Jaklin ÇELİK
Mesele Dergisi
İlkokul son sınıfta çekilmiÅŸ siyah-beyaz bir fotoÄŸraf var elimde. Sınıf iki erkek dokuz kızdan ibaret. İkinci sırada incecik boynumun üzerindeki başım gereksiz bir diklenme pozunda. 1800’lerin ortalarında kurulmuÅŸ Surp Mesropyan Okulu’nun merdiven basamaklarındayız. Hepimiz Kumkapı, BalipaÅŸa ve GedikpaÅŸa civarında oturan ailelerin çocuklarıyız. Semtte faaliyet gösteren iki okul daha var. Bunlardan biri Bezciyan, diÄŸeri ise BoÄŸosyan Varvaryan. Aileler çocuklarını bu üç okuldan birine gönderiyor.
Sene 1978-1980. DoÄŸudan gelen çocuklar okulları bereketlendiriyordu. Bunlar, büyük kısmı Sason’dan, Bitlis ve MuÅŸ’tan; çoÄŸunluÄŸu sekiz-on çocuklu ailelerden kopup gelmiÅŸlerdi. Ailelerin onları İstanbul’a göndermelerinin iki önemli sebebi vardı. İlki, yaÅŸadıkları bölgede Kürt nüfusu içindeki güvenlik sorunu; ikincisi ise çocukların kendi kültürleri içinde yetiÅŸmeleri, dillerini, dinlerini öğrenmeleri, tanım yerindeyse “aile büyükleri gibi”, kimliklerine cahil kalmamaları arzusu idi.
YaÅŸam alanları daraldıkça, baÅŸta kız çocukları birer-ikiÅŸer İstanbul’a yakın akrabaların evlerine gönderiliyor, ardından diÄŸer aile bireyleri geliyordu. Kısacası yetiÅŸmekte olan çocuklarıyla ilgili (baÅŸta kız çocukları) gelecek kaygıları onları İstanbul’a gitmeye mecbur kılıyordu. Kısa veya uzun vaade de tablo bir ÅŸekilde tamamlanıyordu.
Onların geliÅŸleri İstanbul Ermeni toplumunu da hareketlendirmiÅŸti. Her ne kadar kendi içinde sınıfsal uyumsuzluklar, ötelemeler yaÅŸansa da bu buluÅŸma azalmakta olan İstanbul Ermeni nüfusunu yok olmaktan kurtaracaktı. Elbette ne İstanbul’un orta sınıf yerlileri ne de sonradan gelme olan bizler durumu bu ÅŸekilde yorumlama meziyetine sahip deÄŸildik o günlerde. Dışarıdakiler bir an önce buraya demir atmak istiyor, buradakiler de paçayı kurtarmanın yollarını arıyordu. Kısacası herkes bulunduÄŸu yerin derinleÅŸen aÄŸrısından bir baÅŸka yere kaçarak kurtulmaya çalışıyordu.
1980’lerin başında bizler, geldikleri köyün kokusunu üzerlerinde taşıyan çocuklarla aynı sıraları paylaÅŸmaya baÅŸladık. ÇoÄŸu Ermeni ve Batı menÅŸeili isimlerin arasına İrfanlar, Erdallar, Kezbanlar hatta AyÅŸe ve Emineler katılmıştı. Tam anlamıyla yitik andın çocukları aynı potanın içinde tekrar buluÅŸmuÅŸ, onlara bahÅŸedilircesine dayatılan And’ı talim etmeye baÅŸlamışlardı hep bir ağızdan. Varlığımızı her sabah tüm içtenliÄŸimizle Türk varlığına armaÄŸan ediyorduk. Bunu da birbirimizle, kim daha sesli okuyacak yarışına girerek yapıyorduk. Çünkü Misak-ı Milli sınırları içerisinde onların “Ata” diye tapındığına bizim “Allah” diye tapınmamız gerekiyordu ki samimiyetimiz inandırıcı olsun. Andımız iÅŸte buydu: İnkâr edilen varlığımız beÅŸ yıl boyunca Türk varlığının sirkesine yatırılacaktı. Sonuçta,küpün içinden kimse organik bir Türk çıkmasını beklemeyecekti, damaÄŸa hitap edecek hizmetkâr bir turÅŸu tadında olmamız kâfiydi. Bizim için tam bir trajedi olan 1915 bu andın gölgesinde bir komediye dönüşüyordu farkında olmasak da.
