Sait ÇETİNOĞLU
Bu yazı dizimizde Kürtlerin siyasi oluşumuna dikkat çekmek istediğimizden Bu sorunlu ilişki sürecine biraz daha odaklanmamız gerekir. Amasya antlaşması sonrası sürece bakarsak doğası gereği süreç Kürtlerin aleyhine gelişir. Amasya antlaşması dolayısıyla Osmanlı-Kürt ilişkinin pragmatik ve Kürtler açısından sorunlu olduğuna Kardam da katılmakta antlaşma sonucunu şu sözlerle yorumlamaktadır:
“Amasya anlaÅŸmasının ürünü olan bu idari düzenleme, tam ve kısmen özerk olan Kürt beylikleri konusunda Osmanlıya iki imkân sunuyordu. Bunlardan birincisi, Kürdistan’ı geleneksel yönetici aileleri güçlendirerek kontrol etme imkânıydı, ikincisi ise, Kürdistan’ın yönetici ailelerini böylece kendisine bağımlı hale getirip, onlar eliyle tanımış olduÄŸu özerkliÄŸi her fırsatta alabildiÄŸine tırpanlayabilme imkânıydı.â€(1)
Ayrıca bu antlaÅŸma Kürtler arasında yıllara sari ve günümüze kadar gelen bir bağımlılık iliÅŸkisi yaratmış ve bağımsız bir iradenin geliÅŸmesini önlemiÅŸtir: “Kürt mirleri, Yavuz ve Kanuni döneminde yapılan antlaÅŸmalar gereÄŸi pek çok sorunu kendi aralarında çözebilecek iken dahili husumetlerin çözümünü dahi Dersaadet’e taşımışlardırâ€(2)
Ehmedé Xani’nin Mem u Zin deki feryadı boşuna değildir:
“Ez mame di hikmeta Xwede da
Kurmanc di dewleta dine da
Aya bi çi weche mane mehrum
Bilcimle ji bo çi mane mehkumâ€
“Ben Allah’ın hikmetine ÅŸaÅŸakaldım
Kürtler dünya devletinden
Acep ne sebeple kalmışlar mahrum
Hepsi birden niçin olmuÅŸ mahkûmâ€
Ayrıca ÅŸu da unutulmamalıdır ki bu antlaÅŸmayı zorlayan Osmanlıdır ve egemen kendine uygun koÅŸulları oluÅŸturmanın peÅŸindedir. KoÅŸulları üstün güçler dikte ettirmiÅŸtir. Karşılıklı iki eÅŸit tarafın eÅŸit iradesinden doÄŸan bir antlaÅŸma deÄŸildir. Hatta antlaÅŸma bile sayılmamak gerekir. Üstün güç sorumlulukları belirlemiÅŸtir. Bu bakımdan bu özerkliÄŸi abartmamak ve yüceltmemek gerekir. Aslında gerçekte olanın Kürdistan’ın birinci fethi gerçekleÅŸtiÄŸi anlaşılmalıdır: “Zaman zaman, Osmanlının Kürt beyliklerine tanıdığı özerkliÄŸin 19. yüzyıla kadar pürüzsüz iÅŸleyen bir devr-i saadet dönemi gibi sunulduÄŸu oluyor ki, olgular bu yargıyı tekzip etmektedir. Özerklikleri bazen bağımsızlık sınırına varan büyük ve güçlü Kürt beyliklerinin varlığı Osmanlının arzulayabileceÄŸi bir durum olamazdı. Ama buna baÅŸlıca iki nedenle katlanmak zorundaydı. Bu nedenlerden birincisi, bölgenin İran’la sınırdaÅŸ olmasıydı. Kendilerini güvende hissetmeyen Kürt beyleri her zaman aÅŸiretleriyle birlikte İran’a geçebilirler, hatta Osmanlıya baÅŸ kaldırarak yörelerinin İran toprağı olduÄŸunu ilan edebilirlerdi. İkinci nedene ise, bölgenin o günkü teknolojiyle doÄŸrudan yönetilmeye imkân vermeyecek kadar sarp daÄŸlarla kaplı olmasıydı.â€(3)
Bu özerklik özellikle 1834-1847 arası yoÄŸun direniÅŸ ve savaÅŸ dönemi ve Osmanlı Devletinin Tanzimat’ın ilanıyla yürürlüğe koyduÄŸu yeni politikalar neticesinde tamamen ortadan kalkmış, etkileri ise 1847’de bastırılan direniÅŸ sonrasında “Kürdistan’ın yeniden fethi” anısına kurulan Kürdistan Eyaletinin 1867’de Diyarbekir Eyaletine çevrilmesi ile bu dönem resmen son bulacaktır. Bu bağımlı iliÅŸki ve sürecin, Kürtlerin siyasi yaÅŸamının olgunlaÅŸmasını engellediÄŸini rahatlıkla söylemek mümkündür. Siyasi birliÄŸin ve olgunluÄŸun olamayışı kolay yutulmasına ve istenildiÄŸi ÅŸekilde yoÄŸrulmasına sebep olmuÅŸtur. Hagop Åžahbazyan bu olguyu ÅŸu kelimelerle ifade eder: “Osmanlı İmparatorluÄŸu fetihlerine adım adım baÅŸladı. İlk önce Erzurum’a, oradan da diÄŸer bölgelere, kaleleri ve Alaatin’in evini de yıkarak Kürt prensliklerine son verdi. Onlar artık soylarını suikast ve gizlilik içinde devam ettirdiler. Ortam müsait olduÄŸu zaman ortaya çıktılar. Yani Kürtler, hükümranlıkları bir yerde silinse dahi, bir baÅŸka yerde ufak ufak, birbirinden ayrı, olarak ortaya çıkıyorlardı.â€(4) Ve Hagopyan ekler: “Sayısız akıncı beyleri Kürt soyları içinde türer. Birbirlerinin iÅŸini baltalamak iÅŸini ve çalışan halkın elinden kazancını almak için varlar.â€(5) Osmanlı idaresinde Kürtlere tetikçilik görevi düşmüştür. Bu Hamidi dönemde Hamidiye alaylarıyla daha belirgin bir hal alacak, İT döneminde aÅŸiret alaylarına, kimi yerde el-hamsin milis alaylarına dönüşerek Ermeni soykırımının tetikçiliÄŸinde yerine getireceklerdir.
