıkları, aksaklıkları, kaypaklıkları olanca çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İlk kez 1968’de boy gösteren Lutsika Dudu’nun öyküleri, aradan geçen yıllara meydan okurcasına her dem taze. Hal böyle olunca sevmeyeni de bol Lutsika Dudu’nun ama ne gam. Lutsika Dudu’da öyle sevene sevmeyene aldıracak göz yok, o yalnızca kendi doÄŸrularının peÅŸi sıra gidiyor yıllardır, tıpkı yaratıcısı gibi.”
Karin KarakaÅŸlı’nın kaleminden Baron Ayvaz
“Her cuma sabahı Agos’a uÄŸrar Baron Ayvaz. Gazetelerini alırken mutlaka eski haftaya dair söyleyecekleri olur herkese. Ben de onun temiz ilgisinden, deÄŸerli eleÅŸtirilerinden nasiplenirim. Onu bu denli üretken ve yaÅŸama baÄŸlı gördükçe hepimiz taze ÅŸevkle oturur çalışırız. En azından Baron Ayvaz okuyacaktır, biliriz. Bekleyecektir Agos’un yeni sayısını.
Tutkuyla baÄŸlanır Baron Ayvaz sevdiÄŸi ÅŸeylere. Tiyatro, Kulis, Lutsika Dudu, Agos koca gönlünde bu sevdadan payını alan birkaç ÅŸanslı dünyadır yalnızca. Hiç unutmam bir bayram günü gazetede kimseleri bulamayınca başımıza bir ÅŸey mi geldi diye endiÅŸeleniÅŸini. Şıpsevdilerin de ondan öğrenecek çok ÅŸey bulunur. Ne de olsa sevgilerini birbiri üstüne inÅŸa eden, onları çoÄŸaltan bir ustadır Baron Ayvaz. Gazetemizde yazıları yayınlandığında “FotoÄŸrafların altına Kulis arÅŸivinden yazmayı ihmal etmeyin. Bari derginin ismi böylece yaÅŸasın…” deyiÅŸi bundandır.
O Kulis’e verilen 50 yıllık ömrü, bir dergiyi yaÅŸatma inadını en yakından Lutsika Dudu bilir. Lutsika Dudu, Ayvaz’ın kiÅŸisel yaÅŸamına da tanıklık eder. Kulis’e uÄŸradığı bir gün Ayvaz’ın tornunun doÄŸum müjdesini alır, bir baÅŸka günse eÅŸini muayeneye getirdiÄŸi Surp Pırgiç’in bahçesinde ustanın Kulis’in aboneliÄŸi için ağız eÄŸdirenlerden duyduÄŸu sıkıntıya ortak olur. DinlediÄŸiyle kalmaz o gerçekleri herkesin yüzüne çarpıverir. Kimilerinin yanakları kızarır.
Lutsika Dudu’nun gerçekliÄŸi, söylediklerinin bugün de geçerli oluÅŸunda gizli. EleÅŸtirileri nasıl da zamanımız için söylenmiÅŸ. Yazık, demek fazla bir ÅŸey öğrenmeden geçirmiÅŸiz aradaki uzun yılları. Lutsika Dudu söylediÄŸiyle, söylendiÄŸiyle kalmış. Ne de olsa Ermenice’nin sınırlarını zorlayan süslü sıfatlarla dolu methiyeler ve çıkarların çatıştığı noktalarda rastlanan iÄŸneli sokuÅŸturmalar ve üstü kapalı göndermeler dışında dürüst, yapıcı eleÅŸtirilere, çaÄŸdaÅŸ sorgulamalara hala çoÄŸu insanın aklı ve gönlü açık deÄŸil. Ama zaman, kimilerinin yaÅŸamı sınırlar içinde dondurma ve tekelleÅŸtirme ısrarına aldırış etmiyor. Bu kaçınılmaz gerçeÄŸi en iyi Lutsika Dudu bilir.
Lutsika Dudu’nun dillendirdiÄŸi bizim yakın tarihimiz. O nedenle hayatında hiç Lutsika Dudular görememiÅŸ olan yeni kuÅŸaklar için bu derleme kitap gerçek bir armaÄŸan niteliÄŸinde. YüreÄŸinde heyecanlı bir delikanlı saklı Hagop Ayvazlara da, onun güzelim kaleminden hayat bulan sivridilli, “DoÄŸrucu Davut” Lutsika Dudulara da her zamankinden daha da çok ihtiyacımız var.”
