Kadin AKIN
Bianet
2015, İttihat Terakki Hükümeti önderliğinde Ermenilere uygulanan soykırımın 100. yılı olması münasebetiyle epey hareketli geçeceğe benziyor. Dile kolay, tam 100 yıldır, 1 milyondan fazla Anadolu Ermenisini sürgün yollarında acımasızca katleden İttihat Terakki yönetimi ve bu suçun ortağı onun devamcısı Türkiye Cumhuriyeti, bu sorundan kaçacağını, tarihin karanlık labirentlerinde unutturacağını sanıyor ve bu sorunla yüzleşmeyeceğini varsayıyordu.
Taner Akçam’ın 2008 yılında yayımlanan, Ermeni soykırımını arÅŸiv belgelerine dayanarak anlattığı “Ermeni Meselesi HallolunmuÅŸtur†isimli kitabı, 1919 Nisan’ında soykırım nedeniyle açılan davada yargılanıp idam edilen BoÄŸazlıyan Kaymakamı Kemal’in mahkemesinde yazılı olarak ifade veren BoÄŸazlıyan Müftüsü Abdullahzade’nin ÅŸu satırlarıyla baÅŸlar: “Erkekler tutuklanıyor ve sürgüne gönderiliyorlardı, fakat nereye gönderilmekteydiler? Hiç kimse bu konuda bir ÅŸey bilmiyordu. Sonunda iÅŸittik ki; onları öldürüyorlardı. Erkeklerin ardından, kadınlar ve çocuklar da sürgüne gönderildi ve katledildi…â€
Aslında son yıllarda yayımlanmış ve her biri soykırımdan tesadüfen kurtulmuÅŸ tanıkların hikayeleriyle dolu onlarca kitabın özeti olan bu sözleri, BoÄŸazlıyan Müftüsü, Kaymakam Kemal’in yüzüne karşı mahkemede söylemiÅŸti
GeçtiÄŸimiz hafta Agos gazetesinde, Tarihçi Ümit Kurt ve gazeteci Alev Er’in Paris’teki Nubaryan Kütüphanesi’ndeki araÅŸtırmaları sırasında, yeni bir belgeye ulaÅŸtıkları haberini yayınlandı.
Haber: “Dönemin en önemli Ermeni yazarlarından Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan Paris Konferansı’nda Ermeni Delegasyonu’nu temsil eden Boğos Nubar Paşa’ya sunulan 11 sayfalık rapor, 1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı korkunç muameleyi anlatıyor†diye devam ediyordu. Haber sosyal medyada epey bir karşılık buldu ve insanlar okudukları karşısında sarsıldılar.
Ermeni soykırımıyla yüzleşme kaçınılmaz
Benzer haberleri ve tanıklıkları soykırımın 100. yılı vesilesiyle önümüzdeki aylarda da bolca duyacak ve okuyacağız. Enteresan olan ise soykırımın üzerinden 100 yıla yakın bir zaman geçmiÅŸ olmasına raÄŸmen, Ermeni halkına yapılan gaddarlıkların Türkiye’de sınırlı bir kitle tarafından biliniyor olması. KuÅŸkusuz yakın zamana kadar soykırım suçunun iÅŸlendiÄŸi dönemin arÅŸivlerini açmayan, açtığı arÅŸivler üzerinde ise hala denetimi sürdüren, soykırım ve katliamın vahÅŸetini tanıklıklarla anlatan kitapları yasaklayan, toplatan Türkiye Cumhuriyetinin, yasakçı ve baskıcı tutumu bunda büyük etken. Ne var ki Türkiye’nin geçtiÄŸimiz yüzyılın başında gerçekleÅŸtirilen Ermeni soykırımı ile yüzleÅŸmesi kaçınılmaz bir durum.
Bugüne kadar; arşivleri açmayarak, belgeleri imha ederek, yalan söyleyerek, masa başında üretilmiş “belgelerle†dezenformasyon yaparak, olmuş olandan kurtulacağını sanması da işlediği suçların bir tür devamından başka bir şey değildi.
İttihat Terakki önderliÄŸinde giriÅŸilen bu soykırım, Balkan savaşı ve Sarıkamış hezimeti sonrasında Anadolu’yu, tamamen TürkleÅŸtirmek ve her türlü mezhebe baÄŸlı tüm Hıristiyanlardan temizlemek amacını taşıyordu.