Osmanlı-Kürt antlaÅŸmasının sonuçları bölgenin otokton halkları için ölümcüldür: “Kürtler Anadolu yüksek platosu ile Toroslar’ın güneydeki etekleri arasındaki uzun kuzey-güney göçlerini yeniden baÅŸlatmışlar ve nihayetinde Ermenileri bu bölgelerden çıkartmakta anahtar rol oynamışlardı[r].â€(6) ayrıca bu olgunun uluslararası arenadaki siyasi sonucu da Kürtlerin tecridi ve parçalanmasıdır. Müslüman Kürtlerin Ezidilere, Nasturilere(7) ve Ermenilere karşı savaÅŸları bu süreç boyunca Kürtlerin uluslararası destekten yoksun kalmalarına neden olduÄŸu gibi Bedirhan Bey’in Nasturi soykırımı, 1920’lerde yeni dünya düzeni kurulurken, Kürtlerin dikkate alınmayarak Kürdistan’ın parçalanmasıyla sonuçlanmasına neden olacaktır.
Burada bir parantez açarak Bedirhan Bey’in Nasturi Soykırımına değinelim; Kürtlerin ve Kürdistan’ın kaderinde etkili nedenlerden biri olan bu katliamın biraz daha açıklanmasında yarar vardır. Katliam
Süryani kaynaklarında şu satırlarla özetlenir(8):
Özellikle 19. yüzyılda Orta ve Kuzey Mezopotamya’nın büyük bir bölümünde, mirlikler yönetimi geliÅŸtirildi. Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun vali ve askeri komutanlarına baÄŸlı Kürt ve Süryani nüfusunu yöneten bu mirler, devlet için vergi ve memurları kırsal alanlara dağılmış aÅŸiretlerden direkt vergi toplayamıyor, vergiler mir ve aÅŸiret reisleri tarafından toplanıp devlete aktarılıyordu. 1820’lerde mir yönetim biçimi giderek kurumlaÅŸtı ve belli bir yerel iktidar niteliÄŸini kazandı. DeÄŸiÅŸik aÅŸiret reisleri arasında ittifaklar kuruldu. Diyarbakır vilayetinde, Cizre sancak beyi Bedirhan Bey önderliÄŸinde, Kürt aÅŸiretlerinden bir yönetim geliÅŸirken, Hakkari daÄŸlarında Mar Åžemun önderliÄŸinde Süryani aÅŸiretlerinin de otoritesi ve gücü geliÅŸti. Bedirhan Bey’in ailesinin Osmanlı sultanlarıyla iliÅŸkileri geçmiÅŸten beri çok iyiydi. Partik Mar Åžemun ise son dönemlerde cizye vermemekle, sultanlara karşı itaatsizlikle itham ediliyordu.
1840 yılına kadar Hakkari ve etrafında yaÅŸayan DoÄŸu Süryaniler ile Kürt aÅŸiretleri arasındaki iliÅŸkiler iyiydi. 1842 yazında Amerikalı misyoner Dr. Grant, DoÄŸu Süryanilerin Tiyari bölgesinde yer alan AÅŸita’da büyük bir misyoner merkezinin yapımına giriÅŸince, bölgedeki Kürt aÄŸaları bu geliÅŸmelerden rahatsız oldular. Bu yüzden DoÄŸu Süryani aÅŸireti Tiyari ile Hakkari Kürt Beyi Nurullah Bey arasındaki iliÅŸkiler bozuldu. Tiyari aÅŸireti Nurullah Bey’e itaat etmeyi reddederek, bir Kürt köyüne saldırdı ve onlarca insanını öldürdü. Bunun üzerine Nurullah Bey, Cizre beyi Bedirhan Bey’den yardım istedi. Bedirhan Bey durumu padiÅŸaha bildirdikten sonra denetimindeki Han Mahmud, ArtuÅŸi kabilesi, İsmail PaÅŸa, Tatar AÄŸa ve Hakkari emirinin desteklerini alarak, onbin kiÅŸilik bir güçle DoÄŸu Süryanilere yöneldi.
