Anatole(*): Bir Medeniyetsizleştirmenin Öyküsü




Sarkis HATSPANİAN

Mayıs ayı baÅŸlarında Pontus asıllı bir dostumdan gelen mektupta “Atina’da yayınlanan Yol adlı sol görüşlü gazete 20 Mayıs 2011 tarihli baskısında, 1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili 
Türkiyeli yazarların görüşlerinden bir ek yapıyor. Bu toprağın insanı olarak bu eke bir yazı ile görüşlerini bildirerek katılman mümkün mü?” diyen iletisinde yer alan üç öğe yüreÄŸimi acıyla daÄŸlayanlardan olduÄŸundan önerisini hemen kabul etmem, konudan çok daha fazla asıl bu üç neden yüzünden olduÄŸundan, o öğeler hakkında yazmayı istedim. Bu nedenlerden ilki, yazının yayınlanacağı Yol adlı gazetenin sol görüşlü olmasıydı, ben de solcuydum, okuyucularla politik aynılığım, isterseniz yakınlığım da diyebilirim, beni manen hem rahatlatıyor, hem de kendimi daha insani, sıcak ve samimi bir ortamda hissetmemi saÄŸlıyordu demem doÄŸru olur.





İkinci neden, konunun “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” olmasıydı. Dünyanın gelmiÅŸ geçmiÅŸ en büyük imparatoru, Makedonyalı Alexandre’ın(1) adını taşıyan ve Elenler tarafından M.Ö. 333’te ilk kurulan ÅŸehir Alexandrette(2) doÄŸumlu bir Ermeni olmam dahi, irdelenmesi önerilen konu için yeterli bir sebep sayılırdı, yani konu tam da benim konumdu desem yalan söylememiÅŸ olurum, inanın.





Ancak üçüncü ve belki de benim açımdan en önemli sayılan neden, “gazete Türkiyeli yazarların görüşlerinden bir ek yapıyor” temelinde bana öneriyi ulaÅŸtıran dostumun “Sen de bu toprağın insanı olarak” demesiyle, aslında “demek isteyip de söylemediÄŸinin” benim deÄŸil onun bilinçaltında yatan nedenlerin çok ciddi yaÅŸamsallıkta olmasıydı bitabii!.. Bu ise bana yeter de artardı bile, “söz uçar, yazı kalır” sözüne verdiÄŸim deÄŸerle kalemi elime aldım.





DoÄŸup büyüdüğüm topraklardan henüz rüştümü ispat etmemiÅŸken, 12 Eylül 1980 askeri faÅŸist darbesinin maÄŸduru olarak terk-i vatana zorlanmamla baÅŸlayan «heimatloss» yaÅŸamım itibariyle, Avrupa’da politik mültecilik yıllarımdan bugüne dek, yani tam 31 yıldır ‘Türkiyeli’ deÄŸilim. Elenlerle Ermenilerin mezarları bile olmayan milyonlarca ÅŸehidinin kanları üzerinde 1923 yılı 29 Ekiminde kurulduÄŸu varsayılan “T.C.”yi de meÅŸru deÄŸil, kesinlikle gayr-ı meÅŸru sayanlardanım. Ailem Batı Ermenistan, benim Kilikialı oluÅŸum, vücudumun ve beynimin her hücresiyle duyup-hissettiÄŸim ve bu dünyada hiç ama hiçbir gücün benden zorla alıp-çalamayacağı, paha biçilmez bu deÄŸerlerin pek zengin ve tertemiz dünyasında kendi ideallerim uÄŸruna ölmeye hazır olarak yaÅŸamaya çalışan bir insan oÄŸlu insanım iÅŸte!

Her ÅŸeyden önce insan, ama bir de feleÄŸin tokadını yemiÅŸ Ermeni halkının evladı olma halim itibariyle, içimde hep bir kavrukluk, hep dışlanmış, hakir görülmüş, ezilmiÅŸ olmamın verdiÄŸi dayanılmaz acıyı sessizce yüreÄŸine gömerek “yaÅŸamayı” yeÄŸleyen soydaÅŸlarımdan farklı olarak, adalet, özgürlük, eÅŸitlik, demokrasi, yani insanı insan yapan erdemlerden benim payıma düşeni de, her ne pahasına olursa olsun mutlaka elde etmeye yeminli, düşüncelerim uÄŸruna mücadele etmekle amaçlarıma ulaÅŸmaya kararlı olan inatçılardanım. Onun için de, hemcinslerimden farklı olarak, becerilmesi zor sanılan nosyon ve anlam yüklü bir görevi üstlenmek zorunda olduÄŸumun bilincindeyim ve bu “ateÅŸten gömleÄŸi” derimi yakıp-acıtsa da giymeye, haçımı gönüllü olarak omuzlayıp yoluma devam etmeye çabalıyorum. VaroluşçuluÄŸa inanan bir aydınım ve ‘kimileri’ istemese de bu dünyada var olduÄŸum için kendimi “çağımdan sorumluyum”(3) diyen azınlıktan sayıyor ve insanca, yani ben ben olarak yaÅŸamak istiyorum!





