Etha
Balkan savaÅŸları daha bitmeden 1913 Ocak’ında “Babıali baskını” denilen darbe ile Osmanlı yönetiminin Talat, Enver ve Cemal paÅŸaların tekeline girmesiyle dengeler deÄŸiÅŸti. Bu yönetim topyekün yok etme de (soykırım) dahil olmak üzere her yola baÅŸvurmayla Hristiyan halklardan kurtulmakta kararlıdır.
AYDIN AKYÜZ – Ermeni soykırımının iki temel ‘provası’ yapıldı. Bunlardan ilki, 1894-1896 yıllarında 200 binden fazla Ermeni’nin katledilmesiyle doruÄŸuna varan on binlercesinin zorla MüslümanlaÅŸtırıldığı, binlerce kadın ve çocuÄŸun kaçırılarak asimile edildiÄŸi ya da köle pazarlarında satıldığı, toprakları malları ve mülklerine el konulduÄŸu, on binlercesinin göç etmek zorunda bırakıldığı “istibdadın kanlı sultanı” II. Abdülhamit döneminde yaÅŸanmıştır. Günümüze kadar süren katliamcı, soykırımcı geleneÄŸin miladı olarak da alabiliriz bu dönemi. Soykırımın ikinci “provası” ittihatçıların kurdukları ama henüz yasal bir statüye sahip olmayan TeÅŸkilatı Mahsusa (Özel Örgüt) çeteleri aracılığıyla 1910’da Trakya ve Batı Anadolu’da, Bulgarları ve Rumları sürekli biçimde gözaltına alarak iÅŸkence ederek tehdit, ÅŸantaj, hırsızlık, öldürme, yaÄŸmalama, linç ve katliam tehdidiyle göçe zorlamalarıyla baÅŸlamıştır. 1913 yılından itibaren bu yönteme bir de Yunan, Bulgar ve Sırp devletleriyle yapılan anlaÅŸmalarla karşılıklı sürgün (mübadele) eklenmiÅŸtir. TeÅŸkilatı Mahsusa çetesinin üyesi Celal Bayar, anılarında bu yöntemlerle bir buçuk milyon Hristiyan’ın kovulmasında oynadığı rolden dolayı kendine övünç payesi çıkarmaktadır. Bu saldırganlık, 1913’te daha sistematik hale getirilerek devam ettirilmiÅŸtir. Bu iki soykırım ‘provası’ arasında devrimci yükseliÅŸ ve 1908 Devrimi dönemleri diyebileceÄŸimiz bir ‘mola’ dönemi yaÅŸanmıştır.
Balkan savaÅŸları daha bitmeden 1913 Ocak’ında “Babıali baskını” denilen darbe ile Osmanlı yönetiminin Talat, Enver ve Cemal paÅŸaların tekeline girmesiyle dengeler deÄŸiÅŸti. Bu yönetim topyekün yok etme de (soykırım) dahil olmak üzere her yola baÅŸvurmayla Hristiyan halklardan kurtulmakta kararlıdır. Artık soykırım için fırsat kollanmaktadır. Çok geçmeden emperyalist paylaşım savaşı patlak verince aradıkları “fırsat”ı yakalamış oldular. “Tehcir” ise soykırımı yapmanın aracı ve örtüsü oldu.
OSMANLICILIĞIN İFLASI VE PANTÜRKİZM (TURAN) YÖNELİMİ
Balkan savaşı yenilgisi, Osmanlı devleti ve ittihatçılar kadar Ermeniler baÅŸta olmak üzere Osmanlı devlet sınırları içindeki ezilen ulusları ve halkları için de yeni bir dönemeç noktasıdır. Osmanlı iÅŸgal altında tuttuÄŸu ülkeleri, ya ulusal bağımsızlık mücadeleleri ya da emperyalist iÅŸgal ve dayatmalarda teker teker kaybetmeye devam etmektedir. 1911’de Trablusgarp’a İtalyan’ın dayattığı savaÅŸtan yenilgiyle çıkan Osmanlı Afrika’dan atılır. Sıranın Balkanlar ve OrtadoÄŸu’ya geldiÄŸi ortadadır. Osmanlı İmparatorluÄŸu Balkan savaÅŸlarıyla Avrupa’daki topraklarını tamamına yakınını kaybeder. Elde bir tek DoÄŸu Trakya kalır. Sadece Hristiyan uluslar deÄŸil; BoÅŸnaklar, Arnavutlar ve Araplar gibi Müslüman uluslar da bağımsızlık kervanına katılmışlardır.
