Selim SEZER
Nor Radyo
Son haftalarda Suriye savaşına dair oldukça önemli geliÅŸmeler birbirini izledi. Haziran ayında yapılması planlanan Cenevre Konferansı ve beraberinde hiç olmadığı kadar çok telaffuz edilen ‘siyasi çözüm’ beklentileri, bununla çeliÅŸir gözükecek ÅŸekilde eÅŸ zamanlı olarak Rusya’nın Suriye’ye ‘oyun deÄŸiÅŸtirici’ S-300 füzelerini gönderme planı, AB’nin Suriyeli muhaliflere yönelik silah ambargosunu kaldırması, ÅŸiddetli Kuseyr çatışmaları, Lübnan Hizbullah’ının Suriye savaşına girdiÄŸini ilan etmesi ve elbette, savaşın Türkiye sınırlarından içeri girmesini ifade eden Reyhanlı saldırısı, gündemin en üst sıralarında yer alıyor.
Bütün bu gelişmeler, Suriye savaşında son ve tayin edici aşamaya girildiğini gösteriyor. Ancak, biz, bu aşamanın niteliği konusundaki fikirlerimizi ifade etmeden önce, gelinen noktaya kadar olan evreleri de (kaçınılmaz olarak bazı tali noktaları dışarıda bırakarak) hatırlatma ihtiyacı duyuyoruz.
Mart 2011’den bu yana Suriye krizinde denklem sık sık değişti. Kanaatimizce iki buçuk yıla yaklaşan bu süreci dört evreye ayırmak mümkün:
1- 18 Mart 2011’,de Deraa’daki gösterilerle başlayan birinci evre
2- Ocak 2012’den itibaren sürecin askerileşmeye başladığı, ancak krizin uluslararası/jeopolitik boyutunun hâlen arka planda olduğu ikinci evre
3- 2012 ortalarından itibaren, savaşın açık bir jeopolitik çatışma niteliği aldığı ve karşılıklı kıyımların gerçekleştiği üçüncü evre
4- Birkaç aydır girmiş olduğumuz dördüncü evre
18 Mart 2011 günü Suriye’nin güneydoÄŸusundaki Deraa kentinde, duvarlara ‘halk rejimin düşmesini istiyor’ yazdıkları için gözaltına alınan çocuklara iÅŸkence yapıldığı iddiasıyla ailelerin baÅŸlattığı eylemler, ‘Arap Baharı’nın Suriye’ye de giriÅŸ yapması olarak deÄŸerlendirildi. İktidarda yarım asrını doldurmak üzere olan Baas diktatörlüğüyle sorunu olan farklı ideolojilerden, etnik ve dinsel-mezhepsel kimliklerden on binlerce Suriyeli, deÄŸiÅŸim talebiyle sokaklara döküldü. Rejim, bazı kısmi iyileÅŸtirmelere gideceÄŸini açıklasa da, ‘Arap Baharı’nın yaÅŸandığı diÄŸer ülkelerdeki süreçten cesaret alan kalabalıklar, bu kısmi iyileÅŸtirmelerle yetinecek gibi görünmüyordu. DiÄŸer yandan, benzeri gösterilerin yaÅŸandığı bütün diÄŸer Arap ülkelerinde olduÄŸu gibi Suriye’de de kan akıyordu. Göstericilere ateÅŸ açan keskin niÅŸancıların kim olduÄŸu konusunda farklı rivayetler ve iddialar olsa da, kuvvetli göstergeler o dönemde yaÅŸanan bu olayların sorumluluÄŸunun Suriye güvenlik güçlerine ait olduÄŸunu gösteriyor.
Elbette bu süreçte muhalifler tarafından abartılan/manipüle edilen pek çok ÅŸey vardı. Dünya kamuoyu kitlesel sivil katliamları yaÅŸandığına inandırılmaya çalışılıyor, fakat yeterli kanıtlar sunulamıyordu. Buna karşın 2012 yılı baÅŸlarında BirleÅŸmiÅŸ Milletler Güvenlik Konseyi, Suriye rejimini kınayan bir karar taslağı hazırladı. Taslak, Rusya ve Çin’in vetosu sonucunda reddedildi. Bu durum, Libya’da olduÄŸu gibi bir uçuÅŸa yasak bölge uygulamasının ve beraberinde gelebilecek bir hava saldırısının, en azından BM onayıyla gerçekleÅŸmesinin imkânsız olduÄŸunu ortaya koydu. Ayrıca Tartus limanını, silah ticaretini ve diÄŸer ticaret yollarında önemli bir geçiÅŸ noktasını kaybetmek istemeyecek ‘süper güç’ Rusya’nın, bu müttefikini yitirmemek için elinden geleceÄŸini yapacağı kesindi. ABD böyle bir riski göze alamayacağı gibi, çatışmayı hemen bitirmeye de hiç hevesli görünmüyordu. Bu denli karmaşık bir toplum yapısına sahip olan ve kaderi İran’ın, Irak’ın, Lübnan’ın ve Filistin’in kaderiyle çeÅŸitli biçimlerde iç içe geçmiÅŸ olan Suriye’de çatışma ve istikrarsızlık ne kadar uzarsa ABD için o kadar iyiydi. İsrail ise geliÅŸmeleri henüz uzaktan izliyordu.