Komünist ve dramaturg Bertolt Brecht’in, ne baÄŸlamda söylediÄŸini bilmediÄŸim, ama yürekten katıldığım tanımında «Sanat boktur!» diyebilme medeni cesaretini göstermiÅŸliÄŸine duyduÄŸum hayranlık, söylenenin insanoÄŸlu tarafından yapılmış en kısa tanımlama olması dışında, bu denli az ama öz, bu kadar doÄŸru bir söz olması nedeniyle, önünde ÅŸapka çıkarılması gereken bu olguyu aklımdan hiç çıkarmadan “yaÅŸamak güzel ÅŸey be kardeÅŸim!” diye düşünenlerden biri olduÄŸum iddiasındayım. 
Bu böyle olduÄŸu için de “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” yazmak-yazabilmek sorunsalına B.Brechtvari “bomboktur” diyerek iÅŸin içinden çıkmayı yeÄŸlemek dururken, benim söyleyebileceklerimden eminim çok daha isabetli bir doÄŸrulukla yetinmek pek cazibeli bile olsa, ben sol ideolojinin deÄŸerlerini taşıma iddiasında olan “Türkiyeli” insanların beyin ve yüreÄŸinden geçen nedir tam olarak bilemediÄŸim halde, gözlemlerim temelinde onlarca “gözardı edilen” en önemli mesele hakkında, coÄŸrafik adı Elence “DoÄŸu” veya “GüneÅŸin doÄŸduÄŸu yer” anlamını taşıyan Anatole’nin çok barbarca bir medeniyetsizleÅŸtirmeye uÄŸratılmasıyla ilgili birkaç tesbitte bulunmak istiyorum. Ancak, ilkin gelin Arapçası medeniyet olan, Türkçede uygarlık ÅŸekliyle kullanılan kelimenin «bir toplumun, bir ülkenin, maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümüne verilen ad» olduÄŸunu hatırlamak, nesne ile özneyi, nesnel ile özneli tanımlamayı denemekle sözümüze baÅŸlayalım. Konunun öznesini oluÅŸturan Elenlerle, onların Anatole olarak adlandırdığı “doÄŸu”nun en doÄŸu sınırlarında yaÅŸayan Ermeni halkının bu coÄŸrafyada bilinmez zamanlardan günümüze ulaÅŸan eÅŸine az rastlanır uygarlıklar kurmuÅŸ olduÄŸu insanlık tarihi tarafından en ince ayrıntılarıyla kaydedilmiÅŸ ve bilinmektedir. Anatole, yani bu iki uygarlığın, Elen ve Ermeni halklarının ülkeleri arasında yer alan genişçe bölgede yaratılan bu çok zengin uygarlık, günümüzde 21. yüzyıl insanını bile hayran bırakmakta olup, uygarlık tarihinin birçok ilkinin bu toprakların nüfus kütüğüne kayıtlı olmasını da saÄŸlamıştır.

Söz konusu edilen özne Elen ve Ermeniyken, nesne de onlarca yaratılan bu uygarlıktır iÅŸte! Bu coÄŸrafyanın doÄŸusunda Ermeni yüksek platosuyla, güney-batısında Akdeniz kıyılarındaki Kilikia’da Ermenistan krallıkları İpek Yolu’nun kuzey-güney-doÄŸu ve batısında insanı ve toprağı iÅŸleyip, geliÅŸtirerek biri birinden ileri süreÄŸen uygarlıklar yaratıp-yaÅŸatırken, Elenler baÅŸta Atina merkezli anavatan Ellada(4) olmak üzere, Ege’nin doÄŸusunda Smyrnia(5) merkezli İonia, kuzey-doÄŸuda Konstantinopolis(6) merkezli Bizans ve kuzey-doÄŸuda Trapezunt(7) merkezli Pontus İmparatorluÄŸu’yla beraber insanlık adına medeniyet yaratıyor, geliÅŸtiriyor ve yayıyordu. Tarihin, her tür bireysel görüşten bağımsız olan, yani gerçeÄŸe varmak amacıyla, taraf tutmadan yapılan incelemeleri bu nesnel hükmün doÄŸru olduÄŸu fikrini bütünüyle desteklemektedir.