1980’lerin ortasında çocuk başımıza bir ÅŸeyler gelmeye baÅŸladı. Potanın içindekilerin ayrışma vakti gelmiÅŸti. Kütüklerinde “Müslüman” ibaresi geçen çocuklar artık Ermeni okullarına gidemeyecekti. Sicili, hasbelkader “temiz” olanlar aynı okulda devam etti, diÄŸerlerinin ise devlet okullarına gitmeleri mecburi kılındı. O yıl ilk veya ortaokuldan mezun olup da kütüğünde “sorun” olanlar bir daha Ermeni okulunun yüzünü göremedi. Bizler için o sayfa açılmamak üzere kapanmıştı. Peki, ne olmuÅŸtu da Andımız’ı bu kadar içten okuyan çocukların başına bütün bunlar gelmiÅŸti? Kimse bilmiyordu. Zavallı annem Milli EÄŸitim Bakanlığı onaylı bu dayatmayı okul yönetiminin bir uygulaması olarak algıladı. Müdürle, öğretmenlerle ve de ulaÅŸabildiÄŸi tek ‘resmi kurumun’ temsilcisi muhtar Sabahat Hanım’la kapıştı. Ama sonuç deÄŸiÅŸmedi. Sonunda pes etti. ÇemberlitaÅŸ Kız Lisesi serüvenim yedinci sınıfta kendi isteÄŸimle son bulduÄŸunda, aklımda kalan anıların içinde iki yıl boyunca çocukların sıkıştırmasıyla sayısız defa getirdiÄŸim Kelime-i Åžehadet baÅŸ köşedeki yerini koruyor.
Devletin Ermeni okullarıyla ilgili aldığı bu karar amacına ulaÅŸmış, kısa süre içinde öğrencilerin azalmasından dolayı önce BoÄŸosyan Varvaryan, daha sonra da Surp Mesropyan Varjaran okulu kapanmıştı. DiÄŸer semt okullarında da durum farklı deÄŸildi… Okul binası otuz yılı aÅŸkın süredir kunduracı imalathanelerine ev sahipliÄŸi yapıyor. Bu süreç zarfında birkaç kez girip içini dolaÅŸmışlığım var. Pencere pervazlarının grisi,pütürlü camlar, yer karoları, sınıflar, tuvaletler, müdür ve öğretmenler odası amacından kopmuÅŸ bir ÅŸekilde geçmiÅŸ ikiyüz yılın yasını tutar gibiydi. Bir zamanlar çocukların cirit attığı koridorlarda kapıların gerisinde kunduracı örslerini döven çekiç sesleri yankılanıyordu. Bir de çocukların İstiklal Marşı ve Andımız’ı okuduÄŸu giriÅŸteki büyük salonda her ÅŸey bıraktığımız gibiydi sanki. İşte o büyük mekânda tuhaf bir rayiha salınmaya devam ediyordu. BahsettiÄŸim fotoÄŸraf da o salondaki merdiven basamaklarında çekilmiÅŸti. O yüzden fotoÄŸraftaki boynuma o kadar takığım. Başımız dik,sesimiz gür çıkacaktı. Yoksa devletin ve Türklüğün o günah yuvasındaki bekçileri olan müdür yardımcıları çıkan o cılız sesi toparlamasını bilirdi.
Her sabah Türklük andı içirterek içine Türklük mayası çalınmayacak çocuklar yaşıyor bu ülkede. Birileri bunun farkına gerçekten vardı mı yoksa varmış gibi mi yaptı, kestirmek zor.Sonuçta o çocukların her gece uyumadan önce kendi kimliklerini içip, uykuda büyüdükleri gerçeğini kim değiştirebilir ki?..