Makedonya, Arnavutluk ve Batı Trakya’nın kaybı Osmanlı’yı ve ittihatçı yönetimi derinden etkiler. Çünkü bu bölge imparatorluÄŸun kalbi kabul edilir. Osmanlının beÅŸ yüz yıllık bir geçmiÅŸi vardır bu topraklarda. İktisadi geliÅŸmiÅŸlik ve ticaret bakımından da en önemli bölgedir. Modern düşünce ve politikanın da merkezi olduÄŸu için, Osmanlı yöneticilerinin çoÄŸu burada doÄŸup büyümüştür. Selanik, ittihatçıların ikinci kuruluÅŸu sayılan 1906’dan beri en önemli merkezleridir. Toplantılarını yaptıkları, güç topladıkları ve 1909 Nisan’ında İstanbul’daki karşı devrimci ayaklanma sonrası kaçıp sığındıkları ve karşı saldırıya hazırlandıkları karargâhlardır.
1978’de olduÄŸu gibi Balkanlardan İstanbul’a ve Batı Anadolu’ya büyük Müslüman göçü baÅŸladı. Bu göç sürecinde kolera ve tifo salgınında muhacirlerin ölüm oranı oldukça yüksekti. Kısa sürede yeme, içme, barınma ve saÄŸlık sorunları çözülmedi, yıllarca baraka tipi yerlerde sersefil yaÅŸadılar. Bu insani trajediyi yaÅŸayanlar ve tanık olanlarda bilinç geriliÄŸi, çarpık önyargılar ve ittihatçı yöneticiler baÅŸta olmak üzere egemenlerin propagandaları sonucu Hristiyanlara karşı düşmanca duygular besleme geliÅŸip yaygınlaÅŸtı.
El attıkları her bölgenin teker teker elden çıkması ittihatçıları şaşkınlığa ve çaresizliğe sürükledi.
“İttihat ve Terakki, artık yaralı bir hayvandır; acılı ve saldırgan… Müslüman kardeÅŸleri bile onu arkasından “hançerler”ken diÄŸerleri durur mu? Bu yüzden İttihat ve Terakki dümeni hızla Pantürkizme doÄŸru çevirir. Ancak bir yandan da Panislamizmi elden bırakmaz. GeniÅŸ Arap OrtadoÄŸu toprakları Osmanlı mülkünde kalmaya devam etmektedir. İmparatorluk hala halifeliÄŸi elinde tutmaktadır. Ancak ittihatçı kadronun çıkış programı ‘Turan İmparatorluÄŸu’ hedefi olarak giderek belirginleÅŸir.
“Bu iki ‘tarz-ı siyaset’ bakımından da Ermeniler dışlanan bir pozisyondadırlar. Ne Türk ne de Müslüman olan Ermenilere karşı ittihatçıları, Anadolu’nun Müslüman halklarını kışkırtırlar.” (1)
Gündeme getirilip yer yer tartışılan, ısıtılıp ısıtılıp yeniden servis edilen bir konu da Balkan Savaşı’nda Ermenilerin özellikle de Hınçak ve TaÅŸnak militanı ve taraftarlarının ordudan firarları ve Sırp ve Bulgar saflarına katılmalarıdır. Birincisi bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Kendisi de ulusal demokratik bir mücadele veren bir ezilen ulus olan Ermenilerin aynı durumda olan baÅŸka uluslarla empati kurmasından daha doÄŸul ne olabilir ki? Kaldı ki “…Cepheden kaçanların büyük bir bölümü Türk askerleriydi. Öyle ki Åževket Süreyya, Kırklareli kaybedildiÄŸinde ‘Türk piyadesinin kaçışı, Bulgar süvarisinin ilerleyiÅŸinden dahi hızlıydı!’ diye yazacaktı.”(2)
Asker firarları Ermenilere has bir olgu deÄŸildi. Öncesini bir kenara bırakırsak, 19. yüzyılın son çeyreÄŸinden itibaren Osmanlı neredeyse sürekli bir savaÅŸ halindedir. Bitmeyen savaÅŸlar, Türk ve Müslüman halklar üzerinde de bezdirici bir etki yaratmıştı. Birçok aile bu yüzden dağılmış, neredeyse her aileden en az bir kiÅŸi savaÅŸta hayatını kaybetmiÅŸtir. En az dört-beÅŸ yıl süren zorunlu askerlik kimi durumlarda yirmi yıla kadar uzamaktadır. Yemen türküsünde belirtildiÄŸi gibi gidenin geri gelmediÄŸi bir dönemdir. Osmanlı’da tam bir savaÅŸ yorgunluÄŸu hakimdir. Anadolu ve Rumeli daÄŸları asker kaçaklarıyla dolup taÅŸmaktadır.
