Emir Bedirhan’ın Cizre-Bothan Direnişini Doğru Okumak -1

Sait ÇETİNOĞLU

60’lı yılların öğrenci liderlerinden Ahmet Kardam’ın, dedesi Emir Bedirhan’ın direniş yıllarına ilişkin incelemesiyle üzerinde birçok spekülasyonun dolaştığı dönemin üzerindeki sis perdesinin geniş arşiv belgelerine de dayanarak açılmasına ve aydınlatılmasına önayak olarak, Emir Bedirhan Olayını gerçek ve hak ettiği yere oturtmak istediğini söyleyebiliriz(1).

Kardam, Bedirhan direniÅŸi hakkındaki ön kabullerden uzak, öncelikle dönemin ayrıntılı bir tarihsel portresini çizerek Bedirhan’ın direniÅŸini bu perspektif altında inceler. 19. yüzyıl Osmanlı İmpara-torluÄŸunun arka fonu üzerine yerleÅŸtirerek aktarmaya çalıştım. Bunu yaparken, Bedirhan Bey’in Kürt tarihindeki yerini, direniÅŸ ve isyanının hedefini aydınlatmaya çalıştım. Bu konuda iki zıt görüş vardı. Birincisi, Bedirhan Bey’in “bağımsız bir Kürdistan” hedefiyle hareket ettiÄŸini; ikincisi ise, böyle bir hedefinin olmadığını, direniÅŸ ve isyanının “feodal bir Kürt beyinin Tanzimat’a karşı baÅŸkaldırısı” olduÄŸunu iddia ediyordu.

Çalışmaya başlarken, bu iki görüşten hangisinin doğru olduğu konusunda herhangi bir önyargım yoktu. Diyerek önkabullerden uzak incelemesini sürdürdüğünü ifade eder.

Bizde bu yazıda Bedirhani Hareketini incelerken tarihsel arka planı ile birlikte bir başka Kürt hareketi Şeyh Ubeydullah Hareketi ile birlikte ele almanın daha açıklayıcı olduğunu düşünüyoruz. Burada bir başka önemli konuya da peşinen işaret etmemiz gerekir ki. Gerek bu dönem içinde ve öncesinde Kürtlerde farklılık düşüncesini geliştirmeye çabalayanlar (bunlardan öne çıkanları Bidlis Emiri Şeref Han ve tasavvur şairi Ahmed-i Hani’yi sayabiliriz) olmakla birlikte ulusal bilicin var olduğunu söylemek zorlamadır ve yanıltıcıdır.

Bedirhan Hareketine Kürtlerin hassasiyeti fazladır. Bu Bedirhan Bey’in İsyanı ile birlikte olduğu kadar bu ailenin sürgünü ve aile bireylerinin hayat hikayesi de Kürtlerin hafızalarında oldukça önemli bir yer işgal eder. Bunda oğul Bedirhanilerin 1877 de ikinci isyan teşebbüsleri “1877 Rus-Osmanlı savaşı sonrasında amcalarım Osman Paşa ve Hüseyin Paşa Botan’a geçerek ayaklanma başlattılar. Ancak Sultan Abdülhamid bu başkaldırıyı bastırdı.”(2).

Torun Abdurrezzak Bedirhan’ın 1.Savaş sırasında Batı Ermenistan ve Kürdistan’daki faaliyetleri ile aile bireylerinin kültürel faaliyetlerinden en önemlisi Emir Bedirhan’ın oğlu “Mikdat Midhat Bedirhan’ın çıkardığı Kürdistan gazetesinin, Kürt eşrafı tarafından okunduğu ve kültürel milliyetçiliği doğuşunda önemli rol oynadığı”(3) inkar edilemez. Ancak bu Kürt milliyetçiliği genel olarak Osmanlıcı olmayı sürdürür. Kürdistani düşüncenin gelişimi ve bu düşünceyi ifade eden Kürt aydınları, Kürt egemenleri, Osmanlıcı ve devletçi çevreden dışlandıkları gibi Mevlanzade Rıfat’ta olduğu gibi bu çevrelerle birlikte 1920’de Kürdistan’ı parçalayıcı güçler tarafından da tehlikeli görülmektedirler.

Bu konuda bir başka önemli nokta da ailenin bu isyan mirasını benimsediği ve sahip çıkmasıdır. Torun Abdurrezzak Kürt beylerine yazdığı mektuptaki sözleri ilginçtir: “Dedem nasıl sizin gerçek komutanınız idiyse, bende aynı esaslarla sizi Osmanlı egemenliği ve esaretinden kurtarmak istiyorum. Çünkü onların komutanlığı haklılığa karşıdır.”4 Sözleriyle mirası devraldığını ifade ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Bu konuda bir başka önemli nokta da ailenin bu isyan mirasını benimsediği ve sahip çıkmasıdır. Torun Abdurrezzak Kürt beylerine yazdığı mektupta ki sözleri ilginçtir: “Dedem nasıl sizin gerçek komutanınız idiyse, bende aynı esaslarla sizi Osmanlı egemenliği ve esaretinden kurtarmak istiyorum. Çünkü onların komutanlığı haklılığa karşıdır.”(4) sözleriyle mirası devraldığını ifade ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Duyarlılığın bir başka veçhesi ise Bedirhan Bey’in tutuklanarak sürgüne gönderilmesi, Kürdistan’ın ikinci kez fethine denk düşer.

