Bakalım 90 küsur yıl sonra adalet tecelli edecek mi?
Sanasaryan Han’ın mülkiyetinin gerçek sahibi olan vakfa iadesi için Vakıflar İdaresi’ne karşı dava açılmış.
Devletin Vakıflar İdaresi Türkiye’nin belki de en zengin mülk sahipleri arasındadır.
Eminönü’nde Yeni Cami’nin kemerli geçidinin yanında Vakıflar İdaresi’nin bir satış yeri vardır. Burada vakıf zeytini satılır. Ve ben her geçiÅŸimde, “acaba kimin tarlalarının zeytinidir bunlar” diye sorarım. Öyle ya, ne ilgisi var vakıf ile zeytinin? Meraklısı Nevzat Onaran’ın yıllarını verdiÄŸi “Emval-i Metruke” adlı belgesel araÅŸtırmasını okur! Ne olmuÅŸ da, bunca mülkün sahibi sırra kadem basıp, ortadan kaybolmuÅŸ da, ne yapsın zavallı devlet de, “terk edilmiÅŸ, sahipsiz kalmış” mal ve mülk ile ilgilenmek zorunda kalmış.
Vapurdan inip, kısa yoldan tramvay yolunun üstünden atlayıp, BELGE ‘ye doÄŸru yürürken, daha sonra Sanasaryan Han’ın önünden geçerim. Ve ilk kez “milli” oluÅŸumu hatırlarım.
Sene 1971, aylardan temmuz… 1970 15-16 Haziran’ından sonra olduÄŸu gibi, Göztepe’de amcamın oÄŸlu Hakkı Zarakol’un evinde kalıyorum. “Ne olur, ne olmaz” diyerek. Sınıf arkadaşım Yücel Yaman “İngilizce sınavına çalıştır beni” diyor. Beyazıd’da Çınaraltı’nda buluÅŸacağız. Vapur kaçıyor, geç kalıyorum, buluÅŸamıyoruz. Süleymaniye’de rahmetli Bülent Yardımcı’nın ahÅŸap evine uÄŸrayım diyorum. Üşeniyor, “hadi Fatih’e eve gideyim, annemi de görürüm” diyorum. Kucaklaşıyoruz, bir duÅŸ alıyorum. Dinlenirken annem geliyor, “iki arkadaşın seni istiyor” diyor. Gidiyorum, “iki sivil”. Klasik cümle, “bir ifadeniz var”. Önce, troleybüs Fatihten, Sirkeci, oradan ver elini Sanasaryan Han!
Kapıda “çift ay” var iç içe bakan, Emniyet AmirliÄŸi’nin en gizemli, en korkulan kapısı: Siyasi Åžube!
O kapıdan girerken, “vay be, gerçekten varmış böyle bir yer” diyorum, ürpererek.
Babamın öğretmen arkadaşı Hasan Basri Alp 1945 yılında burada ölmüş iÅŸkencede ve sonra “kaçarken damdan düştü” denilmiÅŸ.
Bu ölüm olayı ile ilgili ilk suç duyurusu, Åžanlı devletimizin ve ordumuzun 1. No’lu Sıkı Yönetim Mahkemesi’ne yapılmış. Tarih 26.11.1945. Suç duyurusunu yapan zat, Sebahattin Ali. Tam 8 gün sonra, “milliyetçi gençlik”, çıkardığı “Yeni Dünya” gazetesini, “Tan” gazetesi ile birlikte tarumar, yerle bir edecek!
Şöyle diyor, 65 yıldır devletin yanıt vermediÄŸi “iÅŸkence” suç duyurusunda, büyük yazarımız Sebahattin Ali:
“Huzurunuzda yargılanmakta olan bizler, birçok defalar İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde maruz kaldığımız iÅŸkence ve hakaretlerden bahsettik. S. Ali, bu zalimce uygulamaları, “ortaçaÄŸ barbarlığı” ile eÅŸ tutuyor ve “Türkiye Cumhuriyetinin İstanbul ÅŸehrinde Bastille Zindanı’nın mezalimini bile gölgede bırakan bir Emniyet Müdürlüğü var” diyor.