1843 baharında Bedirhan Bey’in güçleri ilk baÅŸta Diz bölgesini ele geçirdiler. Burada Patrik Mar Åžemun’un kız kardeÅŸini kaçırarak annesini öldürdüler. Mar Åžemun’da Musul’a kaçarak İngiliz konsolosluÄŸuna sığındı. İki buçuk gün süren bir çatışma sonucunda, Bedirhan Bey DoÄŸu Süryanilerin gücünü dağıtarak, birçoÄŸunu öldürdükten sonra, bölgedeki denetimi eline geçirdi. DoÄŸu Süryanilerin bazıları Musul’a kaçarken geriye kalanları da Bedirhan Bey’e cizye ödemeyi ve itaat etmeyi kabul ettiler. Cizre’ye dönen Bedirhan Bey beraberinde birçok esir ve ganimet götürdü. Bedirhan Bey’in bu harekatı karşısında İngiltere ve Fransa elçi ve konsolosları aracılığıyla Osmanlı hükümetine memnuniyetsizliklerini bildirerek, özellikle esir alma olayını ayıpladılar ve DoÄŸu Süryanilerin korunması konusunda baskı yaptılar. Osmanlı ise Bedirhan Bey’in devlete yaptığı hizmetlerinden dolayı Diyarbakır, Erzurum, Åžam ve Musul valilerine emirler göndererek, Bedirhan Bey’e güvenlik desteÄŸi verilmesini istedi. Osmanlı yönetiminin aldığı esirleri geri vermesini istemesi üzerine Bedirhan Bey, Eylül 1843’te hemen hemen bütün esirleri serbest bıraktı. 19 Eylül 1846 tarihinde Bedirhan Bey tekrar etrafında topladığı birçok Kürt beyiyle ittifak yaparak. DoÄŸu Süryanilerin Thuma ve Tiyari bölgelerine karşı saldırıya geçti. Osmanlılar Bedirhan Bey’in bu saldırısına da göz yumdular. Çal, Sinyancı ve Çobi kazaları savaÅŸ meydanına dönüştü. 1843 yılınkinden çok daha ÅŸiddetli olan bu saldırıda yaklaşık 20.000 Süryani öldürüldü. Patrik Mar Åžemun Urmiye’ye kaçmak zorunda kaldı. Amerika, İngiltere ve Fransa bu katliamı protesto ederek, Osmanlılardan Bedirhan Bey’in cezalandırılmasını istediler. Bunun üzerine Osmanlı güçleri Bedirhan Bey’in üzerine giderek, onu esir aldılar ve Girit adasına sürgün ettiler. Bedirhan Bey’den sonra Hakkari bölgesinin yönetimi
izzettin Åžer’e verildi. Osmanlı yönetimi duyduÄŸu güvensizlikten dolayı, beylikten aldığı İzzettin Åžer, Kırım Savaşı esnasında Rusların tarafını tuttu. Kırımda Türk-Rus savaşı baÅŸlayınca İzzettin Åžer 1854 yılında ayaklandı. Bu ayaklanmada DoÄŸu Süryanilerle iÅŸbirliÄŸi saÄŸlayan İzzettin Åžer, Musul ve Bitlis’i ele geçirdi. İzzettin Åžer ile birlikte hareket eden DoÄŸu Süryaniler, 1877 yılına kadar önemli bir olayla karşılaÅŸmadılar. Ayaklanmayı bastıran Osmanlı yetkilileri, DoÄŸu Süryaniler ile iliÅŸkilerini düzeltmek için yoÄŸun olarak yaÅŸadıkları bölgede bir kaza merkezini oluÅŸturarak, kaymakamlık görevine de Patrik Mar Åžemun’un yeÄŸeni Davut’u getirdiler. Bu durum Birinci Dünya Savaşı’nın baÅŸlamasıyla deÄŸiÅŸti. Nasturi Soykırımı Batı güçlerinin bölgedeki temsilcilerinin gözleri önünde cereyan etmiÅŸtir. Olayları günü gününe rapor ederler. Bu raporları yazanlardan bölgede kazılar yapan daha sonra elçi olarak
gönderilen arkeolog Layard katliamı “AÅŸita’nın üzerine ansızın çöken baskınla gelmiÅŸti ölüm. Orada yaÅŸayanların büyük bir bölümü, köyün en küçük izini bile silmeyi kafasına koyan Kürt öfkesinin kurbanı olmuÅŸtuâ€(9) sözleriyle özetler. Layard’ın raporları da deÄŸerli ve ünlüdür: “Burada, Bedirhan’ın 1843 yılında Tiyari bölgesine baskın yaparak, soÄŸukkanlılıkla bölge sakinlerinden 10.000 kiÅŸiyi aÅŸiretine öldürttüğünü ve çok sayıda kadın ve çocuÄŸu köle olarak satılmak üzere götürdüğünü, eklemem gerekiyor. Ama belki bu esirlerin büyük bir kısmının Sir Stratford Canning’in insan dostu olması ve soyluluÄŸu sayesinde kurtulduÄŸu herkes tarafından bilinmiyor. Canning Babiâli’ye baÅŸvurarak, hükümetin Kürdistan’a bir müfettiÅŸ göndermesini saÄŸladı. MüfettiÅŸ, Bedirhan’ın ve diÄŸer Kürt aÅŸiret reislerinin alıp götürdükleri esirlerin serbest bırakılmasını saÄŸlamak için onlarla görüştü. Ayrıca Canning de bu Kürt beylerine önemli miktarda para verdi.