Sibel ÖZBUDUN
1 Haziran Kızılay direnişinde
polis kurÅŸunuyla vurulan
Ethem Sarısülük için,
saygıyla, sevgiyle, öfkeyle…
Denemeyi bilene
imkânsız yoktur.1
Hâlâ “üç beş ağaç†deyip efeleniyor…
Gezi Parkı yetmedi, AKM’yi de yıkacağını, oraya hem opera binası hem de cami yapacağını söylüyor: “Ben vizemi seçimlerden aldım, seçmenim bana bunun için oy verdi†diye höykürüyor… Ve ilave ediyor: “Bunların iznini üç-beÅŸ çapulcudan almayacağız…â€2
Bir anda, bir gün içerisinde, tüm yurtta yüz binleri ayaÄŸa kaldıranın ‘üç-beÅŸ aÄŸaç’ deÄŸil, tam da bu ‘ben yaparım, olur’culuÄŸu olduÄŸunu anlamadı, anlayamadı.
Ya da anlamak işine gelmiyor…
Tayyip Erdoğan, sadece iktidar konumundan yararlanarak İslami referanslarını tüm topluma mal etmeye, insanların yaşamına muhafazakâr-mukaddesatçı değerler doğrultusunda nizam-intizam vermeye çalışan bir politikacı değil. O, aynı zamanda serbest piyasa ekonomisine, neo-liberal kapitalizme iman etmiş, 776 bin küsur kilometre kare içinde piyasaya entegre olmadık bir karış alan bırakmamaya yeminli bir sermaye adımı.
Haris fikir dünyasında cami ile AVM, cemaat ile finans, ibadet ile kâr iç içe geçmiş durumda.
Bu nedenledir ki elinde cetvel, yaşamlarımızı kutsal saydığı değerler doğrultusunda biçimlendirmeye çalışırken, bir yandan da hayat alanlarımızı sermayenin talanına açıyor.
“Yaratılanı severim, yaratandan ötürü†derken ‘yaratılan’ların yoksullaÅŸmasını, güvencesizleÅŸmesini, üç kuruÅŸluk iÅŸlerde ölesiye çalıştırılmasını, geleceksizleÅŸtirilmesini, patronun keyfine göre kapı dışarı edilmelerini saÄŸlayan insafsız bir taÅŸeron rejimini yürürlüğe sokuyor.
Peygamberinin ‘ümmetinin çokluÄŸuyla övünme’ arzusuna gönderme yapıp “en az üç çocuk doÄŸurun†dediÄŸi kadınları ve onların doÄŸuracağı çocukları, hırslı Anadolu sermayesi için ucuz iÅŸ gücü deposuna dönüştürüyor.
“Yeşil nimettir†deyip parkları, bahçeleri, ormanları şirketlere peşkeş çekiyor; ardından da ithal ağaçlarla beziyor kentleri.
Memleketin suyunu kendi eliyle palazlandırdığı irili-ufaklı ‘yandaÅŸ’ enerji firmalarına haraç mezat satıp borulara tıkıştırıyor.
Muhammed Peygamberin “Allah kulunu helal kazanç yolunda yorgun düşmüş görmeyi sever†hadisinden esinlenmiş olmalı, İslami sermayenin neo-liberal talandan payını arttırmak için var gücüyle uğraşıyor.
Ve tüm bunları yaparken, yoksullaşanların, yağmalananların, yaşam standartları sürekli gerileyenlerin, ağızlarına çaldığı bir parmak bal için kendisine alkış tutmasını, olmadı uyurgezer gözlerle izleyip omuz silkmesini bekliyor.
Bu kez tutmadı…
Bir sabah ezanında tepeden tırnağa çeliğe belenmiş çevik kuvvetlerin Gezi Parkı’nda ağaç nöbeti tutan çocukların üzerine saldırması, polislerin çocukları gaza boğup çadırlarını sökerken kepçelerin de ağaçlara doğru hücuma kalkması mıydı?