Tiyatro ve Kulis
CaÄŸaloÄŸlu YokuÅŸu’nda Kulis Matbaası diye bir matbaa açmış. Türkiye’de en uzun süre çıkan tiyatro dergisini çıkaran Agop Ayvaz’ın aÄŸzından, yüreÄŸinden dinleyelim Kulis’ini:
“Ben tiyatrolara giren çıkan adamım. Muhsin ErtuÄŸrul ile ahbap oldum. Hele mecmuayı çıkardıktan sonra büsbütün ahbap oldum. Bir hatırası var, hiç unutmam. Geçenlerde sahneye çıktığım zaman onu söyledim. Bir gün ‘Ayvaz’ dedi, ‘Ben de mecmua çıkaracağım’ ve baÅŸladı ‘Perde ve Sahne’ isimli bir mecmua çıkarmaya. Ama 2 sene sürdü sürmedi stop etti. Benim mecmuanın 40. yılını kutlayacağız. Gittim ‘Hocam’ dedim ‘Benim gazetemin 40. yılı. Bir gece yapıyoruz. Mecmuaya yazı vermek ister misin?’
‘Elbette’ dedi. Bana bir yazı verdi. Diyor ki yazısında,
‘Ayvaz’ın yaptığı bir buluÅŸtur. Nasıl idare ediyor, nasıl çıkıyor içinden? 40 sene yaÅŸatmış, yaÅŸatıyor da. Ben heves ettim’ diyor. ‘Karımla beraber’ diyor ‘Mecmuayı çıkardık. 2 sene ancak dayanabildik. En nihayet kapattık. Borçlarını kapatmak için Üsküdar’da babamdan kalan tahta bina evi satmak zorunda kaldım.’
Onu ben nasıl yaÅŸattım? Evvela İstanbul’daki birçok aileler aboneydi. ama Yalnız İstanbul’da kalsaydım yaÅŸatamazdım. Muhsin’in mecmuası gibi olurdu.
Ben o mecmuayı satmak için evvela bütün şarkı dolaştım. Halep, Beyrut, İran, Yunanistan. Oralardan abone buldum. Onlar destek oldu. Öyle yaşattık. Ellinci seneye kadar. Bu sefer ne oldu? O varlıktan marlıktan bilmem neden, sonra bir zamanlar da askeri darbeler yapıldı. Birçok Hıristiyan, Yahudi, Ermeni aileler ondan birçoğu korktu kaçtı. Benim de abonelerim gitti. Böylelikle stop etmek mecburiyetinde kaldım.
50. senenin sonuna kadar kimseye de borçlu kalmadım. Hepsine de borcumu da ödemiÅŸim. Sonra onu kapattım. O bana bir derttir daima. Ama mecburdum. çünkü dışardaki paraları toplamak da zorlaÅŸtı. Yiyenler oldu parayı tabi. Helal olsun dedik. Agos’a reklam verdim, satıyorum. Çünkü paraya ihtiyacım var. SaÄŸ olsun BaÄŸ-Kur’um var. Oradan para veriyor hükümetimiz ama o para ile bugün için geçinemezsin. Bugün beyaz peyniri 4 liraya alıyorsun, yarın gidiyorsun 5’tir diyor.
Kulis, iki defa yasaklandı. Müdür-i Umum’a çaÄŸrıldım. Gittim. Çıktığım katta 3 savcı oturuyor. Bir tanesi ‘Buyrun’ dedi. Gittim ayakta durdum. Oturabilir miyim dedim. Hayhay dedi. Oturdum. Ermenistan’da oynanan bir oyundan sonra köylülerin oyun elbiseleriyle çektikleri resimlerini göndermiÅŸler, biz de koymuÅŸuz. Bunu sordular. Ben de açıkladım. Sonra muhabbet etmeye baÅŸladık. Son sayfada 8 punto ile sanat haberleri koyuyorduk dünyanın her yerinden. Ermenistan’dan da haber gelmiÅŸti. Koymasanız bunu dediler. Öyle arzu ediyorsanız olmaz, dedim. Bir süre koymadık. Sonra yine yavaÅŸ yavaÅŸ koyduk. Haberdir. Bu kadar sene birçok ÅŸeyle karşılaÅŸtım.