11. yüzyıl sonlarında Orta Asya steplerini geri dönmemek üzere terkederek Ermenistan üzerinden Anatole’ye ulaÅŸan çeÅŸitli Türk boylarının, o zamana dek bilip-belledikleri ortaçaÄŸ karanlıklarından kalma “at-avrat-silah” dışında bir yaÅŸam biçimiyle ilk defaya mahsus olmak üzere karşılaÅŸmaları sonrası Ermeni ve Elen uygarlıklarıyla tanışma ÅŸansına çok uzun zaman sahip olmalarına, onların içine girip yaÅŸamalarına raÄŸmen, bir türlü göçebelikten yerleÅŸik yaÅŸam biçimine geçmeyi, bir baÅŸka tabirle medenileÅŸme evresini 900 küsur sene zarfında bile tamamlayabilmeyi beceremeyiÅŸleri belirgin olduÄŸu kadar, bu olgunun anlaşılması için gerekli nesnelciliÄŸin gözler önüne serilmesini saÄŸladığı için bir o kadar da kayda deÄŸerdir. Bu yüzyıllar onlar tarafından gerçekleÅŸtirilen akınlar, yakma, yıkma, yok etme, yaÄŸmalama, iÅŸgal, iÄŸfal, katliam ve zulümlerin en barbar yöntemlerle uygulanmasını bir varoluÅŸ hali, yani yaÅŸam, hatta geçim biçimi olarak özümsemelerini getirdiÄŸinden, aslında insanlık, insani deÄŸerler adına kaybedilmiÅŸ yıllar olmuÅŸ, bu ciddi kayıp da onun reel taşıyıcısı olan toplum insanlarının bu topraklara hep yabancı kalması, iÅŸgalci, sömürgeci karakterinin giderek daha da katılaÅŸmasının temelini oluÅŸturmuÅŸtur. Osmanlı İmparatorluÄŸu dönemi hanedanlığının birçok sultanının, herhangi bir ihtiyacı gidermeyen, anlaşılır bir amaca hizmet etmeyen ve askeri güç kullanmayı sırf erkinin varlığı için gerekli bir vasıf veya araç sayıp, geri, ilkel niyetlerini hayata geçirmesi yüzünden, onlarca uygarlığın beli kırılmış, yüzyıllar boyu yaratılmış deÄŸerlerden çokları yok edilmiÅŸ, günahsız milyonlarca insanın maÄŸduriyetine sebep olunmuÅŸtur.

Onlar, çaÄŸlar boyunca, ayak bastıkları her yerde ne duyulmuÅŸ ne de görülmüş bir medeniyetsizleÅŸtirmeyi gerçekleÅŸtirmiÅŸ oldukları içindir ki «Her ÅŸey harap-virane ve yas, buradan Türkler geçmiş»(8) gerçeÄŸini tarihe not düşen Victor Hugo’nun kalemine ait unutulmaz sözleri günümüze dek ulaÅŸmıştır!

Osmanlı’da erkin temsilcisi olan Türklerin tarihini, medeniyetlere karşı yürütülen bitmek bilmez savaÅŸların, sınırları içerisinde bulunan toprakların birkaç binyıllık yerli halklarından birçoklarının yok edilmesinin tarihi olarak özetleyebilir, bir anti-uygarlık suçuyla karşı karşıya olduÄŸumuzu görür, iÅŸlenmiÅŸ affedilmez suçlarla yetinmezcesine, onlara bugün de yenilerini ekleyerek gayr-ı meÅŸru varlığını sürdüren, birçok insanlık suçlarının failleri olduklarını dünyaya gösterip, teÅŸhir ve mahküm etmeyi bir insanlık görevi olarak görenlerdenim. 

Bu böyle olduÄŸu için de zaten, İsveç parlamentosu 2010 yılında aldığı bir kararla Pontus Elenlerine yapılan Soykırımı’nı Ermeni ve Süryani halklarının uÄŸratıldığı Soykırımlar ile birlikte tanımış ve böylece üç soykırımın birlikte tanınıp, birarada anılması anlamında da bir ilke imza atmıştır. 19 Mayıs günü, 1994’ten beri Pontus katliamı günü olarak ilan edilmiÅŸ olup, ABD’nin birçok eyaleti tarafından da tanınmış ve mahküm edilmiÅŸtir. “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” söylenebilecek pek etkili sözler istemediÄŸiniz kadar söylenmiÅŸ ve söylenmektedir de, ben kendini “T.C.” sol kültürüne ait görenlerden binlerce kiÅŸi ve kuruluÅŸun varolan gerçekler hakkında asıl «söylenmesi gerekeni» söylememesiyle ilgili çok bariz tesbitlerde bulunmak ve herkesten önce o insanları düşünmeye davet etmek istiyorum.