Tarihsel olarak Kürt meselesinin kökenleri Osmanlı İmparatorluğunun dağılma dönemine kadar uzatılır ancak bizce sorunun temeli 1514 tarihli Osmanlı-Kürt ittifakının temelinde yatmaktadır. Kürt sorunun Osmanlının dağılma döneminde dillendirildiği ve Kürtlerin imparatorluk boyunca belirli derece bir farklılık bilinci geliştirdikleri doğru olmakla birlikte, bir başka önemli nokta bütünlük içinde yer alırken devletin gücünü yanlarında taşımak istemeleri ittifakı/ilişkinin önemli özelliklerindendir. Kürt – Osmanlı İttifakının başlangıcı sayılan ve Kürtlerin statüsünün belirlendiği Amasya antlaşmasının gerekçesi olarak kısaca ve özlü olarak söylenen “Şii yanlısı ayaklanmaların Osmanlılar kadar tehdit altında bıraktığı on altı [Bazılarına göre 23, bazılarına göre 25] Kürt emirliğinden meydana gelen koalisyon, 1514’te Osmanlı idaresiyle ittifak müzakerelerinde bulunup bir anlaşma yaparak özerkliklerini korudular. Bazıları resmen tanınan, bazıları da fiilen özerk olan Kürt yapılanmaları Osmanlı hükümranlığında 19. yüzyıl ortalarına kadar varlıklarını korumayı sürdürdüler.”(5) Sözlerindeki özet yargısının açılması ve açıklanması sorunun anlaşılmasında hayati önem taşımaktadır.

Osmanlının Kürt aşiretlerine bakışını süreç içinde incelediğimizde, devletin uzun bir tarihsel süreç içinde özellikle Kürt aşiretlere ilişkin tek bir politikasının olduğunu düşünmek yanıltıcıdır. Bazı bölgelerde devletin tam bir hâkimiyetinin bulunduğu da iddia edilemez. Genel olarak Osmanlı devletinin aşiretlerle pragmatik bir ilişki kurduğu ve değişen siyasal koşullarda bu ilişkinin yeniden gözden geçirildiği söylenebilir. Öte yandan aşiretleri, devlet karşısında müzakere gücü ya da becerisi olmayan ve sadece silahlı gücüyle kendi yaşam alanını kuran yapılar olarak görmek de doğru değildir. Osmanlı devleti kuruluşunu izleyen dönemde hâkimiyetini hızla yaygınlaştırabilmek için göçebe aşiretlerin yüksek hareket kabiliyetlerinden ustaca yararlanmış ve toplumsal örgütlenmesini göçebe aşiretlerin sorunlarını çözebilecek biçimde esnetmiştir: Osmanlı devleti, tarihinin erken dönemlerinde bütün göçebeleri yerleşik köylüler haline getirmeye hiç yeltenmemişti; tersine, hayvancılıkla uğraşan göçebeleri korumak, göç yollarını düzenlemek, can ve mal güvenliklerini garantiye almak üzere özel kanunlar ve düzenlemeler çıkarılmıştı. Bazı durumlarda merkezi hükümet aşiretlerin sorunlarını çözmek üzere gezici bir kadı bile atayabiliyordu.(6)

Kürt aşiretlerinin durumu ise son derece özgündür ve devletin onlara yaklaşımı ayrıntılı olarak ele alınmalıdır:
Osmanlı-Kürt ilişkileri başından beri sorunludur. Bu sorunu Celadet ali Bedirhan Mustafa Kemal’e mektubunda şu sözlerle ifade edilmektedir: “Evet, Kürdistan Meselesi, ne zamanımızda ve ne de selefleriniz zamanında başlamış değildir. Türkiye’de Kürdistan Meselesi, Kürd ümerasının, ilk Osmanlı tarihi ‘heşt beheşt’ müellifi İdris-i bidlisi vasıtasıyla Yavuz Sultan Selim’e Sünni bir hükümdara biat ettikleri günden beri mevcuttur.”(7) sorunun kaynağındaki hem biat ilişkisi işaret etmektedir. Bizce de biat ilişkisi sorunun kaynaklarından olmakla birlikte, asıl sorun ittifakın temelinin pragmatik bir ilişkide yeşermesinden kaynaklanmaktadır.