Kıymetli adamlarla tanıştım. Benim branşımda, tiyatroda Muhsin ErtuÄŸrul gibi, Talip Ercan gibi, Hüseyin Cemal gibi insanlarla tanıştım ki bunlar bugün gelmez artık. Hele Muhsin Bey gibisi, imkanı yok gelmez. Bunlar tiyatro için doÄŸmuÅŸlar. Muhsin Bey’i ilk gençlik senelerinden bilirim. Çünkü Åžehzadebaşı’nda Ferah Tiyatrosu’nda baÅŸladı tiyatroya. Rusya’ya, Amerika’ya gitti geldi. Öğrendiklerini burada tatbik etti ve Türk tiyatrosunu ileri götürdü.
Åžimdi de fena deÄŸil, ama o zamanki gibi deÄŸil. Ben 28 yaşındaydım sahneye çıktığım zaman. Muhsin Bey sayesinde gördük. Çünkü her sene Ekim dedi mi, tiyatronun perdesi açılır ve muhakkak ki bir Shakespeare’nin bir oyunu olurdu. Bunları verirdi adamcağız. Åžimdi o kudretli adam da yok. Hamlet’i kim oynayacak?”
Varlık Vergisi
Salkım Hanım’ın Taneleri televizyonlarda gösterilmeye baÅŸlandığında, Varlık Vergisi’ni yaÅŸamışlardan biri olarak anılarına danışmışlardı da oradan öğrenmiÅŸtik Albay Cemal Aydıner’in 500 lira hikayesini:
“O tarihte Sultanhamam’da kumaÅŸ maÄŸazasında tezgahtarlık yapıyordum. Varlık Vergisi çıktığı zaman, maÄŸazada 3 patron vardı. Üçü de Müslüman’dı. Benden ve Rum muhasebeciden 500’er lira vergi istediler. Maaşım 75 liraydı, 2 çocuÄŸum vardı. AÅŸkale’ye gitmekten korkmuyordum. Çünkü gençtim, çalışırdım. Ama çoluk çocuk ne yiyeceklerdi? Bu sorular beynimi kemiriyordu. 1935’te Afyon’da askerliÄŸimi yaptığım, bugüne dek rahmetle andığım Hüsnü Cemal Aydıner isminde albayım vardı. OÄŸlum dünyaya geldiÄŸi zaman bize gelmiÅŸlerdi. Hanımdan öğrenmiÅŸ albayım içinde bulunduÄŸum durumu. EÅŸime, ‘Agop’a söyle Çakmakçılar’daki falanca dükkana gelsin’ demiÅŸ. Gittim. Bana bir zarf uzattı. 500 lira vardı zarfın içinde. ‘Alamam albayım’ dedim. Israr etti. Zarfı aldım. Albayın verdiÄŸi parayı hemen Maliye ÅŸubesine götürdüm. 500 lirayı uzattım; memur bana, ’10 lira daha ödeyeceksiniz’ dedi. Neden? dediÄŸimde de ‘1 gün geç getirdiniz’ dedi. Yanımda para vardı, onu da ödedim. Ama 15 gün geçmeden 500 lira gibi paralara af geldi. Ödeyenler ödedikleriyle kaldı. Borcumu ise, eÅŸimin bileziklerini satıp ödedim.”
Peki biz Hagop Ayvaz’ı gerçekte ne zaman kaybettik? (**)
Tiyatro ve yayıncılıkla geçen uzun bir hayat sona erdi. 5 Ekim 2006 tarihinde topraÄŸa verilen Ayvaz, tiyatro sahnesi biçiminde tasarlanmış mezarına kavuÅŸtu. Artık sonsuza dek sahnede olacak. Işığı bol olsun. Varbed Hagop’u kaybettik.
Biz aslında Hagop Ayvaz’ı daha doÄŸmadan önce kaybettik. Tiyatro tarihi ile çok az ilgilenmiÅŸ biri bile Türkiye’de modern anlamda tiyatronun Ermeniler tarafından kurulduÄŸunu, ilk kumpanyaların kurucularının ve kadrolarının Ermenilerden oluÅŸtuÄŸunu, ilk Batılı klasiklerin Ermeniler tarafından çevrilip sahnelendiÄŸini bilir.
Modern “Türk” tiyatrosunun kurucusu kabul edilen Muhsin ErtuÄŸrul’un tiyatroyu asıl olarak Ermeni sanatçılardan öğrendiÄŸi kendisinin de ifade ettiÄŸi bir gerçektir. Bütün bu gerçekler bütün sanat tarihçilerimiz tarafından dile getirilir. Ama bütün bu tarihçilerimizin bir türlü dile getirmediÄŸi bir gerçek daha vardır. Bunca Ermeni sanatçı, bunca birikim, bunca kumpanya nereye gitmiÅŸtir?