Bilinçli olarak tırnak içerisine alarak yazdığım «T.C.» ve onun varlığını ilan ediÅŸinden bugüne kadar, aynı devletin ‘varoluÅŸ bildirgesi’ olarak kullanılan ırkçı-faÅŸist İstiklâl Marşı’ndaki “…Bastığın yerleri «toprak» diyerek geçme, tanı! 
Düşün, altındaki binlerce kefensiz yatanı” sözleri aslında bu toprakların asıl yerlisi ve sahibi günahsız Elen, Ermeni, Süryani ÅŸehitlerini anlattığı halde, mezarı bile olmayan milyonlarca insana edilen böylesi hakaretle bile söylenebilecek en kuyruklu yalanın temellendirilmesi uÄŸruna uydurulan sözümona “istiklâl” uÄŸruna canını yitiren Türklere atfedilmesi bile, o “solcular” tarafından neden hiçbir zaman eleÅŸtirilerek mahküm edilmemiÅŸtir mutlaka sorgulanmalıdır. 1. Dünya Savaşı sırasında İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin gizli örgütü TeÅŸkilât-ı Mahsusa’nın üyesi olarak Berlin’de görevli bulunan Mehmet Akif ERSOY gibi bir insanlık düşmanının yazdığı marşın sözleriyle yatıp-uyanan bir devletin vatandaşı olan bu ‘solcular’ bu asılsız yalan her gün tekrarlanıp, toplum bilincini zehirlerken neredeler, ne eder, nice ederler bilmek gerekiyor diye düşünüyorum!





Aynı marşın sözlerinde varolan “… «Medeniyet!» dediÄŸin tek diÅŸi kalmış canavar?” itirafının dahi Türk solcularınca sorgulanmamış olmasının nedenleri, bence tüm dünya gençliÄŸini ayaÄŸa kaldıran 1968 devrimci hareketinin “T.C.” cephesinde onların ellerinde Türk bayraklarıyla sokaklara düşüp yeniçeri(9) marÅŸları söyleyerek, “Bağımsız Türkiye” isteminde bulunmalarında aranmalıdır. Bu insanların, 50 senede bir her yerinden kalkan akıl veya bilgi fakiri yalancının ortaya attığı asılsız uydurmaları sorgulamayla ilgili üzerlerine düşen görevi yapmamakta ısrar etmeleri anlaşılmazdır. Ne 1923’lerde elde edilen bir “istiklâl”, ne de 1968’lerde arzulandığı sanılan “bağımsızlığın” gerçekle hiçbir ilgisi bulunmadığıyla ilgili açık ve net bir görüşün sol gelenekte ‘Kuvay-ı Milliye, KurtuluÅŸ Savaşı, Vatan-Millet-Sakarya’ yalanlarını mahkûm etmeden hayat bulma ÅŸansının bulunmayışını körlerin bile gördüğü durumda sessizliÄŸini sürdürmesini anlayıp-algılamak kesinlikle mümkün deÄŸildir.

Halbuki sol, okuma, düşünme, eÄŸitim sonucu bilgilenme, sorgulama, analiz ve tesbit etme, görüş sahibi olma ve onu bildirme demektir. Bu baÄŸlamda, tutucu, liberal, saÄŸ kültürden olanlarla, sol kültür içerisinde yoÄŸrulanların, kendi yaÅŸadıkları toprağı tanımaları için ille de Jöntürk çöplüğü artığı M.A.Ersoy faÅŸistinin sözlerine istinaden biribirinden pek farklı olmayan bir duruÅŸ sergilemeleri benim için hakikaten de bir muamma, anlaşılmazların en anlaşılmazıdır. Bu böyle olduÄŸundandır herhalde ki, bir Elen, Ermeni ya da Süryani enternasyonalist solcusu, aynı fikirlere gönül verdiÄŸi varsayılan bir Türk (ve maalesef buna eklemek durumunda kaldığımız “bu cumhuriyeti Türklerle birlikte kurduk, bu topraklar için kanımız ortak aktı” söylemcisi Kürt) solcusundan çok ama çok farklıdır.