Kaldı ki madalyonun bir baÅŸka yüzü vardır. Harbiye Nazırı Nazım PaÅŸa, Balkan Savaşı’nda Ermenileri cesareti ve özverisiyle övmüştür. Irkçı-ÅŸoven propagandanın aksine, sonradan Çanakkale Savaşı’nda da madalya alan Ermenilerin varlığı bilinmektedir.
Bir ikili durumdan bahsedebiliriz. 1908 devriminden sonra Hristiyanların da askere alınmaları kararı, Ermenilerde eşit yurttaşlar olma hakkının bir gereği olarak olumlayan bir damarın yanı sıra ilk andan itibaren Osmanlı saflarında asker olmayı kabullenemeyen, bin bir yolla askere gitmemeye çalışan bir damar da vardı. Ermeniler söz konusu olduğunda bu özgünlüğü ve yarılmayı göz önünde bulundurarak değerlendirmekte yarar var. Bu yarılma, uluslaşma sürecinin henüz tamamlanmamasıyla izah edilebilinir.
Bütün bu geliÅŸmeler yaÅŸanırken Osmanlı’da iktidar klikleri arasındaki mücadele de yeni bir düzeye sıçradı. İttihatçılar, iktidarlarını 1908’den beri Meclis-i Mebusu’ndaki çoÄŸunluÄŸu ellerinde bulundurmalarından ve ordudaki rütbelilerin içindeki ağırlıkları sayesinde koruyabiliyorlardı. Yıllar içinde orduda Abdülhamit yanlılarını temizleyebilmiÅŸlerdi. Ancak meclis çoÄŸunluÄŸu garanti deÄŸildi. Åžiddetlenen muhalefet, ittihatçıların iktidarını sarsıyordu. Bunun üzerine meclis çoÄŸunluÄŸunu koruyabilmek için ‘Sopalı Seçim’ olarak anılan 1912 seçimlerinde her türlü zorbalık, baskı, ÅŸantaj ve ÅŸiddetle mecliste ezici bir üstünlük saÄŸladılar. 1913 başında da Enver PaÅŸa’nın başında bulunduÄŸu yüz kadar subay ve çeteci Babıali’ye baskın yaparak, Kamil PaÅŸa hükümetini devirdiler. Böylece ittihatçılar, iktidar tekellerini güçlendirirken iktidarın karakteri de yarı askeri nitelik kazandı. Balkan yenilgisiyle iç içe geliÅŸen bu süreç, Osmanlı için yeni bir dönemeçti. Bu yarı askeri karakter cumhuriyet dönemine de taşınarak tek parti diktatörlüğünden günümüze iktidarın deÄŸiÅŸmez niteliklerinden biri haline gelecektir.
İttihatçılar iktidarlarını güçlendirerek sıkıyönetim ilan ettiler. İstanbul Muhafızlığı Hafiye TeÅŸkilatı’na dönüştürüldü. Muhalifler hapsedildi ya da idama gönderildi. DiÅŸ geçiremediklerini de yurtdışına sürgün ettiler.
ANADOLU VE MEZOPOTAMYA’NIN HOMOJENLEÅžTİRİLMESİ PROJESİ
İttihatçılar, iktidarlarını güçlendirdikten sonra ezilen Hristiyan uluslardan Balkanların intikamını almaya yöneldi. 1910-’11 yıllarında Bulgarlar ve Rumlar ÅŸahsında Rumeli ve Batı Anadolu’daki Hristiyanlardan kurtulma yöntemi üzerinden İttihatçılar içinde bir fikir ayrılığı oluÅŸur. Bir kısmı tüm Bulgarları katletmeyi savunurken, diÄŸer bir kesim katliamları sınırlı tutmayı ve esas olarak her türlü baskı ile göç ettirme yöntemini savunurlar. Sonuçta katliamları sınırlı tutup baskı ve zorbalıkla göçe zorlamakta karar kılınır.