(….) Bu köydeki periÅŸanlığı ve ıssızlığı, hiçbir yeÅŸertisi olmayan bir çöle benzediÄŸini anlatarak okuyucuyu yormak istemiyorum. Köyde yeniden yapılan ilk bina olan ve enkazların arasından yavaÅŸ yavaÅŸ yükselen damsız bir kilisenin avlusundan atlarımızla geçtik (1846). Mezarların arasında halılarımızı yaydık. Malik ve diÄŸer katliamdan kurtulanlar gündüzleri aÄŸaçların altında oturuyorlar, geceleri ise Zab’ın kıyısında aÄŸaçtan yaptıkları, içi kurumuÅŸ ot ve samanla döşenmiÅŸ yataklarında geçiriyorlardı.â€(10)
Katiama tanık olan İngiliz misyoneri G.P. Badger de raporlarında Bedirhan Bey’in sebep olduÄŸu yıkımı nakleder: “Patrik’in ikinci bir saldırıdan korkması doÄŸruydu ve bu saldırı çok geçmeden gerçekleÅŸti. Müttefik Kürt aÅŸiretleri Tiyari’nin Diz yöresini bastılar. Zab suyunu geçerlerken kuvvetli bir savunmayla karşılaÅŸtılar, ama sayıları Kürtlerden az olan Nasturiler çok geçmeden geri çekildiler ve vahÅŸi saldırganlar köyleri yaktılar, köy sakinlerini öldürdüler ve her tarafı yakıp yıktılar. Kürtlerin ne kadar barbar olduÄŸunu aÅŸağıda verdiÄŸim gaddarlık örneÄŸi göstermektedir: Mar Åžamun’un yatalak annesi Diz’de esir edildi. En ağır iÅŸkencelerden geçirildikten sonra, gövdesi iki parçaya ayrılarak Zab suyuna atıldı ve Kürtler “OÄŸluna onu nasıl bir kaderin beklediÄŸini söyle” diye bağırıp, çığlıklar atıyorlardı. Bu ikinci saldırıda çok sayıda kadın ve çocuk esir alındı ve Cezire Bin Ömer’de satılmak üzere gönderildi. Yollanan kadınların ve çocukların bir kısmı esir pazarında satıldı, bir kısmı da hatırı sayılır Müslümanlara armaÄŸan edildi. Erkeklere hiç acınmadı, bazıları kaçarak hayatlarını kurtarabildiler. ÇoÄŸu, geçit vermez daÄŸlara kaçtılar, diÄŸerleri AÅŸağı Pervari’ye kaçtı, ama onları kaçtıkları yerlerde de aynı akıbet bekliyordu.â€(11)
Kardam da soykırım olduÄŸundan kuÅŸku duymadığı Katliamlara dikkat çeker, özellikle ikinci katliamı Sonun BaÅŸlangıcı baÅŸlığı altında inceler. İkinci Katliam her ne kadar Bedirhan Bey’in, Osmanlıya gözdağı vermek istemesinde kabak Asuri/Nasturi’lerin başına patladıysa da Osmanlı’nın Bedirhan üzerindeki hareketini hızlandır bu bakımdan ikinci katliam Bedirhan Bey’in sonunun baÅŸlangıcıdır. “Bedirhan Bey 1843 haziranının sonunda, kendi ifadesiyle, 9 bin kadar Kürt askeriyle Nasturilere karşı bir katliam düzenler. Bugünün kıstaslarıyla eksiksiz bir soykırım olan bu saldırıda, İngiliz kaynaklarına göre, yaklaşık 10 bin Nasturi katledilir, saÄŸ kalanlar arasından esirler alınır. Binlerce Nasturi canlarını kurtarmak için yığınlar halinde Musul’a sığınır. O tarihte, 1839’daki Nizip savaşında uÄŸradığı bozgunun yaralarını henüz saramamış olduÄŸundan, Osmanlının bu katliamı önleyebilecek gücü yoktu. O koÅŸullarda, kontrol edemediÄŸi iki gücün Kürtler ile Nasturilerin birbirlerini kırmaları iÅŸine bile geliyordu… Nasturi katliamı kısa erimde, Bedirhan Bey’e Osmanlı karşısında önemli bir avantaj saÄŸlar. Bu saldırıyla elde ettiÄŸi “baÅŸarı” ona Kürdistan’da, belki kendisinin bile beklemediÄŸi kadar büyük bir prestij kazandırır; diÄŸer Kürt beyleri ve ulema üzerindeki otoritesini pekiÅŸtirip perçinler. Ünü Osmanlı sınırlarının ötesine taÅŸar. Osmanlının yüzyıllardır egemenliÄŸi