Oysa, Batı’da eÄŸitilmiÅŸ oldukları iddiasında, fakat gerçekte entellektüelleÅŸmeyi bir türlü beceremeyen, toplumun itici gücü olmaları gerekirken hayli gerilerde kalan ve toplumlarını eÄŸiterek ilerleme, aydınlanma görevini yerine getirme, yalanlara karşı mücadele ederek doÄŸruların toplumsal bilince çıkarılması için ter dökme görevi olduÄŸu halde, öğrenme dürtüsünü harekete geçirip sekülerleÅŸerek, içinde bulundukları toplumlarını eÄŸitemeyen sözkonusu Türk ve Kürt solunun çoÄŸalmak şöyle dursun, giderek azalmasının nedenlerini bence 24 saat üzerinde yaÅŸadıkları toprakları “ne idüğü belirsiz veya sahipsizmiÅŸcesine” sanki “gökten zembille inmiÅŸ” bir hediye gibi kabullenip, kendilerini mirasçı yerine koyup ‘bedavadan hazıra konma’ reel halinin sorgulanıp da, acı gerçeklerle aydınca -yani korkusuzca demek istiyorum- yüzleÅŸmekten bilinçli olarak kaçmaya, kaçınmaya çalışmasında aramak gerekir. 1920 yılında Bakû’de kurulan TKP (Türkiye Komünist Partisi)-nin henüz var olmayan bir devletin “Türkiye” ibaresini adında kullanmasından baÅŸlamak üzere, komünistliÄŸini zaten sadece adına iliÅŸtirdiÄŸi terimle sınırlı olarak algılayanların kurucu sıralarında bulunan kaÅŸarlı ırkçı-faÅŸist İttihadçıların orada ne aradığından tutun da, faÅŸistler dışında baÅŸka hiç kimsenin söylemediÄŸi ya da söylemeye utandığını “Dört nala gelip Orta-Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim!” dizelerinde özetleyen Nâzım Hikmet’e kadar, oradan sonrasına, daha sonrasından da bugünlere varlığını sürdüren bu solun tarihini de Anatole’nin medeniyetsizleÅŸmesinde çok ciddi bir sorumluluÄŸa sahip tüm insan ve örgütlerin gerçek tarihini sorgulamak sayesinde karanlıktan aydınlığa çıkarma görevi ivedi bir sorumluluk gerektirdiÄŸinden, bu görev o solun sıralarında bulunmuÅŸ ve bulunanların insanlığa olan vicdan borcu olarak kabul edilmeli ve mutlaka ödenmelidir.

MedeniyetsizleÅŸtirme suçuna ortak olduklarını iddia ettiÄŸim ve “Günahı da, vebali de onların boynuna” diye düşünme hakkımı söz konusu bu sol için ille de kullanmayı tercih etmekteyken, niçin böyle düşündüğümün temellerini göstermek için, bu dizeleri okuduÄŸunuz günlerde Anatole’de vuku bulan ve görülmemiÅŸ bir insaniyet örneÄŸi olarak adlandırdığım bir olay, daha doÄŸrusu hareket hakkında duygu ve düşüncelerimi samimi olarak sizinle paylaÅŸmak istiyorum.

«10 ayrı koldan yola çıkan kervanlar, geçtikleri güzergâhlardan katılımlarla büyüyerek yürüyorlar.» «Kervanda yürüyen insanlara at, eÅŸek, deve, köpek gibi hayvanlar da eÅŸlik ediyor.» 


«Kervanlar her gün yaklaşık 20 kilometre yürüyor.» Hayır, hayır… bu kervanların ÅŸu an aklınızdan geçtiÄŸini tahmin ettiÄŸim büyük facia, 1915’ten 1923’e kadar süren soykırımların kurbanı Elenler, Ermeniler, Süryanilerin ölüme yürüyen kervanlarıyla doÄŸrudan bir iliÅŸkisi yok. BÜYÜK ANADOLU YÜRÜYÜŞÜ adı verilen bir hareketin gönüllü katılımcılarından oluÅŸan bu kervanlar, Elenler, Ermeniler ve Süryanilerin ata topraklarında, oraların sahiplerine olduÄŸu gibi ÅŸimdi de masum doÄŸalarına yapılmakta olan bir baÅŸka katliama dur demek için yürüyen insanların kervanlarıdır. Gelin tüm basının ilgi odağı olan bu yürüyüşlerle ilgili haberleri okumaya ve okurken de bu kervanlarla, az önce elinizde olmadan düşündüğünüz yazımın konusu “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” paralellerde bulunma özgürlüğümüzden olabildiÄŸince yararlanmaya da devam edelim isterseniz! «Tümüyle bireysel ve gönüllü çabalarla gerçekleÅŸen yürüyüş herkesin katılımına açıktır.» 



«Kervanlar çoÄŸunlukla konakladıkları köylerde, illerde yaÅŸayanlar tarafından misafir ediliyorlar.» «Kimi bölgelerde kervanlara güvenlik amacıyla jandarma ya da ambulans eÅŸlik ediyor.» «Yürüyüşçüler, rota boyunca geçtikleri köylerde çeÅŸitli etkinlikler yaparak yörenin kültürel ve doÄŸal zenginliÄŸi hakkında bilgi ediniyorlar.» «En uzun yürüyecek DoÄŸu Karadeniz kervanı 50 günde, en kısa yürüyecek İç Anadolu kervanı ise 17 günde Ankara’ya ulaÅŸacak.»