Son derece planlı biçimde Dahiliye Nazırı Talat PaÅŸa tarafından gün be gün ÅŸifreli telgraflarla yönetilip, sonuçlandırıldı. Fuat Dündar’ın “Modern Türkiye’nin Åžifresi†adını verdiÄŸi 2006 yılında yayımlanmış kitabında deÅŸifre edilen ÅŸifreli telgraflarla soykırımın Talat tarafından nasıl bir titizlikle sürdürüldüğü anlatılmaktadır. (Çok önceleri Vahakn N. Dadrian’ın soykırımı anlatan ve kanıtlayan kitapları yayımlanmıştı.)
Kendisi bir dönem Selanik’te telgraf memuru olarak çalışan Talat, sonunda bir telgraf aparatını evine baÄŸlayarak soykırımı gece-gündüz takip etmiÅŸ, sadece Ermenilerin Der-zor gibi yaÅŸamaları olanaklı olmayan çöllük bir bölgeye sürülmesini, yollarda öldürülmesini, yol kenarlarında biriken cesetlerin ortadan kaldırılmasını ve geriye kalan mal varlıklarının envarterlerinin düzenli tutulmasını takip etmekle kalmamış, Balkanlardan gelen Müslüman muhacirlerin de Türklerin arasına uygun oranlarda yerleÅŸtirilerek onların “TürkleÅŸtirilmesi†içinde yüzdelere dayalı planlar yapmıştı. Üç ayda bir ÅŸifresi deÄŸiÅŸtirilen telgrafların kimisinin sonunda, okunduktan sonra imha edilmesi de istenmekteydi.
1913-14 yıllarında kıyılar Rumlardan temizlendi
Ağırlıklı olarak kıyı ÅŸeridinde yaÅŸayan Rumların sistemli olarak sürgün edilmeleri 1911’li yıllarda baÅŸlamışsa da, 1913 ve 14 yazında bu tehcir büyük rakamlara ulaÅŸmış, Balkanlardan kitleler halinde gelen Müslüman muhacirlere yer açabilmek içinde bu belli bir plana baÄŸlanmıştı. İttihat Terakki’nin iktidarı tümüyle eline aldığı 1913 yılından sonra Hükümet, TeÅŸkilatı Mahsusa (Enver’e baÄŸlı özel istihbarat) ve parti kadrolarının tümüyle koordineli çalışmalarıyla yürütülen Rum tehciri, daha sonra gerçekleÅŸtirilecek Ermeni soykırımına da tecrübe ve deney oldu.
İskan-ı AÅŸair ve Muhacirin Müdüriyeti adıyla Ermeni soykırımında koordinasyonu üstlenen kurumun baÅŸkanı, daha önce Türk-Yunan nüfus deÄŸiÅŸiminde görev almış olan Şükrü Kaya’dır.
Birinci Dünya savaşı öncesinde “dahili düşmanlardan†kurtulmak ve kıyı ÅŸeridini daha güvenli hale getirebilmek için baÅŸlatılan bu sürgün, Yunanistan ve Bulgaristan’dan Balkan savaşı nedeniyle göç etmek zorunda kalan Müslüman ahalinin yaÅŸadığı zorlukların bilinçli biçimde abartılıp, manipüle edilmesiyle tam bir vahÅŸete dönüştü.
Kıyılarda yaÅŸayan Rumların, düşman denizaltılarına düzenli istihbarat verdikleri söylentisiyle Rum köyleri kuÅŸatılmış, zorla para alınmış, keyfi tutuklamalar, cinayetler, evlere ve topraklara el koymalar devam etmiÅŸtir. O döneme ait İstanbul Rum Patrikhane raporlarında sayısız belgeye bugün de ulaÅŸmak mümkündür. 1913-1918 arası Osmanlı’da Amerika BirleÅŸik Devletleri (ABD) elçiliÄŸini yapmış Morgenthau “Türkler, Rumlara, Ermenilere karşı uyguladıkları yöntemi uyguladılar. Onları Osmanlı Ordusu’na aldılar, işçi (amele) taburlarına aktardılar… Bu Rum askerlerinin binlercesi, Ermeniler gibi soÄŸuk, açlık ve öteki yokluklar yüzünden öldüler… Rumlar her yerde gruplar halinde toplandılar. Türk jandarmalarının sözde koruyuculuÄŸu altında, genellikle yaya olarak, iç bölgelere taşındılar†diye yazar.
İttihat Terakki gerçekten de tehciri bir kaç kademede gerçekleştirdi. Önce Rumları kıyılardan iç bölgelere sürgün etti, sürgün edilen yerlerde Müslüman ahaliye göre oranlarının yüzde 5, en fazla yüzde 10 olmasına dikkat etti ( bu oranlar Ermeni soykırımında da titizlikle uygulandı), ama sürgün edilen yerde de rahat bırakmayarak tümüyle Anadolu’dan “yabancı ur†diye tanımladığı Hıristiyan topluluğu söküp attı.