Bu bakımdan bu ilişkinin/ittifakın kurulmasına bakılmasında fayda vardır. İttifak/ilişki Şerefnamede Osmanlı-Kürt ittifakı şöyle nakledilir:
“Emir Åžeref öyle birkaç günde Bitlis beyliÄŸine sahip olamayacağını ve KızılbaÅŸ milletini oradan çıkartamayacağını anlayınca baÅŸka çare düşündü. Bu arada kâinatı fethetmeyi hedefleyen Sultan Selim Han, İran’a boyun eÄŸdirmeye karar vermiÅŸti. Emir Åžeref bunu öğrenince, Bitlis medresesinin arifi, müderris Hakîm İdris’e akıl danıştı. Bu ÅŸahıs, Hakikat yolunun ÅŸampiyonu, fani talihliler safının ilahi lütuf yolunu izleyen önderi, dinin temellerinin ve pratik sonuçlarının inÅŸa edildiÄŸi kanunların müellifi, akli ve nakli ilimleri iÅŸleyen Eserlerin (Nüshalar) derleyicisi idi. Emir Åžeref onun öğüdüne uyarak Osmanlı Kapısının mutlu eÅŸiÄŸine samimi baÄŸlılığının ve sadakatinin güvencesini sunmaya karar verdi. Böylece, ÅŸerefli Ziyaüddin ailesinin sadık taraftarlarının en iyisi ve bu yiÄŸit haneye gönülden baÄŸlı hizmetkârların en övülmeye deÄŸeri olan Gülhuki’li Muhammed AÄŸanın açtığı yolu izlemiÅŸ oluyordu. Bu projeye yirmi kadar Kürdistan emir ve beyini de dâhil etti ve baÄŸlılık akdini Molla Hâkim İdris ve Muhammed AÄŸa aracılığıyla Sultan’ın Mutluluk Kapısına sundu. Dostlarının üstüne titreyen ve düşmanlarını yerle bir eden bu hükümdar, Kürdistan emirlerinin talebine uygun olarak, Acemistan (İran) topraklarına egemen olmak amacıyla Ermenistan ve Azerbaycan üzerine yürüyüşe geç-ti.[Ermenistan’a yürüme sözüne okuyucunun dikkatini çekmek isterim-SÇ] Çaldıran’da yapılan savaÅŸta Åžah İsmail’i yendi. Bu savaÅŸta Emir Åžeref, Kürdistan beylerinin bir bölümüyle birlikte galip sultanın muzaffer üzengisine baÄŸlıydı. Diyarbekir valisi Han Muhammed (Ustaclu) bu savaÅŸta ecel ÅŸerbetini içince, bu vilayetin yönetimi (iyâleti) Åžah’ın divanınca kardeÅŸi Karahan’a tevcih edilmiÅŸ, Bitlis beyliÄŸi kardeÅŸi İvaz bey’e, Cezire beyliÄŸi de kardeÅŸi UlaÅŸ Bey’e verilmiÅŸti. Sultan Selim’in sancağının muhafızalayı Tebriz’den Rum ülkesine (Küçük Asya) hareket ettiÄŸi zaman, Hakîm İdris bu ÅŸerefli hükümdara şöyle bir arzuhal sunmak onurunu kazandı:
Kürdistan emirleri, babadan kalma topraklarının kendilerine lütfedilmesini ve aralarından birinin Beylerbeyi olarak tayin edilmesini rica etmek suretiyle dünya hâkiminden ihsan ve iyilik dilenmeye cüret etmektedirler; bu rica kabul edildiÄŸi takdirde emirlerin hepsi tam bir ittifakla Karahan üzerine yürüyüp onu Diyarbekir’den kovabilirler.” Cihan fatihi ona ÅŸu yanıtı gönderdi: “Kürdistan emir ve beyleri aralarından kimi baÅŸkomutan olmaya layık bulurlarsa iktidar ona verilecektir, böylece hepsinin gönüllü olarak boyun eÄŸip emirlerine itaat etmeleri ve KızılbaÅŸları kovmak ve yok etmek için ellerinden geleni yapmaları saÄŸlanacaktır”. Hakîm İdris’in yanıtı ÅŸu oldu: “Aralarında benzer koÅŸullarda doÄŸal bir dayanışma mevcuttur ve onların hiçbiri diÄŸerlerinin önünde baÅŸ öpmez. Bununla birlikte amaçlanan ÅŸey KızılbaÅŸ ulusunun birliÄŸini dağılmaya zorlamak ve yığınını parçalamak ise bu planın uygulanmasını, tüm dünyanın sığınağı olan maiyeti ÅŸahanenin hizmetkârlarından birine tevdi etmek gerekecektir; tâ ki Kürt emirleri ona boyun eÄŸsinler ve bu iÅŸ çarçabuk baÅŸarılsın.

Bıyıklı ÇavuÅŸ namıyla maruf ÇavuÅŸbaşı (1168) Muhammed AÄŸa, Diyarbekir’e mir-i miran (genel vali) ve Kürdistan ordusuna serdar (baÅŸkomutan) tayin edildi ve o da bu bölgeye egemen olmak için yola çıktı.”(8)