altına alamadığı ve bulunduÄŸu bölgede önemli bir güç odağı olan Nasturileri ezip itaat ettirmesi, Erzurum valisi Halil Kâmili PaÅŸa’nın iÅŸaret ettiÄŸi gibi, özellikle İran nezdindeki ağırlığını artırır. Ama bunlar kalıcı, yürüte geldiÄŸi mücadeleyi baÅŸarıya ulaÅŸtırıcı kazanımlar deÄŸildir. Tersine, önce 1843’teki bu birinci katliam, ardından 1846 sonbaharında düzenlediÄŸi ikinci katliam 1847 yılındaki yenilgisinin belirleyici vesilesi olur. Hem birinci ve hem de ikinci katliamın ardından İngiltere ile Fransa’nın Bedirhan Bey’in derhal tasfiye edilmesi konusunda Osmanlı üzerindeki ağır baskıları Bâb-ı Âli’yi tersi durumda belki de çok daha uzun bir süre göze alamayacağı bir askeri operasyona giriÅŸmek zorunda bırakır. Nasturi katliamlarının sonucunda, Bedirhan Bey’in liderliÄŸinde yürüyen Kürt direniÅŸi bütün Hıristiyan dünyasının hedef tahtası haline gelir. Bu durum, Lazarev’in deyimiyle, Kürt hareketinin zayıflatılması açısından, Bâb-ı Âli’nin eline arayıp da bulamadığı fırsatı verir.â€(12)
Layard’ın ikinci Katliam ile ilgili satırları şöyledir. “Ben Musul’a döndükten birkaç gün sonra, Tayyar PaÅŸa’nın felaketi önleme giriÅŸimlerine karşın, Bedirhan Bey Tiyari daÄŸlarından geçerek yaptığı seferde, önüne gelen aÅŸireti haraca baÄŸlayarak, talan ederek Thuma’ya girdi. Meliklerin öncülüğünde savaÅŸan Thuma bir süre direniÅŸ gösterdi ama sayıca üstünlük karşısında sonunda düştü. Kimse ayırt edilmeksizin yeni bir katliam daha yapıldı. Kadmlar ÅŸefin önüne getirildi ve büyük bir soÄŸukkanlılıkla öldürüldüler. Kaçmaya çalışanların kafaları uçuruldu. Sayıları üç yüzü bulan kadın ve çocuklar, Baz’a kaçmaya çalışırken acımaksızın kılıçtan geçirildiler. En güzel köyler, bahçeleri ile birlikte yakılıp yıkıldı, kiliseler yerle bir edildi. Hemen hemen nüfusun yarısı bu çılgın Kürt beyinin Öfkesinin kurbanı oldu. Bunların arasında meliklerden birisi ve KaÅŸa Bodaka da vardı. Bu iyi yürekli papazla birlikte Nasturi ruhban sınıfının en bilgili adamı KaÅŸa Oraha ve bir zamanlar Keldani Papazlığı içinde hep varolan coÅŸku ve ilimden pay almış son kiÅŸi olan KaÅŸa Kana da öldürülenler arasındaydı.(…) Bedirhan Bey Thuma’dan çekildikten sora, nasılsa saÄŸ kalmış olan birkaç köylü harap olmuÅŸ köylerine döndüler ama bu sefer de onların seferden önce gizlenmiÅŸ para ve altınların yerini bildiklerini düşünen Nurullah Bey çöktü üzerlerine. BirçoÄŸu uygulanan iÅŸkenceler altında can verdiâ€(13)
“Musul valisi Tayyar PaÅŸa’nın bildirdiÄŸine göre, Bedirhan Bey’in askerlerinin sayısı, 1843 katliamındaki kadar, yani 10.000 civarındadır. Fransa’nın Musul konsolosluÄŸunun Dersaadet’e ulaÅŸan bir yazısına göre, “Bedirhan Bey erkek, kadın ve çocuk 20.000’den fazla insan katletmiÅŸtir.”(17) Bu rakam üç yıl önceki katliamda öldürülenlerin iki katıdır. Katliamın hemen ilk günlerinde, 29 Eylül 1846 günü, Mar Åžamun valiliÄŸe haber vermeden Musul’dan kaçar ve iki hafta kadar sonra, “Amediye kazası daÄŸlarında bulunan Bervvari aÅŸireti tarafına firar ederken orada bulunan zaptiye askeri tarafından görülüp yakalanarak” Musul’a getirilir.â€(14)
