Yervant Dink
Temmuzun son günleriydi. Bir ikindi vakti, çocukların öğle ÅŸekerlemesi yaptığı saatlerdi. Geldiler. Kampın küçüklerinden biri seslere uyanıp pencereye koÅŸtu: “Hey, uyanın! Kızılderililer geldi, kampımızı kuÅŸattılar.â€
Dışarıda, ekili alanların ardındaki dar patikadaki araçların hırıltılı seslerini duyuyorduk. Ekip otoları kampın etrafında fır dönüyordu. “Hayır, gelenler Kızılderililer deÄŸil, ÅŸerif ve adamları†dedim, “Bu oyunda asıl Kızılderililer biziz.†Çocuk üzgün bir ifadeyle sordu: “Yani ÅŸimdi kötü adamlar biz miyiz?â€
Yıllarca, çizgi romanlarda, western filmleriyle, vahÅŸi Kızılderililer ile kahraman kovboyların hikâyeleri zihinlerimize iÅŸlenmiÅŸti. Nereden bilecektik, kötü bildiÄŸimiz Kızılderililerin o toprakların yerlileri, asıl sahipleri olduÄŸunu… Asıl iÅŸgalciler, uzaklardan, baÅŸka bir kıtadan gelen beyazlardı. Bu gerçeÄŸi biz gençlik yıllarımızda öğrenmeye baÅŸladık. Aslında durum çizgi romanlardakinin tam tersiydi. Beyazlar gelmiÅŸ, yerlilerin varlıklarını ellerinden almış, bununla da yetinmeyip onları yaÅŸadıkları bereketli topraklardan çok uzaklara, çorak arazilere sürmüşlerdi. O kadar çok kötülük etmiÅŸlerdi ki yerlilere, onlar da vahÅŸileÅŸmiÅŸ, insanlıktan çıkmışlardı.
Bu western hikâyelerinde baÅŸrol oyuncusu ÅŸerif ve adamları olsa da, filmin sonlarına doÄŸru mavi ceketliler yetiÅŸir, finalde de beyazların ‘büyük ÅŸef’i ortaya çıkardı, ve alkışlar arasında ‘son’… Perde…
Bizimle oynamak istedikleri bu oyunda önceleri mavi ceketliler eksikti, onlar da şerif ve adamları gidince ortaya çıktılar.
Ertesi gün, Tuzla kışlasındaki askerlerin saat başı cipleriyle patikadan resmigeçit yapışını izledik. Bunca yıl hep ana asfalt yoldan deniz kıyısına giden bu askerî kamyonlar, o gün niçin bizim denize gidip geldiğimiz patikayı seçmişlerdi?
Biz yaşça yetiÅŸkinler bu oyunu çabuk bitirmek gerektiÄŸini anladığımız için, ertesi gün çocukları ve çıkınlarımızı topladık, el ele tutuÅŸup yollara düştük. Ver elini Tuzla istasyonu, ardından HaydarpaÅŸa, Eminönü, nihayet GedikpaÅŸa… Oh be, kurtulmuÅŸtuk!
Erken sevinmiÅŸiz. Çok geçmeden anladık ki, ‘büyük ÅŸef’ ardımıza düşmüştü. Devlet ‘baba’, çocukların kendi elleriyle var ettikleri o cennet yaÅŸam sahasını içine sindirememiÅŸti. Mahkeme yoluyla bize ihtarı çekti. Bu gelen yazının meali çok açıktı: “Sittirin gidin, burada size yer yok!â€
Bununla da yetinmediler, yine geldiler, üzerimize üzerimize geldiler ve okulumuzu başımıza geçirdiler.
Artık anlamıştık. Biz yerliler, onlar için her türlü yapıyı imar edebilir, yeni yaşam sahaları yapabilirdik, ama kendimiz için iki tuğlayı üst üste koymamız suçtu.
*Â * *
Siz bu satırları okurken, yeni mülk sahibi yıkıma başladı bile.
Kampımız, gözümüzün nuru, çocuk emeklerimizle yoktan var ettiğimiz Atlantis’imize buldozerler kepçeyi vuruyor, onu parçalıyor, paramparça ediyorlar. Kepçe inip kalkarken viraneye dönen yemek salonumuz, yatak odalarımız, oyun bahçemiz, çiçeklerimiz, resimlerimiz, tozun dumanın arasında yok olup gidiyor.
Gerçekte tarumar olan bina mı, yoksa hatıralar mı? Bundan çok daha beterlerini yaşamışken, bu yıkımın bizi, yüreğimizi daraltması niye?
Duyguları anlatmak zor. Yüreğinden kopup gelen okkalı bir küfrü dişlerinin arasına hapsedip sözcüklerin dile gelmesine engel olmak da bir o kadar zor.
Aslında kızgınlığımız kendimize.
Biz Ermeniler ne çabuk unuttuk 1915’te halkımıza yapılan soykırımı, ne çabuk unuttuk 6-7 Eylül talanını… Bugün bu yaÅŸadıklarımız 1915’in devamı deÄŸil de nedir? Halkımız, bir gece gelen emirle, tüm varlıklarını bırakıp bilinmez bir yolculuÄŸa çıkmamış mıydı? Bugünün farkı ne?
Başbakan Davutoğlu sık sık diasporaya değinir, “Onlar bizim diasporamız†der. Doğru söylüyor. Bu kampı zamanında evi bilen onca çocuk, bugün dünyanın dört bir yanına dağılmış durumda. Bu diasporaya nasıl anlatacaksınız, kamplarının başına gelenleri? “Bizim dönemimizle ilgisi yok†diyebilirsiniz; doğrudur, sizin döneminizde el konmadı, ancak bugün, siz iktidardayken yıkılıyor. Bugün tüm sorumluluk size aittir.
Sözün özü, bu çocukların alın teriyle yaratılmış kampa el koymanın evrensel hukuktaki tanımı, en basit ifadeyle ‘gasp’tır.
Devlet, Kamp Armen’i gasp etmiştir.
Ve, bilin ki, bunun vebali çok ama çok ağırdır.