Bedirhan Beyin torunu Abdurrezzak Bedirhan da iliÅŸkiyi kısa ama aÅŸağı yukarı aynı kelimelerle açıklar ken tarihsel süreç içinde bu ittifakın sıkıntılarını da vurgularken : “Sultan Selim, Åžah İsmail’e karşı savaÅŸa giriÅŸtiÄŸinde Åžii Kürtler Åžah İsmail’i destekledi, Sünni kürtler ise Sultan Selim’in saflarına destek verdi. Botan mirleri de Sünni olduklarından dolayı Sultan Selim’in halifeliÄŸini kendilerine bir merci olarak algılayıp mahiyetlerine girmeyi kabul ettiler. Böylece Sultan da onların egemenliÄŸini kabul etmiÅŸ olsun. Bu durum Sultan Abdül Mecîd tahta çıkana kadar devam etti. Botan’in mirleri benim dedem olan Bedirhaniler idi. Botan miri olan dedem Bedirhan bey idi. Kendi döneminde hemen hemen Kürdistan’in büyük kesimi onun denetiminde idi. SalmaÅŸ, Urmiye Kürtleri bile onun yönetimi altında idi. Onun ünlenmesi ve nüfusunun geniÅŸlemesi ile kazandığı prestij Sultan Abdul Mecîd’i rahatsız etti. 1850 yılında Anatolyadaki askeri güçlerini Vezir Osman PaÅŸa komutanlığında Mir Bedirhan’ın üzerine gönderdi. 15 bin redif (düzenli-resmi) askeri güçle katıldıkları bu savaÅŸa İstanbul’dan gelenler ise Ömer PaÅŸa komutanlığında iÅŸtirak oldular. Büyük katliamın yaÅŸandığı bu savaÅŸ sonrasında baÅŸarılı olan bu zat (Ömer PaÅŸa) -Osmanlı askerlerinin komutanlığına gelmiÅŸ oldu. Bu savaÅŸtan bir yıl sonra Botan’ın Mirini tutuklayıp İstanbul’a götürdüler. Sonradan da oradan alıp Krete [Girit] adasına gönderdiler.”(9)

Sureyya Bedirhan da bu ilişkiyi daha da ayrıntılandırır:
1514’te kudretli Sultan Selim ordusuyla Åžii İran’ı hakimiyeti altına almaya ve Åžah İsmail’i kontrol etmeye yönelik bir sefere çıktı. İran’a giden yolda ise yan bağımsız güçlü Kürt aÅŸiretleri bulunuyordu. Kürtler bu dini ikilem karşısında zorlukla tarafsız kaldılar. Çünkü ya kendileriyle aynı mezhebe sahip Sünni Türkler ya da Åžii İranlılar arasında seçim yapmalıydılar. Kaderlerini ortak mezhebe sahip Türklerin ellerine bıraktılar. Muzaffer Türk sultanı İran seferinden dönüş yolunda Kürt aÅŸiret reisleri tarafından cömertçe ağırlandı. Bir yandan da endiÅŸelerine ve bağımsızlıklarına dair sözler verdi. Selim’in yiÄŸitliÄŸinden ve alicenaplığından oldukça etkilenen Kürtler politik ve askeri baÄŸlılıklarını bildirdiler. Böylece 1514’te Türkiye ve 23 Kürt devleti arasında bir dostluk ve baÄŸlılık andlaÅŸması yapılması kararlaÅŸtırıldı. Bir Kürt olan İdris’in kaleme aldığı andlaÅŸmayı Selim de onayladı ve imzaladı.

Andlaşmanın maddeleri şunlardır:
1 – AndlaÅŸmayı imzalayan tüm Kürt devletleri tam bağımsız olacaklardır.

2- İster babadan oğula ister devlet kanunlarıyla geçmiş olup imparatorluk fermanıyla yasallaşsın andlaşma sonradan gelen sultan tarafından tanınacaktır.

3- Kürtler, Türkler’in tüm savaÅŸlarına katılacaklardır.

4- Türkiye, Kürt devletlerine yabancı saldırılara karşı yardım edecektir.

5- Kürtler, Halife’nin hazinesine yapılan geleneksel dini hediyelere yardım edeceklerdir.(10)