Kürdistan bu trajediyi yaÅŸarken diÄŸer mir aileleri gibi Bedirhan Bey ailesi de bundan nasibini alacaktır(15). Ancak Osmanlı’nın Mısır Valisi Mehmet Ali PaÅŸa’nın oÄŸlu İbrahim PaÅŸa ile Nizip’te tutuÅŸtuÄŸu savaşın sonunda aldığı yenilgiyle Kürdistan’ın Fethi kesintiye uÄŸrar. Osmanlı Kendini topladığında kaldığı yerden baÅŸlayacak, Kürdistan’da mir ailelerinin tamamını tepeleyip her ÅŸeylerine el konarak sürgüne gönderecektir. Mir aileleri için artık Kürdistan’a dönmek hayaldir. Bir kısmı rütbe alarak Osmanlıya hizmet ederler. Bu durumu Bedirhan Bey’in torunu nakleder: “Kürdistan’a dönmenin tüm imkanları, Bedirhan aile fertlerinin elinden alınmış, tüm yollar kesilmiÅŸ, baÅŸlarına gelenlerden sonra sürgün oldukları İstanbul’da eÄŸitimlerini tamamlayıp Osmanlının devlet iÅŸlerinde memur ya da çeÅŸitli kademelerde yönetici olarak çalışmak durumunda kaldılar.â€(16)
Burada ÅŸunu unutmamak gerekir ki bu fetih sürecinin en sadık yardımcıları Kürt mirlerinin bizzat kendileridir. Bedirhan Bey de bunlardan biridir. Osmanlı askeri danışmanı Moltke mektuplarında bunları ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Said Bey Kalesinin kuÅŸatmasında Bedirhan Bey de yer almaktadır: “Yanıma Kürt kılavuzlar alarak bu tepeye tırmandım. Ancak akÅŸam geç ve son derece yorgun bir durumda Bedirhan Bey’in yanma döndüm. Bu beyin kara keçi kılından çadırı, köpürerek akan bir daÄŸ deresinin kıyısına kurulmuÅŸtu. Büyük bir ateÅŸte, küçük küçük doÄŸranmış koyun eti parçaları kebap yapıldı.Karşımızda 40-50 kadar Kürt, uzun tüfekleri, kamaları, tabancaları ve
bıçaklarıyla, üstlerinde kendilerine özgü ve çok yakışan ulusal giysileriyle ayakta duruyorlardı. İleri gelenleri yerde baÄŸdaÅŸ kurmuÅŸ oturuyordu. Çevremizde nöbet ateÅŸleri alev alev yanıyordu.â€(17) Kürtlerin bu fetihe yardımcı olmaları kendilerine bir ÅŸey kazandırmamaktadır. Moltke bu aÅŸağılamayı ÅŸu kelimelerle resmeder: “Kale kapısının altında yaralı kardeÅŸini taşıyan bir Kürde rastladık. Zavallı bacağından vurulmuÅŸtu. Onu taşıyan kardeÅŸi gözleri dolu dolu olarak, kardeÅŸinin yedi gündür bu acıyı çektiÄŸini anlattı. Cerrahı çağırttım. Anlamsız bir ÅŸey istediÄŸini anlamıyor musun der gibi, her geliÅŸinde sesini daha da yükselterek Evet ama Kürt bu! dedi durdu.â€(18)
Osmanlı, Güçlü mirleri yanlarına alarak diÄŸerlerini tepelemektedir. Bunu yaparken yanındaki mirin bir sonraki merhalede sıranın kendisine gelip gelmediÄŸini düşündüğünü bilmiyoruz: “En önemli beyler, ReÅŸit PaÅŸa’nın yenilgiye uÄŸrattığı Ravenduz Bey. Åžimdi bizim yanımızda çarpışan Bedirhan Bey. Az önce kalesi alev alev yanan Sait Bey. Babıâli’nin paÅŸalığa yükselttiÄŸi, fakat baÄŸlılığı kuÅŸkulu olan Akkâlı İsmail Bey.â€(19)
Kürt güçleriyle Kürtler tepelenmektedir ve Kürtlerin kıymeti harbiyesi yoktur. Sait Bey tepelendikten sonra Moltke sayım yapar: “Yaralı pek azdı, bunların büyük bir bölümü de Kürtlerdendi, bunlar da kayıptan sayılmıyordu. Åžimdi bir yıkıntı yığınından baÅŸka yanı kalmayan küçük bir daÄŸ hisarının ele geçirilmesi, padiÅŸah için önem verilecek bir ÅŸey deÄŸildir. Ama burası Babıâli’ye karşı direnme eyleminin merkez noktalarından biriydi. Sait Bey’in yola getirilmesinin bu bakımdan ne kadar önemli olduÄŸu, ÅŸimdi hiç zaman geçirmeden, iki tam Redif taburu oluÅŸturmak için asker toplamaya giriliÅŸi göstermektedir.(20)
Moltke, Garzan Harekatını da ayrıntılı anlatır. Osmanlı’nın önderliÄŸinde Kürtler Ezidilerin üzerine köyleri yaka yaka “Allah, Allah†sesleriyle saldırmaktadırlar: “Köy hemen tutuÅŸturuldu… Yürüyüşte birkaç köy daha tutuÅŸturuldu… askerler oradan ganimetlerle döndüler… Kürtlerin sessiz acısı, kadınların umutsuz çığlıkları yürekleri parçalıyordu… inanılmayacak kadar tutak alındı… ganimet onların cesaretlerini kamçılayan büyük bir etken olmuÅŸtu. Çünkü düşmanları yezidiler yani ÅŸeytana tapanlardı.â€(21)