Makedonya ve Trakya’da yaÅŸayan Bulgarlara dönük saldırıların amacı, yıldırıp Bulgaristan’a göçe zorlamaktı. Bu yolla Bulgar nüfusunu seyreltip Bulgar devletinin Makedonya ve DoÄŸu Trakya’ya kadar sınırlarını geniÅŸletmesinin önüne geçebilmeyi tasarlıyorlardı. Benzer amaçlarla ve aynı biçimde Ege’nin Rumlarına saldırdılar. Rumlara yönelik saldırıların Balkan savaÅŸlarından önceki asıl amacı servet transferiydi.
İTC yöneticisi Kara Kemal bu amacı “Avrupa’da hükümetler ya işçiye ya da burjuva tabakalarına dayanıyorlar. Güç anlarında güvenecekleri toplumsal desteÄŸe sahiptirler. Biz, hangi sınıfa dayanacağız.(…) Böyle güçlü bir sınıf Türkiye’de var mı? Bulunmadığına göre biz neden yaratmayalım?” (3) ÅŸeklinde özetlemiÅŸti. İttihatçıların mirasını devralan Mustafa Kemal de bir konuÅŸmasında “milyonerler yaratmalıyız” diyerek aynı amaca iÅŸaret etmiÅŸti. “Milli İktisat” yaratma amacıyla zorla Rumların mallarına ve mülklerine el koyma saldırısı Balkan Savaşı’ndan sonra daha da sistematik hale geldi, soykırım döneminde ise doruÄŸa ulaÅŸacaktı. Bu uygulamalar Kemalist iktidar dönemine de taşınacak, yaÄŸmalanan Ermeni ve Rumların mülkleri hiçbir zaman iade edilmeyecekti. Cumhuriyet döneminde yasal/yasadışı her yolla gayrimüslimlere kaşı sürdürülecek; 1934’te Trakya olayları, 1942’de Varlık Vergisi ve 1955’te 6-7 Eylül olaylarıyla katliamlar, eÅŸliÄŸinde bu politika uygulanmaya devam edecekti.
Balkan savaşlarından sonra ise İttihat ve Terakki tamamen saldırgan bir pozisyona geçmiş, her türlü ölçüsüzce saldırıyı kural haline getirmişti. Çekindikleri tek şey uluslararası baskı ve topyekün bir direnişti. Her ikisini de devre dışı bırakacak her türlü hile oyun ve taktik ittihatçıların uzmanlık alanıydı. Ezilen ulusların ve halkların mücadele birliğini örgütleyecek bir önderliğin olmaması ittihatçıların işini kolaylaştıracaktı.
Madem Osmancılık iflas etmiÅŸti Panislamcılık da istenilen sonucu vermemiÅŸti, o zaman Türkçülüğe ağırlık verip Turan’a uzanılmalıydı. Müslüman ulusların Türkçülüğe asimile edilebileceÄŸi düşünülüyordu. Ama Hristiyan ulusların artık asimile edilmeleri mümkün görünmüyordu. O zaman Hristiyanlardan kurtulunmalıydı. Åžimdi sıra, DoÄŸu Trakya’daki Bulgarlarla birlikte Batı Anadolu’daki Rumları da kaçırmaya gelmiÅŸti. Ermenilere sıra sonra gelecekti. Pozitivist ilerlemecilik bu kadar kaba formüllerle her yönüyle insanlık dışı içeriÄŸe dönüşmüştü. Anadolu’yu bütün Hristiyan halkları kökünden söküp atarak homojenleÅŸtirme politikası netleÅŸmiÅŸti. Plan dahilinde adım adım hayata geçiriliyordu. Bulgarların ve Rumların gönderilecekleri devletler vardı. Oysa Ermenilerin gönderilecek bir devletleri yoktu. O yüzden onlar için baÅŸka bir yol bulmak gerekiyordu. Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil MenteÅŸe, anılarında planı en yalın biçimde şöyle özetlemiÅŸti. “Talat Bey, Balkan harbindeki hiyanetleri teberruz eden anasırdan (unsurlardan) memleketi temizlemeyi ön safha almıştı. İstanbul Muhades ile Edirne, Kırkkilise (Kırıkkale) ve civarındaki Bulgarlar Bulgaristan’a sevk edilmiÅŸti. Fakat bu çok ihtiyat isteyen bir iÅŸti. Zira, yeni harbi doÄŸurabilirdi. Alınan tedbir ÅŸu oldu: Valiler ve diÄŸer memurlar resmen iÅŸe müdahale eder görünmeyecek. Bir vak’a ihdas edilmeyecek, yalnız Rumlar ürkütülecek. Balkan harbindeki ihanetlerinin tepkisiyle maneviyatı bozulmuÅŸ Rum halkı gitme üzerine ayaklandı. Bundan sonra aynı tarzda İzmir, Bergama, Dikili ve Menemen Rumları da ayaklandılar. İzmir’in civarında 200.000’e yakın Rum Yunanistan’a gitti.” (4)
‘Ürkütme’nin yolu da katliam, iÅŸkence, yaÄŸmalama, malını ve barkını yakma, hırsızlık, tecavüz ve akla gelebilecek her türlü kirli çeteci faaliyettir. Kuşçubaşı EÅŸref’in yönetimindeki çeteler, Rum köylerine baskınlara baÅŸladılar. 24 Haziran 1914 tarihli bir belgeye göre o güne kadar İzmir ve çevresinde katledilen Rum sayısı 500-600 civarındadır. Bu kıyıcılık, baskı ve zorluk karşısında Rumlar Yunanistan’a göçe baÅŸlarlar. Emperyalist savaÅŸ baÅŸlamadan önce 200 bine yakın Rum, göç etmek zorunda kalıyor. Ege bölgesindeki TeÅŸkilatı Mahsusa çetelerin başı Celal Bayar anılarında bu bölgenin toplamda bir buçuk milyon gayrimüslimden temizlendiÄŸini belirtmektedir. DeÄŸiÅŸik kaynaklar bu rakamın yarısının Yunanistan’a ya da dünyanın deÄŸiÅŸik yerlerine göç etmek zorunda kaldığını, diÄŸer yarısının bir biçimde katledildiÄŸini belirtmektedirler. Gayrimüslimleri Anadolu ve Trakya’dan kovmanın bir diÄŸer yolu da devletler eliyle nüfusunun karşılıklı sürgün edilmesidir. 1912-’13-’14 yıllarında Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’da birden çok karşılıklı sürgün (mübadele) anlaÅŸması yapıldı. Her seferinde on binlerce gayrimüslime karşı aynı oranda Türk ve Müslüman karşılıklı sürgün edildi. Karşılıklı sürgünler daha az trajik deÄŸildi. Yüz binlerce insan doÄŸduÄŸu, büyüdüğü toprakları terk etmek zorunda kaldı, malını, mülkünü ve bütün yaÅŸanmışlıkları geride bırakıp gittiÄŸi yerde sıfırdan yeni bir hayat kurmak zorunda kaldı. Bu politika büyük bir travma yaratmıştır, öyle ki kimi etkileri günümüze kadar sürmektedir.