Kardam da, Kürt-Osmanlı iliÅŸkilerinin temelindeki pragmatizme iÅŸaret eder: “Osmanlının, Safevîlerin Anadolu içlerine doÄŸru yayılmasını durduracak bir tampona ihtiyacı vardı. Bu tampon ancak Kürtler olabilirdi. Kürt beyleriyle ittifak kurulabilirse, onlar İran karşısında saÄŸlam bir set oluÅŸturup Anadolu’daki Türkmen beylerinin Safevîlerle olan baÄŸlarını kopartabilirlerdi. Safevîler Anadolu’da nasıl Türkmen boylarına dayanıyorlarsa, Osmanlı da, Safevîleri Osmanlı sınırından Zagros daÄŸlarının doÄŸusuna sürebilmek için Kürt beylerine dayanabilirdi. Osmanlıyla yapılacak böyle bir ittifak Kürt beylerinin de iÅŸine geliyordu. Birbirleriyle rekabetleri yüzünden parça bölük ve savunmasız olan aÅŸiretler ve beyler, Safevîlerin baskıları karşısında kendilerini savunacak bir güce ihtiyaç duyuyorlardı, zira Safevîler de, tıpkı Akkoyunlular gibi, Kürt beyliklerini doÄŸrudan kendi ata-dıklan ÅŸefler aracılığıyla yönetmeyi tercih ediyorlardı. ÖrneÄŸin, Safevî devleti kurulduktan hemen sonra baÄŸlılıklarını sunmak üzere Hoy kentinde bulunan Åžah İsmail’in yanına giden 11 kadar Kürt beyinden çoÄŸu hapsedilmiÅŸ ve bu beylerin yerine Safevîler kendi yöneticilerini atamışlardı. Oysa Sultan Selim Kürt beylerine bir tür özerklik vaat ediyordu. Hiç de önemsiz olmayan bir diÄŸer nokta, mezhep faktörüydü. Safevîler Sünni olan Kürtlere zorla ÅžiiliÄŸi dayatıyordu; oysa Kürtler ile Osmanlı arasında böyle bir mezhep çatışması söz konusu deÄŸildi. Sultan Selim ile Kürt beyleri arasındaki ittifakın koÅŸulları 1514 tarihli Amasya AnlaÅŸmasıyla belirlendi. Bu anlaÅŸmanın Çaldıran Savaşından önce mi yoksa sonra mı yapıldığı belli deÄŸildir. Fakat savaÅŸ sonrasında yapılmış olsa bile, savaÅŸa 16 Kürt beyi neredeyse Sultan Selim’in kendi askeri gücüne yakın bir güçle katılmış olduklarına göre, en azından ittifakın temel ilkeleri konusunda bir ön mutabakatın saÄŸlanmış olması gerekir.

İlk etapta 25 kadar Kürt beyi ile Sultan Selim arasında yapılan Amasya AnlaÅŸmasının (1514) mimarı Idris-i Bitlisi’dir. Bu anlaÅŸmanın hükümleri şöyleydi:
• Osmanlı Kürt beylerinin özerkliğini koruyacak; yönetim veraset yoluyla el değiştirecek ve padişah fermanıyla kesinleşecekti.

• Kürtler bütün savaşlarda Osmanlı yanında yer alacaklar ve Osmanlı da Kürtleri dış saldırılara karşı koruyacaktı.

• Kürt beyleri Osmanlının belirlediği vergileri ödemekle yükümlü olacaklardı.

Çaldıran Savaşının ardından, anlaÅŸmanın mimarı Idris-i Bitlisi Kürt beyliklerini ayrı ayrı ziyaret ederek Amasya anlaÅŸmasına katilimi artırdığı gibi, onlardan topraklarındaki bütün Safevî kalıntılarını temizlemelerini de istedi. Böylece anlaÅŸmanın tabanı geniÅŸlerken Safevîlerin yerinden ettiÄŸi Kürt beyleri de geleneksel hâkimiyet bölgelerine tekrar kavuÅŸtular. Osmanlı-Iran sınırını kesin-leÅŸtiren 1639 tarihli Kasr-ı Åžirin anlaÅŸmasına kadar, Kürtler Amasya AnlaÅŸmasının kendilerine biçtiÄŸi tamponluk iÅŸlevini yerine getirdiler, kısa aralıklarla sürüp giden Osmanlı-Iran savaÅŸlarmda Maku’dan Musul ve BaÄŸdat’a kadar aşılması imkânsız bir “kaleler zinciri” oluÅŸturup Osmanlı ordusuyla birlikte savaÅŸtılar.”(11)

Yine kardam’ın söylediÄŸi gibi Amasya anlaÅŸmasının ürünü olan bu idari düzenleme, tam ve kısmen özerk olan Kürt beylikleri konusunda Osmanlıya iki imkân sunuyordu. “Bunlardan birincisi, Kürdistan’ı geleneksel yönetici aileleri güçlendirerek kontrol etme imkânıydı. İkincisi ise, Kürdistan’ın yönetici ailelerini böylece kendisine bağımlı hale getirip, onlar eliyle tanımış olduÄŸu özerkliÄŸi her fırsatta alabildiÄŸine tırpanlayabilme imkânıydı.” (s56)

Bu AntlaÅŸmanın Kürtler bakımından önemi eski aristokrasiyi güçlendirdiÄŸi gibi bir bağımlılık iliÅŸkisi yaratmasıdır: “Amasya anlaÅŸmasına, tam ya da kısmen özerk beyliklerde, yöneticinin (beyin) soylu aile fertleri arasından seçilmesi koÅŸulunun konmuÅŸ olması bu politikanın en somut ifadelerinden biriydi. Osmanlı, bunun dışmda, gerekli gördüğü durumlarda bazı beyleri, onlara paÅŸalık unvanı vererek de güçlendiriyordu. Böylece, Osmanlı Kürdistan’a, Kürt soylularını (aristokrasisini) destekleyip güçlendirerek egemen olmaya çalışıyordu. Ama beyler (mirler) bu politika sayesinde bir yandan otoritelerini artinrken, öte yandan da iktidarlarını koruyabilmek için Osmanlıya aşın bağımlı hale geliyorlar, böylece Osmanlı, aÅŸiretlerin ve beyliklerin iç iÅŸlerine müdahale imkânlarını alabildiÄŸine geniÅŸletiyordu. (s57)

