Sezai TEMELLİ
Özgür Gündem
Kadim Ermeni halkının büyük ve dinmeyen acısı devam ediyor. Soykırım tanımının yapılmasının, kavramın uluslararası hukuk yazınında yerini almasının nedeni olan bu büyük felaket hâlâ inkârla geçiÅŸtirilmeye çalışılmakta. Büyük felaketin ekonomi politiÄŸi, bir baÅŸka açıdan, ‘milli iktisat’ denen canavarın diÅŸleri arasında insanlığın nasıl çaresizce katledildiÄŸini bize anlatmakta. Bugün küresel kodlarla Kürt illerine yönelik açılımcı politikaların 100 yıl önceki stratejilerden, ekonomi politik açıdan, aslında pek farkı yok. Burjuvazi aynı burjuvazi, devlet aynı devlet; bugün farklı olan kapitalizmin birikim rejimindeki deÄŸiÅŸim…
İttihat Terakki’nin 1910 kongresinde şekillenmeye ve sistematize edilmeye başlanan millî iktisat anlayışı, Anadolu’daki Rum ve Ermeni sermayesinin el değiştirmesine yönelik bir harekettir. Kapitalizmin dönemsel özelliği, özellikle Almanlarla oluşan ittifak, ‘yeni burjuvazi’ hamlesini gerekli kılarken, bu burjuvazinin bürokratik olmayan yanı ‘sıkıntılı’ bir görünüm sergilemekteydi. Sıkıntı; Müslüman ve Türk olmayan bir burjuvaziyle bürokrasinin ve partinin bağlarının uyuşamayacağı yönündeki anlayıştan kaynaklanmaktaydı diyebiliriz. Diğer taraftan, mala mülke el koyma fırsatını yakalayan bu ittihatçı güruhu, bu fırsatı kaçırmamak adına insanlık tarihinin en büyük suçlarından birini işledi. Aslında, Ermeni halkına yönelik çok önceleri başlayan katliam politikası bu dönemde sistematik hale getirilerek uygulandı. Bu uygulamaya dair bazı sonuçlara baktığımızda, büyük felaketin iktisadi görünümü de ortaya çıkıyor.
Örneğin; 1908’de anonim şirketlerde Türk sermayesinin payı sadece yüzde üç. 1923’e gelindiğinde bu oran yüzde 38. Yine aynı dönemler için ticaret yapan tüccarlara baktığımızda, ithalat ihracat işindeki Türk tüccarlar yüzde dört civarındadır. Komisyonculukta bu oran yüzde üçün altındadır. Liman işleri tamamen Türk olmayanların elindedir. Toptancılık yapan tüccar oranı yüzde 15, perakende alanındaki Türk tüccar oranı yüzde 25’tir. Savaş sonrası bu oranlar dramatik bir şekilde Türkler lehine değişmiştir.
İsmail BeÅŸikçi’den alıntı yaparsak; “1915 yılında Ermenilere karşı sürdürülen politikanın çok önemli yönlerinden biri de sürgündür. Sürgüne gönderilen Ermenilerin mallarına çevredeki eÅŸraf tarafından el konulmuÅŸtur. Sürgün kanlı olmuÅŸtur. Pek çok katliam, soygun yaÅŸanmıştır. Sürgüne gönderilen Ermenilerin malları eÅŸraf tarafından yaÄŸmalanmıştır. Sürgüne gönderilenlerin beraberlerinde götürdükleri altın, bilezik gibi pahada ağır yükte hafif mallara el koyabilmek için insanlar yollarda öldürülmüşlerdir. SavaÅŸtan sonra sürgüne gönderilen Ermenilerin tekrar yurda dönmeleri yasaklanmıştır. Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra, sürgüne gönderilen Ermenilerin ve Rumların bir kısmı tekrar yurtlarına dönerek mallarına ve mülklerine sahip olmaya baÅŸlamışlardır. Rumlardan ve Ermenilerden yaÄŸmalanmış bu malların tekrar onların eline geçmesini engellemek için Kuvva-i Milliye TeÅŸkilatı kurulmuÅŸtur. Kuvva-i Milliye’nin temelindeki en önemli sınıfsal etkenlerden biri budur. Rumların ve Ermenilerin tekrar gelmelerine ve mallarına sahip olmalarına engel olmak.â€
Savaş sonrası aslında en önemli gelişme yukarıda anlatılan el koymalar sonucu gerçekleşmiştir. Hızlı bir parasal servet artışı ekonomide yaşanmış, bunun sonucunda da iç borçlanma hayata geçirilebilmiştir. Borçlanma halkın elindeki nakitlerden sağlanmış ve bu sayede yeni ekonomi önemli bir kaynağa kavuşmuştur. Bu da siyasetin ve burjuvazinin millî iktisat rotasında yürüyebilmesi anlamına geliyordu, öyle de oldu!
Eğer öyle olmadıysa; o halde sormak gerekir: Ermeni mallarına ne oldu?