SOYKIRIMA DOÄžRU
Batı Anadolu ve DoÄŸu Trakya’da Rumların zorla göçe zorlanması belli bir baÅŸarı saÄŸlar. Gerek emperyalist devletlerden gerekse Yunanistan’dan, Osmanlı’yı bu politikadan vazgeçirecek caydırıcı bir tepki gelmez. Emperyalist güçler arası rekabet çok keskinleÅŸmiÅŸ ve kritik dengeler oluÅŸmuÅŸtur. Åžimdilik kimse bu dengeleri bozacak taraf olmak istemiyor. İttihatçılar 1913’te Ermenileri Der Zor Çölü’ne ‘tehcir’ etme kararı alırlar. Bu kararın anlamı en başından beri topyekün bir katliamdır. Zira Talat PaÅŸa, Der Zor ile ilgili araÅŸtırma yaptırarak “bu çölde yaÅŸama imkanı yoktur” sözü üzerine Ermenileri oraya sürmeyi planlamıştır. Öncesinden katledilmeseler bile Der Zor’da zamanla yok olacakları düşünülmüş olmalı. Her halükarda bu bir topyekün yok etme soykırım kararıdır. Ancak insanın yaÅŸama azmini, gücünü ve Ermenilerin zanaatçılıklarını, üretkenliklerini yeterince hesaba katmamışlardı. Nitekim soykırımın baÅŸlamasından bir yıl sonra Der Zor’a ulaÅŸmayı baÅŸarmış Ermenilerin yeni bir yaÅŸam kurdukları, bölgeyi zanaatçılığın ve ticaretin merkezi haline getirdikleri görülünce yeni bir katliam saldırısı baÅŸlatılıyor. Yüz binlerce Ermeni daha yaÅŸamını yitiriyor bu çölde. İttihatçılar soykırım hazırlıkları yaparken, Ermeniler de yeniden tırmanışa geçen devletin zorbalığı ve baskısı karşısında 1912’nin sonlarından itibaren özerklik talebini yükseltirler. Rusya’nın baskısı ve dönemin altı büyük Avrupa devletinin katılımıyla özerklik projesi hazırlanıp 8 Åžubat 1914’te YeÅŸilköy AnlaÅŸması’yla Osmanlı hükümetine kabul ettirilir. Ermenilerin yoÄŸun olduÄŸu altı doÄŸu ili, iki yönetim bölgesine ayrılır ve yönetmek üzere iki vali atanır. Norveçli müfettiÅŸ Hoff ve Hollandalı Westenen, AÄŸustos 1914’te yönetimi devralmak için gelirler. Bu anlaÅŸma, tıpkı öncekilerde olduÄŸu gibi Türk burjuva-feodal egemenleri ve sözcüleri ittihatçıları daha da kışkırtır. Berlin AnlaÅŸması’ndan sonra Abdülhamid’in misillemesi 1894-’96 katliamlarıdır. 1908 Devrimi’nden sonra Adana katliamı gelir. 1914 YeÅŸilköy AnlaÅŸması’nın misillemesi de soykırımın olacaktır. Osmanlı yönetimi, Alman emperyalizmiyle birlikte savaÅŸa girmek için hazırlık yapmaktadır. “6 AÄŸustos 1914 günü Türk-Alman anlaÅŸması imzalanır. Alman Büyükelçi Wangeheim, İTF Hükümetine verdiÄŸi notada şöyle diyordu. “EÄŸer Osmanlı hükümeti sorumluluklarına sadık kalarak üçlü ittifak’a karşı harbe girerse Almanya ona ÅŸu avantajları saÄŸlar.” İmzalanan anlaÅŸmanın 6 maddesinden biri de şöyleydi: “Almanya, Osmanlı İmparatorluÄŸu’nun doÄŸu sınırlarının Rusya’da yaÅŸayan Müslüman nüfusla Türkiye’nin direk teması saÄŸlanacak ÅŸekilde düzenlenmesini ÅŸart koÅŸacaktır.” (5)
“Osmanlı hükümeti savaÅŸa girdiÄŸinde artık Ermeniler köşeye sıkışmış ve neredeyse gidecek yeri kalmamıştır. Türk milliyetçiliÄŸinin Batılı büyük devletlere duyulan kin baÅŸta gelmek üzere, tüm nefretini kusacağı bir kesim olarak topun aÄŸzındadır.” (6) EÄŸer Osmanlı savaÅŸtan yenilgiyle çıkarsa, soykırım altı doÄŸu ilinde bağımsız Ermenistan’ın kurulmasının engellenmenin tedbiri olarak görülmüştür. 16 Aralık’ta YeÅŸilköy AnlaÅŸması iptal edilerek özerk Ermenistan yönetimi için gelen valiler anlaÅŸmaları feshederek memleketlerine geri gönderilirler. Artık soykırım planı yürürlüktedir. Ermenilerin gönderilebilecekleri bir dış ülke yoktu. Osmanlı devlet sınırları içerisinde nereye sürgün edilseler ileride orada ‘sorun’ olacaklardır. Onları topyekün yok etmek ya da önemsiz bir azınlık düzeyine indirmek gerekiyordu. Bunun için uygun uluslararası koÅŸullar gerekliydi. Uygun ‘fırsat’ı emperyalist paylaşım savaşı yarattı. İttihatçılar, Türk ulusunu bu yolla yaratacaklarına ikna olmuÅŸlardı.