Martin van Bruinessen de bu pragmatik düşünceye ve bağımlılık iliÅŸkisine vurgu yapar: “Kürdistan’ın en önemli ailelerinin tarihine yer veren Åžerefe name’den, Idris tarafından atanan tüm mirlerin, yüzyıllar boyunca, kesintilerle bile olsa krallığa yaklaÅŸan bir tarzda iktidar sahibi olmuÅŸ eski ailelerden gelme kiÅŸiler olduÄŸu anlaşılmaktadır. Oysa Akkoyunlu ve Safeviler, bu ailelerin gücünü kırmaya yönelik bir politika sürdürmüştü. Ellerinden geldiÄŸince bunların yerine kendi Türk valilerini geçirmiÅŸler, bu mümkün olmadığında daha düşük statüden Kürtleri atamışlardı. Ama Osmanlı fetihleri, eski aristokrasinin durumunu saÄŸlamlaÅŸtırdı. Sonradan görmeler, Osmanlı devletinden kaynaklanan iktidarda pay sahibi olamıyordu.”(12)

Devletle Kürt aÅŸiretlerin iliÅŸkisi, en azından baÅŸlangıçta, bahsedilen pragmatik iliÅŸkinin tipik bir örneÄŸidir ve karşılıklı bir yararlanma politikası izlenmektedir: Osmanlı devleti Kürtleri İran’a karşı bir tampon güç olarak kullanmakta ve KızılbaÅŸ cemaatlerle mücadelesinde ve Ermenistan’ın fethinde müttefik olarak görmektedir. Bu yüzden yalnızca askeri ve politik çıkarlara deÄŸil, dinsel bir ortaklığa da hitap etmeye elveriÅŸli bir söylem geliÅŸtirilmiÅŸtir. “En büyük ve en tehlikeli grup olarak görülen Kürtlerin statüsü daima duyarlı bir konuydu. Osmanlılar istimalet, yani gönül alma politikası uyguluyor[du]”(13)

Kürt aÅŸiretleri İran’ın Osmanlı devletine saldırısının önünde demirden bir kale gibi durdukları sürece bu bölgede geniÅŸ bir hareket serbestisi ve muazzam bir servet de edinmiÅŸlerdir, imparatorluÄŸun en büyük rakiplerinden biri olan İran’a karşı oynadıkları rol o kadar önemlidir ki, IV. Murad bu yüzden aÅŸiret sistemini meÅŸrulaÅŸtıran fermanlar bile yayınlamıştır: “En büyük ve en tehlikeli grup olarak görülen Kürtlerin statüsü daima duyarlı bir konuydu. Osmanlılar istimalet, yani gönül alma politikası uyguluyor, Sünni Kürtleri İran’a karşı tampon ve KızılbaÅŸ cemaatleriyle yaptıkları uzun savaÅŸlarda müttefik olarak kullanıyorlardı. Kürt reislerden bazıları doÄŸu Anadolu’da büyük servetler ve muazzam güç elde etmek için Osmanlı devletiyle olan baÄŸlarını kullanıyorlardı. Bu sayede, bölgedeki Osmanlı politikasını ve askeri harekâtı etkileyebiliyorlardı. 1632 ve 1633 yıllarında Sultan IV. Murad Kürt aÅŸiret reisliÄŸinin babadan oÄŸla geçiÅŸini pekiÅŸtiren bir dizi ferman yayınlayarak yerel askeri komutanlar ile idarecilerin Kürt aÅŸiretlerini taciz ve suistimal etmelerini yasakladı. Bunlardan birinde, Allah nasıl Zülkarneyn’e Yecüc Mecüclere karşı duvar inÅŸa etmeyi ihsan eylediyse, aynı ÅŸekilde Kürdistan’a, imparatorluÄŸun koruması altında, İran’ın iblis Yecüc’ünün fesatlıklarına karşı güçlü bir engel ve demirden bir kale gibi hareket etmeyi nasip ettiÄŸi belirtiliyordu. BaÅŸka bir fermanda, Kürt komu-tanların Osmanlı devletinin sadık ve vefalı duacıları olduÄŸu, padiÅŸahın yüce atalarının soylu zamanlarından bu zamana taht adına takdire ÅŸayan çeÅŸitli hizmetler verdikleri ve sayısız takdire ÅŸayan çaba gösterdikleri, dolayısıyla imparatorluÄŸun onlara saygı ve itinayla davranılmasını saÄŸlamaya mecbur olduÄŸu yazılıydı.”(14)

16. yüzyılın baÅŸlarında Anadolu’daki nüfusun % 27’sinin tam veya yarı-göçebe olduÄŸu ve bazı taÅŸra kentlerinde bu oranın nüfusun yarısını oluÅŸturduÄŸu düşünülecek olursa, Osmanlı devletinin ilk dönemlerinde aÅŸiretleri kendi toplumsal örgütlenmesine dahil etmenin özgün bir yolunu bulmak zorunda olduÄŸu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Sultan IV. Murad’ın fermanları ve aÅŸiretlere tanınan imtiyazlar ile geniÅŸ hareket serbestisi böyle bir tarihsel ve sosyal zeminde anlaşılabilir. Ancak 17. yüzyılın sonlarında daha belirli ve kesin toplumsal örgütlenme biçimleri yerleÅŸmiÅŸ ve esnek sınırlarla belirsiz kimlikler devlet için sorun yaratmaya baÅŸlamıştır. 18. yüzyılın baÅŸlarından itibaren göçebe aÅŸiretlerin göç yollarının sınırlanması ve belli ölçülerde denetlenmesi, kırsal alanda köylülerin ve mallarının korunmaya çalışılması bir zorunluluk haline gelmeye baÅŸlamıştır.