«Kervanlar Ankara’da kamp kuracak ve taleplerini elde edinceye kadar Ankara’dan ayrılmayacak.»



 «Amaç, Anadolu doÄŸasının katliamına dur demek !»… Ve tüm bu kervanlar renkli veya renksiz Türk ve Kürt basınında hemen her gün aynı yorumlarla yer alıyor, her yerde «Anadolu doÄŸasının son yıllarda uÄŸradığı büyük yıkıma karşı baÅŸlayan Büyük Anadolu Yürüyüşü vadilerden, köylerden, kasabalardan, ÅŸehirlerden yola çıkan kervanlarla Ankara’ya doÄŸru ilerliyor… Kervanlar yürüyor» yorumlu anonslar büyük puntolarla, boy-boy fotoÄŸraflar eÅŸliÄŸinde basılıp yayılmaktalar. Bunları okuduktan sonra ÅŸaşırıp da kendi kendinize “Bak hele, 900 sene boyunca Anadolu’nun yerli insanlarını bir türlü sevmeyi beceremeyen bu adamları hangi sinek soktu da böylesi dayanılmaz bir doÄŸa sevgisiyle uyanıverdiler böyle?” diye düşünmeyin sakın, çünkü ondan da çok ötesi var, “bak hele ÅŸu Allah’ın iÅŸine” demek için biraz daha sabredin lütfen!

Bugünlerde, biri birine sıra vermeden içinde belki de hep saklı tuttuÄŸu bu Anadolu doÄŸası sevgisini açıklama ihtiyacı duyup, düşüncelerini topluma iletmek isteyen aydın eksikliÄŸi hissedilmese de ben, onlardan sadece birinin sözlerini size yorumsuz olarak aktararak, bu satırları okuyan düşünme yetisi olan her insanı Anatole’nin medeniyetsizleÅŸtirilmesinin asıl nedenlerini anlamak ve sorumlularını tanımak için çaba sarfetmeye davet etmek istiyorum.

Gazetelerden birinde «Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne, yazar YaÅŸar Kemal(10) duygularını kaleme alarak destek verdi» diye onun kalemine ait «Anadolu babamızın çiftliÄŸi deÄŸil» baÅŸlıklı yazıyı okuyunca, okuduklarımın bende uyandırdığı çok çeliÅŸkili duyguların etkisi altında, yazarın samimiyetine inanmakta bayağı zorluk çektim. O yazının önemli bulduÄŸum bölümlerinin altını çizerek buraya kaydediyor, YaÅŸar Kemal yazın adıyla tanınmış, soydaşım olduÄŸunu son yıllarda öğrendiÄŸim insana ÅŸu anda yazmakta olduÄŸum “Açık Mektubum” pek yakında basında yayımlanacağından, buraya aktardığım yazısının içeriÄŸiyle ilgili herhangi bir yorumda bulunmayacağımı da peÅŸinen bildirmek istiyorum. Öyleki, söz YaÅŸar Kemal’in :

«DoÄŸaya düşman olan bir ülke olduk. Toros daÄŸları bizim daÄŸlarımızdı. Yaylalar çok güzeldi. Ormanlarda çiçeklerin kokusundan geçilmezdi. Bugüne geldik. Bu günler, o günler deÄŸil. Bu aÄŸaçlar o aÄŸaçlar deÄŸil. Yaylalara girildi, ormanlar kesildi, aÄŸaçlar gece gündüz ovalara, ÅŸehirlere, kasabalara, köylere taşındı, ceviz aÄŸaçları da baÅŸka ülkelere. Ormanlarda ceviz aÄŸaçları tükendi. Bu, kazançlarından baÅŸka dünyayı görmeyen, bilmeyen yöneticilerin marifetidir. Bizde barajların ne olduÄŸunu bilmeyenler gitsinler Rusya’yı, Mısır’ı görsünler, gelsinler bizi görsünler. Adana’yı, Urfa’yı görsünler, bir de Allianoi’yi, Hasankeyf’i görsünler. Allianoi’nin ne olduÄŸunu bilmeyenler üstüne çakıl taşı dökmüşler. Oysa burası insanlığın saÄŸlık merkezidir, insanlığın kutsal bir yeridir. Bize gelince, Anadolu babamızın çiftliÄŸi deÄŸildir. Size ben söylüyorum. Ben bir Anadolu köylüsüyüm. Bu halkı iyi biliyorum. Anadolu’yu keyfiniz için bu hallere sokuyorsanız yanlışsınız. Belki siz de Anadolulusunuz da başınız dönmüştür. Öyledir herhalde, bilemiyorum, başınız dönüyorsa Allianoi’ye gidin, belki size bir ilaç bulunur. Bugün varsınız yarın yoksunuz. Bu Anadolu insanları kolay bağışlamaz. Anadolu, topraklarının üstüne titrer, KurtuluÅŸ Savaşımıza bakın. Bugün bir kez daha “Anadolu’yu VermeyeceÄŸiz” diyerek yola çıkanların yolu açık olsun.»