S. Ali, bu iÅŸ hanının bir iÅŸkencehaneye çevrilmesi için, ve özel “tabutluk” gibi hücrelerin hazırlanması için eski emniyet amirlerinden Haluk Nihat Pepeyi’nin Nazi Almanya’sında ve onun kuklası orta Avrupa ülkelerinde incelemelerde bulunduÄŸunu belirtiyor ve “insanlığın en büyük düşmanı Alman faÅŸizmi metodları, halkın gözünden gizil olarak uygulama sahası buluyor” diye devam ediyor.
S. Ali daha sonra hücreleri anlatıyor. Bunlardan 19 ve 20 nolu olanı ünlü tabutluktur. Bu hücrenin eni 60 cm, derinliÄŸi 40 cm ve yüksekliÄŸi ise 1.80 metredir. “Burada yatanlar uykudan mahrum, aç ve susuzdurlar”.
35 hücreden sadece 6’sındaküçük pencere vardır ve hava alır. DiÄŸerleri hava almaktan da yoksundur.
“İ.Ü. İktisat Fakültesi asistanlarından Mihri Belli 33 nolu odada 4.5 ay hapsedilmiÅŸtir. Verem olan Ferit Teksoy, 6 gün aç susuz, tabutlukta tutulmuÅŸtur… BirçoÄŸumuz tabutlukta tutulma iÅŸkencesine maruz kaldık…”
S. Ali daha sonra dilekçesinde sorgu yöntemlerini, iÅŸkenceleri anlatıyor. İşkencenin geceleri “komisyon” adı verilen 4-5 kiÅŸilik gruplarca yürütüldüğünü söylüyor ve Emniyet Müdürü Ahmet Demir [DP döneminde de yıldızı parlak olacaktı] ve diÄŸer polis memurlarının adlarını veriyor.
S. Ali, öğretmen Hasan Basri Alp’in iÅŸkencede öldüğünü duyurduktan sonra, İ.Ü. Felsefe Bölümü son sınıf öğrencisi Kemalettin Özerdem’in delirdiÄŸini, yine felsefe öğrencisi tazyikli su iÅŸkencesinden sonra iki kez intihara kalkıştığını söylüyor ve ressam Nuri İyem’in ise ciddi sinir krizlerini geçirdiÄŸini ekliyor.
S. Ali, “mevcut ÅŸartların faÅŸist bir memlekette olması akıl alabilir” diyor ve “Emniyet Müdürlüğü adıyla anılan müessese bu memlekette bugünkü ÅŸekli ile ayakta durdukça yurdumuzda demokrasinin katresinin bulunduÄŸunu iddia etmek gülünç olur” diye devam ediyor, Sıkı Yönetim Komutanlığı’na verdiÄŸi dilekçesinde.
Ve nihayetinde, hücrelerde keÅŸif yapılmasını, Özerdem’in delirmesinin ve Hasan Basri öğretmenin nasıl öldüğünün incelenmesini, “Anayasanın 82. maddesi gereÄŸince birlikte talep eder, saygılarımızı arz ederiz” diye sonlandırıyor.
Evet, 1971 temmuz’unda benim ifademi de, kalın gözlüklü, zayıf, 1951 tutuklamalarında da görev yapmış yaÅŸlıca bir komiser aldı ve “kimler geçmedi ki elimizden” dedi.
Sene 2012, aylardan ocak, dün kar yaÄŸdı Kandıra Cezaevi’ne ve ben yine geçmiÅŸe daldım ve S. Ali’nin hâlâ yanıtlanmamış dilekçesini düşündüm. “Dün, bugündür bu ülkede her daim” dedim kendime avluda, kar altında volta atarken. Son bir not: Sıvas Kongresi’nin yapıldığı bina da Sanasaryanların mıydı?
16.01.2012