Yani açgözlü sermayenin İstanbul pleblerinin son sığınağı, mektep kaçkınlarının mekânı, acemi aşıkların buluşma yeri, emeklilerin iki el tavla attıkları, evsizlerin yaz gecelerini bankları üzerinde sabahladığı, berduşların sotadan ucuz şaraplarını yudumlayıp dalgalarını geçtiği son parkı yutma hevesi miydi onlar ayağa kaldıran?
Kentin yüreğindeki bu son betonsuz toprağın, üzerine ne yapılırsa yapılsın – ister kışla, ister AVM, ister müze… artık kendilerinden sonsuza dek kopartılacağının, son mekânlarından da sürgün edilmekte olduklarının farkındalığı mıydı?
Yoksa bütün suçu gece boyu gitar çalıp şarkı söyleyerek mekânlarına sahip çıkmak olan o gencecik kadınların, sakalları yeni terlemiş delikanlıların tazyikli suyla, gazla, copla ezilmelerindeki hoyratlık mı?
Ya da yaÅŸam alanlarının teker teker uluslararası sermayeye peÅŸkeÅŸ çekilmesi, taÅŸeronlaÅŸtırmalar, iÅŸsizlik, yaÅŸam tarzlarına yönelik müdahaleler, ‘ben yaptım oldu’cu padiÅŸah mukallitliÄŸi, ‘ileri demokrasi’ riyakârlığı altında uygulanan polis rejimi, yolsuzluklar, insanların sabaha karşı baskınlarla evlerinden alınıp yıllarca yargılanmaksızın cezaevlerinde tutulmasındaki keyfîlik, ülkeyi adım adım OrtadoÄŸu’da bir bataklığa sürüklemedeki pervasızlık… karşısında damla damla biriken öfkenin kolektif ve beklenmedik patlaması mı?
Olasılıkla hepsinin karışımı. Bir Anadolu ‘Ya Basta!’sı…
Yurttaştan yurttaşa sosyal medya aracılığıyla, cep telefonu mesajlarıyla, ayaküstü konuşmalarla, pencerelerden tencere-tava çalarak iletilerek genelleşen bu tepkinin en önemli özelliği, kendiliğindenliği…
Ve de çok-veçheli, çok-yönlü oluÅŸu. Bu nedenledir ki varoÅŸlardan sökün edip kent merkezlerine akan umutsuz genç kent yoksullarını; taÅŸeronlaÅŸtırılma/örgütsüzleÅŸtirilmeye mahkûm kılınan, iÅŸ cinayetlerinde bir bir kırılan emekçileri; hayatta zevk olarak elinde kala kala köşedeki birahanede içeceÄŸi bir bardak ucuz bira bırakılmış olan futbol fanatiklerini; ‘Her kürtaj bir Roboskî’dir’in ürperticiliÄŸinde, bedenleri devlete zimmetlenen kadınları; çevik polisin her vesilede gaza boÄŸup kafasını kolunu kırmayı huy edindiÄŸi öğrencileri; yaratıcı etkinlikleri piyasanın ve cemaatçi bürokrasinin nizam-intizam verme gayretkeÅŸliÄŸi kıskacında sıkışmış sanatçıları; hayat tarzlarının tehdit altında olduÄŸu kaygısındaki sekülerleri, ateistleri; kentsel ve çevresel talana karşı umarsızca savaÅŸan çevrecileri; her vesileyle ötekileÅŸtirilen, inançları aÅŸağılanan ve Türkiye’nin OrtadoÄŸu’ya olası askerî müdahalesi tehdidi altında tedirgin bir varoluÅŸa mahkûm kılınan Alevileri… Velhasıl, hemen her kesimden geniÅŸ bir hoÅŸnutsuzlar koalisyonunu apansız harekete geçirebildi.