Dış talan olanakları kalmayan Osmanlının iç fethi olarak anlaşılması gerekli bu merkeziyet adı altında Kürdistan’ın fethi ile Kürdistan’da istenilen koÅŸullar oluÅŸturulmuÅŸtur. “Bu koÅŸullar altında ikmal tamamen Kürdistan’a yüklendiÄŸi için asker toplama, devlet güçleri tarafından köylere baskın yapmak biçiminde olmaktadır. Öyle köyler vardır ki, içinde genç ve çalışabilir insan kalmamıştır. İnsan bu adam avcılığını görmeli, bu elleri baÄŸlı ve öfke dolu… Bu halkın ruhunda nasıl kendine karşı tam bir nefret uyandırdığını anlayabilsin. Günümüzdeki bu dertlere, gelecekte, gerçekte çok olmayan Müslüman nüfusunun azalması, ulusal servetin tükenmesi ve onların geldiÄŸi kaynakların tamamen kuruması da katılacaktır.â€(22)
Kürdistan herhangi bir Batı sömürgesinden farksızdır. Moltke durumu ayrıntılı bir ÅŸekilde resmeder. Kürdistan’da av vaktidir: “Nizamiye askerlerinin yarısını da yeni askerler oluÅŸturuyordu. Ölüm oranı o kadar yüksekti ki, burada bulunduÄŸumuz süre içinde piyadenin yarısını topraÄŸa gömmüştük: Bütün bunların yerini doldurma iÅŸi ÅŸimdi Kürdistan’a yükleniyordu. Köylerde halk daÄŸlara kaçıyordu. Yakalananlar, çoÄŸu zaman çocuklar ve sakatlardı. Bunlar da elleri baÄŸlı olarak getiriliyorlardı. Subayların dillerini bilmeyen bu Kürt askerler, tutsak iÅŸlemi görüyorlardı.â€(23)
Bu bölüm sonunda kısaca Tarihi Ermenistan veya bugünkü Kürdistan, Kürtlerin eliyle fethedilmiÅŸtir diyebiliriz. Ancak bu fetih de yıllara sari olacak Kemalist rejime uzanacaktır. Hans Lukas Kieser, sürecin acılı kanlı yanına vurgu yaparak günümüze uzatır: “İslahat, yeniden düzenleme ve reformlar, 1830lu yıllardan beri Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun Kürt ve Ermeni bölgelerinde yaÅŸadığı sorunlarla ilgili olarak hem Osmanlı Devleti, hem de Avrupa devletler topluluÄŸu tarafından dile getirilen temel kavramlardı. Ancak barış gerçekleÅŸmekten çok uzaktı: SavaÅŸlar, pogromlar, kültürel yıkım ve soykırım, bu bölgeye uzun vadeli olarak damgasını vurmuÅŸtu. Barışı inÅŸa etme inÅŸaatları birkaç kez elden kaçırılmıştı. Katılımcı bir düzeni saÄŸlamak için yapılan kaynaÅŸtırıcı giriÅŸimler, merkezî devlet İle yerel söz sahiplerinin iktidar paylaşımına gösterdikleri direniÅŸten, bölgedeki dinî ve ulusal toplulukların yüksek beklentilerinden ve genel emperyalist havadan ötürü baÅŸarısızlığa uÄŸradı. Barışı saÄŸlama ve uygarlaÅŸtırma adı altında Dersim bölgesindeki son Kürt-Alevi özerkliÄŸinin kanlı bir ÅŸekilde ortadan kaldırılması, Ermenistan’ın ve Kürdistan’ın yüz yıl önce baÅŸlatılan iç fethine 1938’de konulan son nokta oldu. Bu tarihten sonra Türkiye’nin baÅŸkenti doÄŸrudan bu bölgeler üzerinde hüküm sürmeye ve her türden etnik-kültürel çoÄŸulculuÄŸu baskı altında tutmaya baÅŸladı. Eski Yugoslavya için 2000 yılında harcanan uluslararası barış çabalarında geçerli olan etnik birlikte yaÅŸam kriterlerine göre, söz konusu iç fetih yüzyılı çok fazla kurban alan ve hiçbir ÅŸekilde refah getirmeyen bir baÅŸarısızlık tarihidir. SavaÅŸlar arası dönemin otoriter devlet, önderlik ve ulusal homojenlik gibi fikirlerini yansıtan ve bugüne kadar Türk tarihinin tablosuna damgasını vuran kriterlere göre, 1938 yılında Kürdistan’ın askerî ve idari olarak tüm bölgeyi kapsayacak ÅŸekilde boyunduruk altına alınması uzun süreli, ama baÅŸarıyla sonuçlandırılmış devlet giriÅŸimi görünümü sunmaktadır.â€(24)
Newroz 12 Ekim 2011 sayı 189
Notlar:
1- Ahmet kardam,56
2- Sinan Hakan, Osmanlı arşiv Belgelerinde Kürtler ve Kürt Direnişleri, Doz Y. 2007, s 20
3- Ahmet Kardam, 57