Kadim Elen topraklarının sadece küçük bir kısmında bugün varolan Yunanistan Cumhuriyeti’nin devlet sloganı “Özgürlük ya da Ölüm”, Ulusal Marşı’nın adı ise Özgürlük Marşı diye biliyorum ve bu deÄŸerlerin Elenler için ne kadar anlam yüklü olduÄŸunu tüm hücrelerimle hissediyorum. 


Ata topraklarının sadece onda biri üzerinde bugün mini minnacık bir Ermenistan devletine sahip olan halkımın ulusal devrimci hareketinin de sloganı “Özgürlük ya da Ölüm”, Ulusal Marşı ise “Vatanımız” olarak adlandırılıdır. Ermeniler için de bu yüce deÄŸerlerin ne kadar paha biçilmez olduÄŸunu belirtmemin hiç de kolay olmadığını sanıyorum.




Elen ve Ermeni toprakları üzerinde eÅŸi görülmemiÅŸ bir soykırım gerçekleÅŸtirenlerin 1923’te ilan ettikleri “T.C.”-nin devlet sloganı “Yurtta Barış, Cihanda Barış”, Ulusal Marşının adı ise “İstiklâl Marşı”dır. EÄŸer gezegenimizde bu deÄŸerlerin Türkler için ne anlam taşıdığı veya “T.C.” ile ne ilgisi olduÄŸu hakkında akla yatan, mantıklı bir açıklamada bulunabilen biri olabilse fena olmaz ama, 11. yüzyıldan beri iÅŸgal edip, yaÅŸadığı yerlerin asıl yerlisi olan hemen tüm halklara karşı anlatılmaz düşmanlıklar, katliamlar yapanların, ne yurtta, ne de dünyada barıştan dem vurmasına ve uÄŸruna sipariÅŸle yazdırdığı marÅŸla bağırıp-çağırdığı bağımsızlığını kimden elde ettiÄŸini bilen birinin bulunabileceÄŸine inanasım gelmiyor doÄŸrusu!?…

Kendisinden bağımsızlaÅŸan halklar tarafından kurulan devlet sayısı 28, kurulamayanlar 5 iken, bugün bu 5 millete ait topraklarda askeri iÅŸgali varlığını sürdürmekte olan “T.C.” devletinin resmi marşının «… Sen ÅŸehit oÄŸlusun, incitme, yazıktır atanı; 
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı» sözleriyle doÄŸmuÅŸ-büyümüş bilmem kaçıncı nesil insana asılsız yalanı, yanlışı şırıngalayan bu devletin insani hangi deÄŸerlere saygı duyup-duymadığını çok düşündüğüm halde bir türlü anlayamadığım vatandaÅŸlarının sol yelpazesinde yer alanları tarafından İstiklâl marşının dizelerini hatırlatan aynılıkta «Anadolu’yu VermeyeceÄŸiz» diye tam 9 koldan (Trakya, Ege ve Güney Ege, DoÄŸu ve Batı Karadeniz, Mezopotamya, DoÄŸu ve Batı Akdeniz ve İç Anadolu) kervanlarına katılıp da yola düşen Büyük Anadolu Yürüyüşü katılımcılarından kaçı bu yolculuk sırasında ayak bastığı her yerde, şöyle etraf tarafına bir bakıp da bir defalığına bile olsa “1915-1923 döneminde Rumlar ve Ermenilerin durumu ile ilgili” düşünmüştür acaba diye merak etmiÅŸ olduÄŸumu itiraf ediyorum.




Bu böyle olduÄŸu halde, aman ha «Adam sen de, ne kaybetmiÅŸsin ne arıyorsun?» demeyin sakın, yaklaşık bin yıllık bilfiil bir medeniyetsizleÅŸtirme sonrası, Anatole insanlarının hakları yerine, doÄŸasını savunmak için bile olsa bu topraklarda ÅŸimdi yola düşenler bulunabiliyorsa eÄŸer, bugün olası bir katliamdan doÄŸasını korumaya kalktıkları Anatole’de uygarlıklar yaratmış Ermeni ve Elen halklarının duyduÄŸu acıları paylaÅŸmayı da bir gün becerir ve belki de 2015’in 24 Nisanından 19 Mayısına kadar, dokuz yerine belki de 29 koldan “T.C.”nin baÅŸkenti Ankara’ya yürümeyi akıl eden insanlar da çıkabilir diye düşünmek, iyimserliÄŸimi korumak istiyorum.