Osmanlı devletinin göçebe ve yarı-göçebe aşiretlerle kurduğu pragmatik ilişki değişen biçimler almakla birlikte, daha yerleşik ve kayıtlı bir toplumsal örgütlenme biçimi hâkim olduğu ölçüde aşiretlerin hareket alanı giderek daralmaktadır. 18. yüzyıl ise bazı bakımlardan bu eğilimin tersine çevrildiği, merkezin güç yitirip ayanın taşraya hâkim olduğu ve göçebe aşiretlerin de bu güç dengesinden azami biçimde yararlandığı bir dönem olmuştur. Bu durumda devlet aşiretlere parasal destek ve kendilerine gösterilen yerlerde kalmaları karşılığında genellikle daha verimli topraklar ve bürokrasinin üst kademelerine yükselme imtiyazı vaat etmektedir. Ancak 19. yüzyılın başından itibaren merkezi devlet, kendi gücünü sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak için son derece kararlı davranmaya başlamıştır. Devletin aşiretlere ve kabilelere daha dolaysız yöntemlerle müdahale ettiği bu dönemde, belirli aşiretlerin devletin karar verdiği yerlere zorla yerleştirildiği, aşiret ve kabilelerin bölündüğü, göç yollarının ve hareket serbestilerinin sınırlandığı görülmektedir.(15)

19. yüzyılın ikinci yarısında aÅŸiretlerin çok sıkı bir ÅŸekilde denetim altına alındıkları ve bu denetimi aşındırma çabalarının sık sık askeri güçle cezalandırıldığı anlaşılmaktadır: “1514’te Türkiye ve Kürt devletleri arasında yapılan andlaÅŸmadan sonra, 150 yılı aÅŸkın bir süre Kürtler, inançla Türkiye’ye karşı sorumluluklarını yerine getirdiler. Türkiye’nin saldırı ve savunma amaçlı tüm savaÅŸlarında yer aldılar ve onbinlerce hayatı kurban ettiler. Fakat Türkler, her zamanki gibi sözlerine sadık kalmadılar. YaÄŸma ve köleleÅŸtirme daima hareketlerinin asıl amacını oluÅŸturdu. Hile ve kılıç kurdukları hakimiyetin araçlarıydı. Sultan Süleyman, 1683’te Viyana kapılarından döner dönmez Kürt devletleri arasında ihanet ve entrika kampanyası baÅŸlattı. Aralarını nifak ve düşmanlıkla bozdu. Üstelik bağımsızlıklarına açıkça müdahale etmeden, Süleyman keyfi olarak merkez karargâhı Diyarbakır’da bulunan, Kürt devletleri ve İstanbul arasında aracı olacak bir genel vali atadı. Böylece böl ve yönet taktiÄŸi olaÄŸan ÅŸekilde devam etti. Türk istilacılar aÅŸama aÅŸama; ama emin bir ÅŸekilde Kürt devletlerinin elinde bulunanları bahanelerine bitmez desteklerle hazırladılar ve oraları eyalet haline getirdiler. 19. yüzyıl ortalarıyla beraber Abdülmecit’in hükümdarlığı sırasında neredeyse tüm Kürt toprakları aÅŸiret reislerinin teslim olmalarıyla, Türkler tarafından ilhak edildi ve aÅŸiret reislerine küçük, sözde yönetimler kaldı. Kürt devletleri içinde en güçlüsü Cizre’nin yöneticisi Prens Bedirhan 1847’de Türk sultanına bir bağımsızlık teÅŸebbüsü olarak meydan okudu. 100 bin kiÅŸiden fazla Türk orduları, Bedirhan’ın elleriyle feci yenilgiler yaÅŸadılar. Fakat kendi kuzeni(YezdanÅŸer)nin ihanetiyle öldü. Sonuçta Kürt bağımsızlığının son kalan yeri de Türklere teslim oldu. O zamandan beri Kürt halkı çobansız, bir çok parçaya ve uzlaÅŸmaz gruplara bölünmüş bir halde zulme uÄŸruyor, eziliyor ve Türkler’in ellerinde yanlışlıklara hizmet ediyor.”(16) bu sözler bir anlamda Kürtlerin statüsünün iniÅŸli ve çıkışlılığını ve anlaÅŸmaya raÄŸmen belirsizliÄŸine iÅŸaret eder. Burada okuyucuya mirasçı Prens’in çoban nitelemesine dikkat çekmek isterim.