Nedense kimse bundan bahsetmez. Sanki on beÅŸ yirmi yıl içerisinde bu insanlar, bu kültür uzaylılar tarafından kaçırılmış, Türkçe’yi mükemmel konuÅŸan birkaç oyuncu dışında hepsi profesyonel sahne hayatından silinip gitmiÅŸlerdir. Yüzyıl başındaki milliyetçilik akımının sözcüleri Ermeni tiyatrocuları sahne üzerinde görmekten hoÅŸnut deÄŸillerdi. Zira, onlara göre, Türkçe’yi kendilerine özgü bir aksanla konuÅŸan bu insanlar sahneye yakışmıyor, kullandıkları dil seyircinin karakterle empati kurmasını engelleyen bir öğe olarak ortaya çıkıyordu.
Bu elbette bir bahaneydi. İki nedenle: Birincisi o dönemin seyircisi için bu aksanlı dil hiç de yabancı oldukları bir ÅŸey deÄŸildi; gündelik hayatta çokça karşılaÅŸtıkları bir ÅŸeydi; ikincisi hangimiz Münir Özkul’un Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’nda Thomas Fasulyeciyan rolünde Ermeni aksanıyla attığı o muhteÅŸem tiratla empati kurmayız, bu tirat karşısında hangimizin gözleri dolmaz. Sonuçta Türk entelijensiyasının kusursuz Türkçe saplantısı Ermeni oyuncularından sahnelerden silinmesinde önemli bir rol oynamış ve Hagop Ayvaz’ı daha doÄŸmadan kaybetmemize neden olmuÅŸtu.
KuÅŸkusuz Hagop Ayvaz’ı ikinci kez 1915 tehciri sırasında yaÅŸanan Ermeni katliamında kaybettik. Yüzyıllardır bu toprakların kültürel zenginliÄŸine en önemli katkıyı yapmış bir halkı düşman olarak görmeye baÅŸladığımızda kaybettik. Bu katliamı henüz dört yaşında olan bir çocuÄŸun zihnine nakÅŸettiÄŸimizde kaybettik. Her ne kadar tehcirden etkilenen asıl kesim Anadolu’da yaÅŸayan Ermeniler olsa da, artık bu topraklarda -İstanbul da dahil- Ermeni olmak baÅŸlı başına meseleydi.
Henüz dört yaşında olan bu çocuk artık soydaÅŸlarının katlediliÅŸ hikayeleriyle büyüyecek, hayat boyu bu travmanın yarattığı “ürkeklikle” yaÅŸamaya zorlanacaktı. Henüz dört yaşında olan bu çocuk dilini kamusal alanda rahatça konuÅŸamayacağı, kendi dilinde özgürce tiyatro yapamayacağı bir ortamda büyüyecekti.
Çocukluktan tiyatroya sevdalanan ve ilk kez 18 yaşında Åžark Tiyatrosu’nda sahneye çıkan Hagop Ayvaz’ı kendi dilinde, Ermenice tiyatro yapmak yasaklanınca kaybettik. İttihat ve Terakki yıllarında ve cumhuriyetin ilk döneminde profesyonel sahnelerde Ermenice’yi duymak mümkün deÄŸildi. Hagop Ayvaz yıllarca “yabancı dilde” tiyatro yapmak zorunda kaldıktan sonra, İkinci Dünya Savaşı sonrası “demokratikleÅŸme” ortamında Ermenice tiyatro yapma yasağının kalkmasıyla anadilinde tiyatro yapmaya dönebildi. 1946’da İsmet İnönü’ye “neden Ermenice tiyatro yapamıyoruz?” sorusu sorulduÄŸunda, İnönü “böyle bir yasaktan haberi olmadığını -nasıl oluyorsa- isteyenin Ermenice tiyatro yapabileceÄŸini” söylüyor. İsmet PaÅŸa’nın bir anda “özgürlük havarisi” rolüne bürünebilmesinin nedeni savaÅŸ sonrası dönemin “demokratik” rüzgarları olduÄŸu kadar, sayıları milyonlarla ifade edilen bir halkın nüfusunun artık on binlerle ifade edilen rakamlara inmiÅŸ olmasıdır. Ne de olsa varlık vergisi sayesinde nüfus olarak azalmış olan gayrimüslimlerin ekonomik olarak da zayıflatılması operasyonu baÅŸarıyla tamamlanmıştır.