Hele bir de o zaman “Soykırım maÄŸduru tüm Anatole halklarının ulusal hakları tanınsın, acıları kendi ata topraklarına geri dönüp yerleÅŸmekle tazmin edilsin” istemiyle Ankara’ya varacak olan «Kervanlar Ankara’da kamp kuracak ve taleplerini elde edinceye kadar Ankara’dan ayrılmayacak» olsalar ne olur biliyor musunuz?

Hayır… tahmin ettiÄŸinizi sandığım gibi herhangi bir deprem veya devrim falan olmaz. Olsa olsa “bin tanrılar ili, güneÅŸin doÄŸduÄŸu yer” uygarlıklar beÅŸiÄŸi Anatole’nin medeniyetsizleÅŸtirilmesi durdurulur… ve… beklenen adalet de yerini bulur sadece, hepsi o kadar!

“VardaÅŸen” Mahpusanesi

Dipnotlar:




(*): Türkçede Anadolu olarak telafuz edilen coÄŸrafyanın asıl adı Elence Anatole’dir. EÅŸyaları kendi isimleriyle adlandırma kuralına olan saygım gereÄŸi yazı dilim ne olursa olsun gerçekte varolanın aslına uygun ÅŸeklini kullanmayı bilimsel bir prensip olarak kabul edenlerdenim.

(1): Türkçede Alexandre özel ismi İskender olarak söylenmektedir.




(2): Türkçede Alexandrette şehir ismi İskenderun şekliyle kullanılmaktadır.



(3): Fransız düşünür Jean-Paul Sartre’ın “L’intellectuel(le) est responsable de son siècle” sözünün Türkçesi “Entellektüel çağından sorumludur”.




(4): Türkçede Yunanistan olarak kullanılan Elen ülkesinin asıl adı Ellada’dır.




(5): Türkçede İzmir olarak kullanılan Elen ÅŸehrinin asıl adı Smyrnia’dır.




(6): Türkçede İstanbul olarak kullanılan Elen ÅŸehrinin asıl adı Konstantinopolis’dir.




(7): Türkçede Trabzon olarak kullanılan Elen ÅŸehrinin asıl adı Trapezunt’dur.




(8): Victor Hugo’nun Elen Özgürlük mücadelelerini anlattığı Les Orientales (DoÄŸular) eserinde geçen küçük Elen çocuÄŸun acısına atfettiÄŸi L’Enfant Grec ÅŸiirinin dizelerindendir : Les Turcs sont passé là, tout est ruine et deuil…




(9): Yeniçeri, Osmanlı’da çoÄŸunlukla Elen, Ermeni ve diÄŸer bazı hristiyan halkların küçük yaÅŸtaki erkek çocuklarının ailelerinden zorla koparılarak “devÅŸirilmesi” sonucu oluÅŸturulan Saray’ın en güçlü kuvvet ocağına verilen addır.

(10): Nüfustaki adı Kemal Sadık Gökçeli olan YaÅŸar Kemal yazın adıyla bilinen roman yazarı, 1916’da Van yöresinden kaçıp Kilikia’nın Ermeni köylerinden Amuda’ya (ÅŸimdiki adı Gökçedam) gelip sığınan çok çocuklu bir Ermeni ailesinin çocuÄŸu olarak 1923 yılında dünyaya gelmiÅŸtir. DoÄŸumundan yıllar önce islam dinine geçmeye zorlanan ailesi, aslen ÅŸimdiki adı GevaÅŸ (Ermenice aslıyla Vosdan) olan kasabaya baÄŸlı Sarik (ÅŸimdiki adı Yuva) köyündendir. YaÅŸar Kemal ailesinin izini sürmek için gazetecilik yaptığı yıllarda birçok kez Van yöresini ziyaret etmiÅŸ, bu ziyaretlerinden birinde, 1951 yılında AÄŸtamar adasındaki Surp Khaç Ermeni kilisesinde yıkım iÅŸlemleri baÅŸlanacakken, resmi kararın geçersiz kılınması için pek ciddi çalışmalarda bulunmuÅŸ ve çabaları baÅŸarıyla sonuçlanınca da, Anadolu’yu birlikte gezdiÄŸi yol arkadaşı Misak Cevahirciyan’a “muhtedi babamın kemikleri sızlamaz artık, onun vaftiz olduÄŸu kiliseyi yıkımdan oÄŸlu kurtardı” diyerek sevincini dile getirmiÅŸtir.