Bunu yaparken de Girit’ten ve Balkan’lardan gelen Yunanca bilen muhacirler, TeÅŸkilat-ı Mahsusa aracılığıyla kullanılarak, Yunanistan veya Rum kilisesinin elemanı görüntüsünde, “Yunanistan’a topluca gitme†propagandası yapılmış, güya gönüllü gidiÅŸler organize edilmeye çalışıldı.
Esasen “güvenlik†nedeniyle başlatılan bu tehcirin, daha sonra gelecek Ermeni soykırımının sonuçlarında olduğu gibi sermayenin “Türkleştirilmesine†de hizmet ettiği çok açık.
Åžifreli telgraflar
Gerek İstanbul Rum Patrikhanesinin, gerekse Yunanistan’ın Avrupa devletleri nezdindeki itiraz ve protestoları ve Yunanistan’ın bu kıyımı savaÅŸ sebebi sayacağını açıklaması, sürdürülen tehcirin Hükümet uygulaması deÄŸil de “ Muhacir çeteler†tarafından gerçekleÅŸtiriliyor algısı yaratıldı. TeÅŸkilat-ı Mahsusa’nın denetimindeki bu çeteler kimi zaman göstermelik soruÅŸturmalara da uÄŸradı.
Anadolu’nun TürkleÅŸtirilmesi konusunda İttihat Terakki’nin en büyük akıl hocasının Alman uzman ve Askeri yetkililerin olmasına raÄŸmen, Almanya’nın baÅŸlaması muhtemel Birinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan’ı karşısına almama, hatta yanına çekme politikası sonucu, Rumlara uygulanan tehcire en büyük tepki de zaman zaman Almanya’dan geldi.
DeÄŸiÅŸik kaynaklara göre ortalama olarak Ege, Trakya ve Karadeniz’den 1 milyon 200 bin Rum (Birinci Dünya Savaşı öncesi rakamlarla 1.5 milyondan fazla) bu topraklardan gönderildi.
1913’de baÅŸlayan Rumlara dönük tehcir, 1922-24 yılları arasında uygulanan mübadele ile devam etti. Alexander Papadopoulus’un Pencere yayınlarından 2013 yılında yayımlanan kitabı da, bu kitaba Türkçe ön söz yazan Sait ÇetinoÄŸlu’nun paylaÅŸtığı ÅŸifreli telgraflar da, Rum Tehcirini kanıtlar nitelikteki belgelerdir.
İttihat Terakkinin baÅŸlattığı Rum’lara dönük “tehcir†onun devamcısı Türkiye Cumhuriyeti tarafından sürdürüldü. 1942 yılındaki varlık vergisi, 1955 yılında artık Milli İstihbarat’ın oynadığı rolün tümüyle açığa çıktığı 6-7 Eylül olayları, 1964 yılında BaÅŸbakan İnönü’nün imzaladığı kararname ile 12 bini aÅŸkın Rum’un sınır dışı edilmesi ve 1974 yılındaki Kıbrıs’ın “barış harekatı†adıyla iÅŸgal edilmesiyle birlikte son kalan Rumlar da bu topraklardan gittiler.
1965 yılında KurtuluÅŸ (Tatavla) semtinde babasının iÅŸlettiÄŸi odun-kömür satış deposunu çok ucuz bir fiyata Erzincanlı birisine satıp Atina’ya gitmek zorunda kalan bir Rum dostumun söyledikleri hala kulaklarımda.
“Sizinkiler bize Almanların Yahudilere yaptığını yaptılar. Milli Türk Talebe BirliÄŸi’nden gençler gelip, babamın dükkanının önünde nöbet tutuyor ve alış veriÅŸ yapanlara, “Bir Rum’la ticaret yaptığının farkında mısın?†diye soruyorlardıâ€
Åžimdilerde bu topraklarda yaÅŸayan Rum sayısının 2 bin 500 kadar olduÄŸu rivayet ediliyor… Rumlara ve Ermenilere yapılan bu kadar insanlık dışı uygulamalardan sonra dünün BaÅŸbakanı, bugünün CumhurbaÅŸkanı, kendisine hangi sıfatlarla hakaret edildiÄŸini anlattığı bir televizyon programında, “Affedersiniz bana Ermeni dediler†diyebiliyorsa, Rum tehciri de, Ermeni soykırımı da hala devam ediyor demektir.