4- Hagop Şahbazyan, Kürt-Ermeni Tarihi, çev. Ferit M. Yüksel, Kalan Y. 2002, s 65
5- Hagop Şahbazyan, Kürt-Ermeni Tarihi, s 66
6- Reşat Kasaba, dünya, İmparatorluk ve Toplum, çev. Banu büyükal, kitap y. 2005,s 171
7- Bu daÄŸlar 1843’te, Bedir Han Bey’in yaptığı eziyetler sıraÂsında, onların çocuklarının kanlarıyla boyandı…
YaÅŸamda kalabilen az sayıda Nasturi, dünyaya misyonerÂler göndererek etkinliklerini sürdürdüler. 1490’da, Patrik Åžamun, Çin’e bir metropolit gönderdi. Patrik Eliya, 1502’de, Turna, YabÂAlaha, Denha ve Yakub adlı dört
piskoposu Hindistan ve Çin’e gönderdi ve yine bu döÂnemde bunlar tek bir metropolitlik altında birleÅŸtiler.1842 ve 1843 yıllarında, Hakkari Emiri olan Bedir Han Bey, Kürt güçleriyle birlikte, Timurlenk tarafından Kürdistan daÄŸlarına sürülen Nasturiler’in torunlarına salÂdırdılar. Niyetleri yakıp yıkmak ve öldürmek ve hatta olaÂnaklı ise Hıristiyan halkı daÄŸlardan kazımaktı. VahÅŸi istilaÂcılar, ulaÅŸabildikleri her yeri yakıp yıktılar. Rastgele zuÂlümler yapıldı. Kadınlar Emir’in önüne çıkarıldılar ve soÂÄŸukkanlılıkla öldürüldüler. Kaçmaya çalışan 300 kadın ve çocuk yakalanıp öldürüldü. Åžu olay, iÄŸrenç barbarlığı göz önüne sermeye yetiyor. Patrik Mar Åžamun’un yaÅŸlı annesi onlar tarafından yakalandı. Üzerinde en iÄŸrenç vahÅŸeti uyguladıktan sonra vücudunu ikiye ayırıp Zab nehrine attılar, bir yandan bağırıyorlardı; “Git o uÄŸursuz oÄŸluna söyle, aynı yazgı onu da bekliyor. Yaklaşık 10 bin kiÅŸi katledildi. Çok sayıda kadın ve çocuk esir alındı ve bunların çoÄŸu köle olarak satılmak ya da nüfuzlu MüslüÂmanlara armaÄŸan edilmek üzere Cizre’ye gönderildi. (Abraham Yohannan, Mezopotamyanın Kayıp Halkı
Nasturiler, çev Meltem Deniz Beybun y. 2006, s 74Â75)
8- Mezopotamya Uygarlığında Süryani Halkı,Bethilbokörlag, Södertalje-Sweden 2008,
9- Austin Henry Layard, Ninova ve Kalıntıları, çev. Zafer Avşar, Avesta Y. 2000,s 135
10- Gabrielle Yonan Asur Soykırımı, Unutulan Soykırım, Çev Erol Sever, Pencere Y. 1999, s 47-48
11- Gabrielle Yonan Asur Soykırımı, Unutulan Soykırım, s44-45
12- Ahmet Kardam s 170-180
13- Austin Henry Layard, Ninova ve Kalıntıları, çev. Zafer Avşar, Avesta Y. 2000,s 170-171
14- Ahmet Kardam s 291
15- 1838-1847 dönemine damgasını vu-ran Kürt Miri Han Mahmud 1866 yılında . Hakkârili Nurullah Bey ise 1861’de vefat
etmiÅŸtir. Bedirhan Bey 1857’de affedilip PaÅŸalık unvanı alımış, Cizreli Ezdin Åžer Bey ise 1865’te affedilmiÅŸ, daha sonra o da Pa-ÅŸalık unvanı almıştır. Bu ÅŸekilde Han Mahmud gibi Kürt Mirlerinin ve-fatı ve diÄŸerlerinin ise affedilip Osmanlı Ordusunun resmi yetkilileri haline gelmeleri ve bunun yanında 1847 direniÅŸinin sonucu olarak ku-rulan Kürdistan Eyaletinin 1867’de Divarbekir Eyaletine çevrilmesi ile bu dönem resmen son bulmuÅŸtur.
16- Abdurrezzak Bedirhan, Otobiyografya, s 22
17- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından, 342
18- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından, 342
19- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından, 356
20- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından, 356-357
21- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından,361-364
22- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından, ed. Ö.Andaç Uğurlu, çev E. Karahan-N. Uğurlu, Örgün Y.2010, s
451-452
23- Helmut von Moltke, Kürdistan Dağlarından,s 488
24- Hans-Lukas Kiesr Iskalanmış Barış çev. Atilla Dirim, İletişim Y.2005, s 21-22
Emir Bedirhan’ın Cizre-Bohtan Direnişini Doğru Okumak -1