ALMAN EMPERYALİZMİNİN YOLU
Ermeni soykırım projesi Türk-Alman ortak yapımıdır. İttihatçılar egemen bir ulus olarak kalabilmek için Anadolu ve Mezopotamya’da Türk olmayanların oranını yüzde 25’in altına indirme fikrini Alman generallerden almışlardı. Alman devlet yöneticileri, 1913 yılında Ermeni meselesi ile ilgili tartışmalar yürütürler. Aralarında Ermenileri kazanacak bir strateji izlemek gerektiÄŸini savunanlar var. Bunun için Ermeni reformlarını sahiplenmeleri gerekiyor, bunu yaptıklarında da Osmanlı yönetimiyle karşı karşıya gelecekler. Osmanlı ile Ermeniler arasında tercih yapmaları gerekiyor. Burada, tercihlerini Osmanlı’dan yana yapıyorlar. Zira Osmanlı, Alman emperyalizminin yarı sömürgesidir. Alman devleti ile birkaç yıl içinde OrtadoÄŸu ve Kafkasya’yı sömürgeleÅŸtirme planları yapmaktadır. Bunun için Osmanlı devleti uygun bir araçtır. En azından rakiplerini alt edip sömürgeci iÅŸgali tamamlayana kadar Osmanlı’yla iyi geçinmek zorundalar. DiÄŸer yandan, OrtadoÄŸu için İngiltere ile Kafkasya içinde Rusya ile rekabet halindeydi. İngiltere ve Rusya ile iliÅŸkileri olan Ermenilerin ülkesi Ermenistan, hem OrtadoÄŸu hem de Kafkasya’ya köprü durumda. Ermenilerin İngiltere ve Rusya ile iliÅŸkileri ileride Almanya’nın emperyalist planlarını bozabilirdi. Bu koÅŸulda Ermenileri kısa sürede kazanmak mümkün olmadığına göre onlardan kurtulmak Alman emperyalizminin de çıkarınaydı. Almanlar soykırıma doÄŸrudan iÅŸtirak etmeseler de suç ortaklığı yaparak destek saÄŸladılar. Ayrıca, Ermeni kiliselerinden, evlerinden, iÅŸyerlerinden cam baÅŸta olmak üzere toplanan metaller eritilerek Almanya’ya yollanıyordu. Bunlar silah yapımında kullanılıyordu. Alman yöneticilerin önemli bir kısmı bu metallerin kaynağını çok iyi biliyorlardı. Yine de seslerini çıkarmıyorlardı. İttihatçılar için Ermenilerden kurtulmanın ÅŸartları oluÅŸmuÅŸtu. Emperyalist savaÅŸ bunun için en uygun ‘fırsat’tır. İttihat’ın İcra Komitesi üyesi Bahaeddin Åžakir, bu fırsatı “savaÅŸtayız” diyerek şöyle devam eder: “Avrupa büyük devletlerinin müdahale etmesi gibi bir korku yoktur, dünya basını da protesto sesini yükseltemez. Protesto etse bile hiç bir sonuç vermez, ileride sorun bir oldu bitti haline gelir.”SavaÅŸ hızla dünyaya yayılırken, Anadolu ve Mezopotamya halklarının üzerine de kara bulutlar çökmeye baÅŸladı. Soykırım Ermeni, Süryani, Keldani ve Rumlar için nasıl ki büyük bir felaket ve trajedi getirdiyse; Türk, Kürt, Çerkes ve Müslüman halklar için de bu büyük suçun sanığı yapmasa da sorumlusu yaptı. Toplumumuzda ırkçı ÅŸoven yabancılaÅŸma güçlü kökler saldı. Ermeni soykırımını inceledikçe bunun evrimini izlemek mümkün.
DİPNOTLAR
1-Talat Göçmen, Kanlı Bir Miras Öyküsü ya da Ermeni Soykırımı, T. Doğrultu sayı 21
2-Ayşe Hür, Öteki Tarih, 1. cilt sayfa 179
3-Aktaran Ayşe Hür, age sayfa 189
4-Aktaran Talat Göçmen, age
5- G. Lazyan’dan aktaran Prof. Dr. Verjine Svazlian, Ermeni Soykırımı s.78
6-Işık Kutlu, Ermeni Sorunu Üzerine, T. Doğrultu sayı 26