Elbette Hagop Ayvaz’ı Varlık Vergisi’yle de kaybettik. Aylığı 75 lira olan Hagop Ayvaz’dan 500 lira vergi istediÄŸimizde kaybettik. Vergisini ödeyemeyenlerin AÅŸkale’ye sürgüne gönderildiÄŸi, buradaki çalışma kamplarında insanlık dışı koÅŸullarda çalıştırıldığı Varlık Vergisi yılları, gayrimüslimler için hem kalan son ekonomik güçlerinin ellerinden alınması, hem de devlet tarafından “üvey evlat” olarak görüldüklerinin bir kez daha yüzlerine vurulması yıllarıydı. Neyse ki halkımız -en azından bazıları- devletimiz kadar acımasız deÄŸildi ve askerlik döneminde komutanı olan bir albay Ayvaz’a 500 lira borç vererek onu son anda AÅŸkale’ye gitmekten kurtarmıştı.
Askerlik demiÅŸken: Hagop Ayvaz’ı dört kez askere aldığımızda da kaybettik. VatandaÅŸlık haklarından minimum düzeyde faydalanabilen Ermeniler, vatandaÅŸlık “sorumluluklarını” tam anlamıyla yerine getirmek zorundaydılar. Hayatının belki de en verimli yıllarında bir tiyatrocuyu dört kez askere alarak onu kaybettik.
Hagop Ayvaz’ı babasından kalan Üsküdar’daki evini satmaya mecbur bıraktığımızda kaybettik. 1946 yılında çıkarmaya baÅŸladığı Kulis dergisini yaÅŸatabilmek için Hagop Ayvaz evini satmak zorunda kaldı. Ama Ayvaz yılmadı; kendi deyimiyle “bütün Åžark’ı dolaÅŸtı”; Halep, Beyrut, İran, Yunanistan’dan dergisine aboneler buldu. Bunu yapmak zorundaydı zira Ermeni nüfus giderek tükenmeye baÅŸlamıştı. Türkiye ile sınırlı kalmak Kulis’in de sonu olacaktı.
Hagop Ayvaz’ı 6-7 Eylül olaylarıyla kaybettik. Ülkenin tarihine kara bir leke olarak düşen olaylar asıl olarak Rumları hedef alsa da Ermeniler de linç kalabalığının hışmından nasiplerini almışlardı. Azınlıkları azaltma politikası sürüyordu ve azınlık vakıfları, okulları üzerinde yürütülen politikalar hep azınlıkların geniÅŸlememesi, geliÅŸmemesi içindi. Bu yıllarda sadece insanlar gitmedi, binalar da bitti, Ermeni okulları ve kiliselerinin çoÄŸu yıkıldı, spor tesisi, cami, devlet binası oldu, halk arasında dağıtıldı. Hiçbir ÅŸeyin izi kalmadı. Bu iz silme operasyonu sonrasında Ermenilerin de nüfusu artık iyice azalmıştı. Kulis’in okuyucusu azalmış, Ermenilerin tiyatro faaliyeti artık tamamen cemaat içi bir etkinliÄŸe dönüş(türül)müştü.
Hagop Ayvaz’ı demokratik hayatın köküne kibrit suyu eken ve toplumun gericileÅŸtirilmesine hizmet eden darbelerle kaybettik. Darbeler dönemi sonrası Hagop Ayvaz ve Kulis için abonelerin azalması demekti: “Sonra bir zamanlar da askeri darbeler yapıldı. Birçok Hıristiyan, Yahudi, Ermeni aileler ondan korktu kaçtı. Benim de abonelerim gitti. Böylelikle stop etmek mecburiyetinde kaldım.”
Evet. Biz Hagop Ayvaz’ı, Hagop Ayvaz’ları kaybettik.
Hem de defalarca.
Ama Hagop Ayvaz kaybolmadı. O elli yıl boyunca çıkardığı Kulis dergisiyle, yarattığı “Lutzika Dudu” karakteriyle, gazete yazılarıyla var olmaya devam ediyor. KimliÄŸini, dilini, kiÅŸiliÄŸini kaybetmeden onurlu bir yaÅŸam sürmenin simgesi olarak var olmaya devam ediyor.
Kaynaklar:
(*) Aras Yayıncılık – Lutzika Dudu (2003)
(**) Cüneyt Yalaz – HAGOP AYVAZ’I NE ZAMAN KAYBETTİK? (www.bgst.org)
Karin KarakaÅŸlı – Yılların İkilisi: Lutsika Dudu ve Baron Ayvaz (AGOS 20.04.2001)
Ferid Demirel – Evrensel ArÅŸivi (2005)
Bülent Günal – Sabah ArÅŸivi (2001)