Osmanlı-Kürt ittifakını başlangıcına bu kadar uzun ve önemli bir yer vermemizi okuyucu yadırgayabilir ancak sonraki tüm ilişkiler gerek Osmanlı ile gerekse Kürtlerin birbirleriyle arasındaki ilişkiler bu antlaşmanın ruhunu taşıyacak ve her zaman ve her dönem devletin gücünü yakından talep edecek, yapılan yardımlar ve hizmetler sıralanacaktır. İlginçtir ki yıllar sonra Bedirhani ailesinden Emir Celadet Bedirhan Mustafa Kemal’e yazdığı mektupta “İzmir kaldırımlarında şakırdayan ilk demirler Kürd süvarilerin nalları idi”(17) Aynı anlayışın günümüzde de sürdüğünü görmek mümkün Özgür Politika gazetesinde yayınlanan “Kürtlerle İttifak Kazandırır”(18) adlı makale bu zihniyetin günümüze uzanan tipik örneği olarak okunmalıdır. Bu bakımdan BDP yönetiminin 19 Mayıs 2011 tarihli açıklaması da ilginçtir.

Bir diÄŸer Bedirhani Fizan’daki sürgünden 1908’de dönüşü ile ilgili, yorumu gerektirmeyen sözleri ile bölümü bitiriyoruz: “Jön-Türklerin eliyle Tiripol ve Fezzan Bulgar ve Ermeni halkı rahat bir ÅŸekilde çıkıp bizim önümüze geçtiler… Evet. Bu tarihi anımız nedeniyle, biz ne kadar Osmanlı devletine eyvallah ettiysek de bize karşı şüphe ile yaklaÅŸtılar. Biz hiç bir zaman korkusuz yaÅŸama ÅŸansına kavuÅŸamadık. Sürekli haksızlık gördük ve insafsız baskılara maruz kaldık. Ölüm tehlikesini hep yanıbaşımızda hissederek yaÅŸadık. Onlar bizi hep yabancı olarak saydılar, özellikle beni… İnancıma göre, bizim için Kürt Mirleri ve çocuklarına Türkiye gerçek vatan olamaz. Bizi öldürmek için içerde tutuklu tutulmamız için ya da mal-mülkümüzü talan etmek üzere özel görevliler görevlendirildi… Biz ne kadar iÅŸimizi baÅŸarılı bir ÅŸekilde yapıp devletin çeÅŸitli kademelerinde yararlı iÅŸleri yaptıysakta, devlet bize gü-vensizliÄŸini her adımda gösterdi.”(19)

NOTLAR:
1- Ahmet Kardam, Cizre-Bothan Beyi Bedirhan Direniş ve İsyan Yılları, Dipnot, 2011
2- Abdurrezzak Bedirhan, Otobiyografya, Peri Y. 2000,s 24
3- Mahmut Bozarslan, Kürtler ve Türk Devleti, Türkiye Tarihi (1839-2010) Ed. Reşat Kasaba, Kitap Y. 2011, s 356
4- Abdurrezzak Bedirhan, Otobiyografya, Peri Y. 2000, s 68.
5- Mahmut Bozarslan, Kürtler ve Türk Devleti, Türkiye Tarihi (1839-2010) Ed. Reşat Kasaba, Kitap Y. 2011, s 355-6
6- Arsen Yarman, Palu-Harput !878, 1. Cilt Adalet Arayışı, Derlem Y. 2010, s 117 Reşat Kasaba 158
7- Emir Celadet Ali Bedirxan, Bir Kürt aydınından Mustafa Kemal’e Mektub, Doz Y.2010, s 40.
8- Şerafeddin Han, Şerefname, kürt Ulusunun Tarihi II/I{4}, Çev.Rıza Katı Yaba Yayınları,2010, s 276-277
9- Abdurrezzak Bedirhan, Otobiyografya, Peri Y. 2000, s 21
10- Prens Sureyya Bedirhan, Kürt Davası ve Hoybun, çev Dilara Zirek, Med Y. 1994, s 32-33
11- Ahmet Kardam, Cizre-Bothan Beyi Bedirhan, direniş ve isyan yılları. S 55-56
12- Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, çev. Banu Yalkut, İletişim Y. 2006, s 218
13- Reşat Kasaba, dünya İmparatorluk ve Toplum Kitap Yayınevi, 2005, s159.
14- Arsen Yarman, Palu-Harput !878, 1. Cilt Adalet Arayışı, Derlem Y. 2010, s 117-118
15- Arsen Yarman, Palu-Harput !878, 1. Cilt Adalet Arayışı, Derlem Y. 2010, s 118-119
16- Prens Sureyya Bedirhan, Kürt Davası ve Hoybun, çev Dilara Zirek, Med Y. 1994, s 32-33
17- Emir Celadet Ali Bedirxan, Bir Kürt aydınından Mustafa Kemal’e Mektub, Doz Y.2010, s 49
18- Mehmet Nuri Tiryaki, Kürtlerle ittifak kazandırır http://www.yeniozgurpolitika.com/index.php?rupel=nuce&id=1579
19- Abdurrezzak Bedirhan, Otobiyografya, s 18

Newroz 29 Eylül 2011 sayı 188