
Not: EÄŸer engelleyemezsek Kamp Armen, Tuzla Ermeni Yetimhanesi Mayıs 2015 sonunda yıkılacak… Yetim çocukların hayalleri sermayeye peÅŸkeÅŸ çekilecek. Kamp Armen’i, Atlantis’imizi, Tuzla Ermeni Yetimhanesini vermeyeceÄŸiz! #KampArmen
Hrant Dink
22.06.2010
Dümdüz bir araziydi bizi alıp götürdüklerinde. Birkaç yüz metre ilerisinde de, henüz el deÄŸmemiÅŸ bir göl ve yanında tertemiz bir deniz. İlkokul iki ile beÅŸinci sınıflar arasında okuyan çelimsiz öğrencilerdik, 20 kiÅŸi kadar. Koca bir yaz orada kamp hayatı yaÅŸayacaktık güya… Ve kazmaya baÅŸladık önce. Kazdık çadır çubuklarını diktik, kazdık fidan diktik, kazdık kuyu açtık. Başımızda bir inÅŸaat ustası ve biz 20 çocuk amele, kazdık temel attık ve bina inÅŸa etmeye baÅŸladık. Yanı sıra kazdık kümes yaptık, ahır yaptık. İnanın o yıl hep kazdık.

Tam üç ay boyunca çalıştık çabaladık ve o dümdüz çorak araziyi giderek yeÅŸillenen giderek renklileÅŸen, üzerinde binalar yükselen ve görenlere “aaa…! buraya insan eli deÄŸmiÅŸ burada insanlar yaşıyor” dedirten bir yer haline getirdik . Kamp hayatı yaÅŸamaya gitmiÅŸtik, kamp inÅŸa edip döndük yatılı okulumuza o yaz.

Ve o yazlar, yıllarca ardı sıra hep böyle devam etti. Her yaz gittik Tuzla Kampına. Biz çocukların sayısı da giderek arttı. Yeni kuyular açtık, su çoÄŸaldı, yeÅŸillikler çoÄŸaldı. Gündüzler ve geceler boyu elle durmaksızın çektiÄŸimiz su tulumbası da günün birinde motorlaÅŸtı. Yıllar geçtikçe aÄŸaçlar boyumuzu geçti, binaları kapladı, kampın göğü geçit vermez oldu kızgın güneÅŸe, gölgeleÅŸti her bir yan. Çocuk emeÄŸimize karışan çocuk seslerimiz gübresiydi belki de doÄŸanın. Gelen imrenir, gören imrenirdi. “AÅŸkolsun ” derdi herkes, “aÅŸkolsun”.

Bu arada biz çocuklar da hazıra konma yerine kendi ürettiÄŸiyle yaÅŸama kültürünü ediniyorduk yavaÅŸ yavaÅŸ. Kümesten günde birkaç kez topladığımız yumurtaların bolluÄŸunu anımsıyorum bazen, nasıl da hedef tahtalarına nışan alıyorduk tam onikiden. Tavuk kıçında gezinen parmaklarımızla henüz taÅŸlaÅŸmamış yumurtayı lastik top halinde yakalayabiliyorduk her an. Bolluk ve bereket getirmiÅŸtik o 10 dönüm çorak araziye. Tazeyi ve canlıyı yaşıyorduk kendi yarattığımız canlı ortamda. Beethoven’in müziÄŸiyle dini ayin yapıp ahır temizliyorduk ardından. Ya da kampın bir ucundaki kavak aÄŸaçlarının alt gövdelerini kireçlerken ötede salonun hoparlöründe çalan halk müziÄŸimizin dört sesli yorumlarını dinleyebiliyorduk aynı anda. Günde çok saat çalışıyor çok saat da şükrediyorduk Tanrıya. Dua baÅŸlangıcımızdı hep “Tanrım bizlere bahÅŸettiklerini ihtiyacı olanlardan esirgeme” demek.

Günün birinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden bir yazı geldi Kampın sahibi GedikpaÅŸa Ermeni Protestan Kilisesine. Azınlıklara ait vakıflar 1936 yılından sonra bu ülkede herhangi bir gayrımenkul satın alma, mülk edinme, hakkına sahip deÄŸilmiÅŸ meÄŸerse. Yasalar buna engelmiÅŸ. Dolayısıyla bu kampın tapu kaydı iptal edilecek kamp da eski sahibine iade edilecekmiÅŸ. Dediklerini de yaptılar doÄŸrusu. Davalarla, dolaylı dolaysız yaptırımlarla kampı elimizden aldılar ve eski sahibine geri verdiler sonunda.

Biz öylece cascavlak kaldık ortada. Kamp yeri ve binası şimdi öyle duruyor orada. Kenarları oldu tam bir villa panayırı. Bina ise dişleri dökülmüş, avurtları çökmüş, sendeleyen yaşlı bir harabe. Bizim o güzelim yeşil ağaçlarımız birer birer kesilmiş, kalanlar ise küsmüş sararıp solmuşlar öylece.
GeçtiÄŸimiz pazar Kınalıada çocuk kampının sezon açılışında Tuzla Kampını anımsadım hep. Çalınan, gaspedilen “çocuk emeÄŸim”i sorguladım usumda. Åžimdi ne bekleniyor benden? “Helal olsun” mu diyeyim yani? Yoksa… “AÅŸkolsun”mu?