Bu kendiliÄŸinden örgütlenen kalkışmaya bakıp da, bir 27 Mayıs hayali kuranlar varsa, boÅŸa heveslenmesinler. SokaÄŸa dökülenler, üzerine boÅŸaltılan tonlarca gaza raÄŸmen polisle saatlerce, günlerce çatışarak adım adım meydanları zaptedenler, caddeleri barikatlarla kapatanlar, birbirlerinin yaralarını saranlar… ya da onlara destek vermek için pencerelerinden yarı beline kadar sarkıp tava-tencere çalanlar… iÅŸ yerlerinin kapısını gazdan etkilenenlere, yaralılara açan, eylemcilere sandviç, simit, su, limon dağıtan esnaf… veya seyyar sıhhiye ekipleri kurup gaz bombalarından etkilenenlerin, rahatsızlananların yardımına koÅŸan tıbbiyeliler, emniyet kapılarında göz altıları geri almak için bekleÅŸen avukatlar… hiç kimsenin ‘askeri’ filan deÄŸil. Hatta büyük çoÄŸunluÄŸunun belleÄŸinde bizatihi ‘asker’ sözcüğü, yakın, kanlı ve karanlık geçmiÅŸimizin irkiltici anılarını kaşıdığı için antipati yaratıyor…
Onlar, hayat alanlarının adım adım büyük sermaye tarafından temellük edilmesine tepki duyan, yaşamlarına ne devlet ne de din, hiçbir kutsallık adına müdahale edilmediği, insan olmanın onuruna yakışır, özgür ve kardeşçe bir yaşama özlem duyan, eşitlik isteyen, sıradan insanlar…
Nereden mi biliyorum? Karıştıkları devasa eylemi ÅŸenlikli bir özgürlük sahnesine dönüştürmedeki becerilerinden… yaralanan arkadaÅŸlarını revire dönüştürülmüş kafelere yetiÅŸtirmelerindeki heyecanlarından… hiç tanışmadıkları eylem yoldaÅŸlarıyla ayaküstü oluÅŸturuverdikleri teklifsiz kardeÅŸlikten… polise taÅŸ fırlatırken ya da gaz bulutunun önünden kaçarken bile çevreye yaydıkları hınzır muziplikten… kırıp yıkarken dahi öfkelerinin seçmeciliÄŸindeki bilinçten (mobese kameraları, BüyükÅŸehir Belediyesi’ne ait büfeler, bankomatlar… Ama örneÄŸin kitabevleri, bakkal dükkânları, kafeler, lokantalar deÄŸil…) Aralarında genç kadınların çokluÄŸundan ve bir adım geri atmamadaki kararlılıklarından… Hayır, kimsenin askeri filan deÄŸiller.
Bu patlayan, sadece insanca yaşamak isteyen o sıradan insanların öfkesi. Tarihi ve kavi… Spontanlığı ve içtenliği hem gücünü, hem de zaafını oluşturuyor. Israrı, gözüpekliği ve kendini dahi şaşırtan süregenliğiyle güçlü… Ama neye karşı olduğunu bilip de ne istediğini formüle edemeyen örgütsüzlüğü nedeniyle zaaflı…
Devrimcilerin, sosyalistlerin önünde, bir düş kırıklığıyla daha sonuçlanmaması için, biçimlenişinde emekleri fazlasıyla gömülü olan bu elle tutulur öfkenin özgürlükçü, eşitlikçi ve kardeşlikten yana potansiyelini açığa çıkartmak gibi bir tarihsel görev duruyor… Bunu, 1 Haziran direnişinde polis kurşunuyla vurulan Ethem Sarısülük’e borçluyuz…
Bir kez daha kendimizi ‘Bakakalırım giden geminin ardından…’ dizelerini terennüm eder bulmamak adına…
NOTLAR:
1- Büyük İskender.
2- http://www.sendika.org/2013/06/tayyip-erdogan-akmyi-yikacagiz-cami-yapacagiz-taksimi-uc-bes-capulcuya-birakmayacagiz/