Karin KARAKAÅžLI
Agos
Kadın bedeni üzerinden en kaba, en eril söylemlerin üretildiÄŸi zamanlardan geçiyoruz. BireyliÄŸi yok sayılan, ÅŸu ya da bu gerekçe ile nesne konumuna getirilen kadın, her tür siyasi tartışma programı ve köşe yazısı savaÅŸlarının baÅŸ konusu. Son olarak Zehra DevelioÄŸlu’nun Gezi direniÅŸi sırasında KabataÅŸ’ta kalabalık bir grup tarafından saldırıya uÄŸradığı iddiasına iliÅŸkin tartışmalar, insanı orta yerinden çatlatacak düzeysizlikte.
Bu son tartışma, hoyratlık, kötücüllük ve siyasi kutuplaşma adına çok acıklı verilerle dolu ama herhalde en fecisi kadının, gıyabında bahsedilen bir konu başlığına dönüşmesi. O kadar ki uğruna nice mücadele verilen “Kadının beyanı esastır†ilkesi bile ucuz polemiklere, hınç dolu restleşmelere peşkeş çekilebiliyor. Ve tabii, kadın mücadelesi ısrar ve inatla yok sayılıyor.
KabataÅŸ’ta tacize uÄŸradığını beyan eden kadın o günden bugüne türlü siyasi dengelerin nesnesi kılındı. Zaten sorun da bu deÄŸil mi temelde? Erkin dilinde, sistemin çarkında kadın kendi sesi, varlığı kaale alınmayan, edilgen bir obje. BaÅŸbakan’ın “Benim başörtülü bacımı yerlerde sürüklediler†söylemleri manÅŸetlere taşınırken de bugün ortaya çıkarılan kayıt görüntülerinde herhangi bir saldırı emaresine rastlanmaması üzerinden ilkenin kendisi hedefe oturtulurken de yapılan esas olarak aynı. Üstelik ardımızda bıraktığımız Gezi direniÅŸinin kendisi cinsiyetçi ifade ve küfürlerden arınmış, mizah dolu ve doÄŸrudan teması öngören yeni bir dil ve iliÅŸkilenme biçimi ilham etmiÅŸken…
Bir kadının taciz ya da tecavüze uğradığını beyan etmesi, her tür tahakküm, aşağılanma karşısında bir mücadeleyi göze alışıdır. Erke karşı verilen savaşta, o en yalnızlaştırıcı anda bu ilke, toplum ve aile yapısı ile kanun sitemi daha en başından kadını sorgulamak ve hatta yargılamak üzerine kurulu bir düzende kadının ayağının altına zemin verir.
Biz halen boÅŸandığı ya da ayrılma aÅŸamasında olduÄŸu eski koca ya da sevgilisi tarafından ya da aile meclisi kararıyla ‘namus’ kisvesi halinde sokak ortasında öldürülen kadınların ülkesiyiz. Biz halen tecavüze uÄŸradığında içtiÄŸi bira, üzerindeki kıyafet mazeret gösterilen kadınların ülkesiyiz. Üzerine titrenmesi gereken bir ilkenin bu denli kolay harcanabilmesi de o erk dilinin ve zihniyetinin etkisini kanıtlamaz mı sahi?
Bugüne kadar hiçbir cinayet ya da tecavüz karşısında kılını kıpırdatmamış, aksine kadına kaç çocuk doğurması gerektiğini, neden doğum kontrol, sezaryen ve kürtajdan kaçınması gerektiğini en eril dille söylemekten çekinmemiş bir Başbakan, birden “Kadının beyanı esastır†ilkesini cansiperhane savunuyor diye, bir doğru heba mı edilecek? Taciz ve tecavüze uğrayan kadınlardan halen görüntü istenen bir mahkeme sisteminde bu ilke uğruna verilen koca mücadele yok mu sayılacak?
Burası rızadan, haksız tahrikten bahsedenlerin ülkesi. Aksini ispat erkeğin yükümlülüğündedir diyen, hüküm değil esas kabul edilen kadın beyanı, bu haliyle başka türlü bir hayatın ihtimali. Dolayısıyla pragmatizme, demagojiye, kaypaklıklara kurban edilemeyecek kadar kıymetli.
Her ÅŸeyin fazlasıyla kirletildiÄŸi, psikolojik savaÅŸ uÄŸruna nice kirli oyuna tenezzül edildiÄŸi bir dönemde elbette bu görüntüler eÄŸer beyan edilen sürenin tamamı ise, kadını yalanlıyor. Bu noktada ise öncelikle konuyu siyasi malzeme haline getiren iktidara, medyaya ve bizzat olayın ortasındaki kadına dönüp sorulacaklar var. Ama aynı aÅŸağılayıcı, hedef gösterici dili kullanarak içi boÅŸaltılmaya çalışılan ‘kadının beyanı’ ile varılabilecek hiçbir hayırlı son yok. Daha fazla taciz, daha fazla tecavüz, daha fazla cinayet dışında..
Ataerkil ve heteronormatif düzeni üreten, aileyi ise ‘genel ahlâk’ düsturuyla kutsayan yeni dönem muhafazakâr politikaların faÅŸizme kadar uzanan tehlikeli bir yolculuÄŸu var. Bu istikamet alternatif bütün hayat arayışlarına kapalı. Oysa hayatın hakikati bu deÄŸil. Feminist, LGBTİ hareket ve queer politika her bir koldan hakikati kapsayıcı kılacak yeni bir düzenin inÅŸası için çaba veriyor.
Bu çaba bütün önyargılardan arınmayı, maÄŸduriyetler hiyerarÅŸisi yaratmadan, birbirinin üzerine basmadan, gettolara mahkûm olmadan yaÅŸamayı öngörüyor. Yazın Kabataş’tan Gezi Parkı’na yapılan kadın yürüyüşü, kadına yönelik ÅŸiddete karşı ortak bir tepkiydi. Elbette o zaman da bütün siyasi hesaplar apaçıktı ama bunlara meze edilemeyecek bir ortak payda ağır bastı, birleÅŸtirdi. Tıpkı son Onur Yürüyüşü’nde bir araya gelen onbinlerce insanın LGBTİ haklarını kendi hayatlarının geniÅŸlemesi açısından da payda kabul ediÅŸleri gibi.
Başörtüsünden rahmine sürekli malzeme edilen, başörtülü kadına karşı şortlu kadının mağduriyeti gibi bir eşleştirmelere konu edilen kadınlar bu erk oyunlarından da o eril dilden de ikrah getirmiş durumda. Kadına kulak kesilin, bakışınızı bacağına, kalçasına, memesine değil bir kez de varlığına yöneltin. Ola ki, şaşırırsınız.