Bu ikinci evrede, muhaliflerin elinde çok az sayıda hafif silahtan başka bir şey bulunmuyordu ve bunların bir kısmı gerçekten de savunma amaçlıydı. Ancak, aynı tarihlerden itibaren, rejim değişikliğinden en büyük kazancı sağlayacak olan Katar ve Suudi Arabistan, Türkiye ve Ürdün üzerinden muhaliflere silah yağdırmaya başladı. Denklemin bu şekilde değişmesi, muhalefetin niteliğini de değiştirmeye başlıyordu. Türkiye, Ürdün ve Körfez yönetimlerine yakın Sünni İslamcı silahlı gruplar muhalefetin hakim rengi hâline gelirken, sokak boşalmaya başlıyor, bir Sünni İslam devletini mevcut rejime tercih etmek için nedeni bulunmayan toplumsal gruplar, nötr tutum almaya başlıyordu.
Temmuz 2012’de, Åžam’ın kalbinde patlayan büyük bombalar, artık üçüncü bir evreye girildiÄŸini gösteriyordu. SöylendiÄŸine göre, rejime ağır darbe indiren bu intihar saldırılarının arkasında Suudi istihbarat ÅŸefi Bender Bin Sultan vardı. Körfez ülkeleri savaşın baÅŸ mimarları arasına girerken, karşılıklı çatışmalarda her iki tarafın da ağır savaÅŸ suçları iÅŸlediÄŸine dair haberler arka arkaya geliyordu. Suriye toplumu bütünüyle bölünüyor, savaÅŸ Kürt mahalleleri ve Filistin kampları dâhil Suriye’nin her yerine giriyor, Yermuk mülteci kampındaki Filistinliler iki ateÅŸ arasında can veriyor, tarihi Halep ÅŸehri tarih olmaya doÄŸru yol alıyordu. Ölümün sıradanlaÅŸtığı, istikrarsızlığın dalga dalga yayıldığı bu süreçte artık rejim tartışmaları anlamını yitiriyordu. Ne var ki ‘ateÅŸkes’ ve ‘müzakere’ kelimeleri pek telaffuz edilmiyor, edildiÄŸinde de, Annan Planı ve Kurban Bayramı ateÅŸkesi örneÄŸinde olduÄŸu gibi sonuç alınamıyordu. Yıl sonuna kadar savaşın bu niteliÄŸi hızlanarak devam etti.
Esad rejimi, ilk kez 2013 yılı başlarında, Rusya’nın da önerisi ve zorlamasıyla, samimi bir diyalog ve müzakere çağrısı yaptı. Eş zamanlı olarak bazı muhalefet temsilcilerinden de benzeri çağrılar geldi. ABD de, muhtemelen kontrolsüz bir güç olan ve kendisini de vurabilecek olan El Nusra’nın (Suriye El Kaide’sinin) ağırlık kazanmasına paralel olarak, müzakereli çözüme destek vermiş gibi görünüyor. Ne var ki aynı sırada savaş iyice kızışıyor.
Åžu anda Suriye savaşının en çetin ve en tayin edici ÅŸekilde yaÅŸandığı yerlerden biri, Lübnan sınırındaki Kuseyr kasabası. Bir yıldır ‘Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolünde olan bu kasaba, stratejik bir baÄŸlantı noktası ve yakın zamana kadar muhaliflerin temel üslerinden biriydi. Kuseyr’in diÄŸer sınır noktaları gibi aynı zamanda Lübnan Hizbullahı’nın da soluk borularından biri olduÄŸu düşünüldüğünde, Hizbullah’ın bu kasabadaki çatışmalara Suriye ordusunun yanında aktif olarak katılması anlaşılırdır. Ayrıca, muhalefet temsilcilerinin, en başından beri, iktidara geldiklerinde İran ve Hizbullah’la olan iliÅŸkileri keseceklerini ilan etmeleri ve söylemlerinde mezhepçi tonların ağır basması düşünüldüğünde, genel olarak Hizbullah’ın Åžam rejimine verdiÄŸi destek de anlaşılırdır.
Tamı tamına aynı nedenden ötürü, İsrail’in de bir süredir ÖSO’ya verdiÄŸi destek çıplak gözle görülebiliyor. İsrail uçaklarının Åžam’ın güneyini iki kez bombalamasının yanı sıra, Kuseyr çatışmasında mevzilerini terk eden muhalif militanların, geride İsrail silahları ve araçları bıraktığı El Mayadin televizyonu tarafından görüntülendi. Hemen hemen aynı günlerde, İsrail lobisinin desteklediÄŸi Cumhuriyetçi senatör John McCain’in Halep’te muhalefet temsilcileriyle bir araya gelmesi de, ABD devlet yapısı içinde en azından bir kanadın tarafını net bir ÅŸekilde ilan etmesi anlamına geliyor. Karşı tarafta Rusya’nın, Åžam yönetimine S-300 füzeleri göndereceÄŸini ilan etmesi, eÅŸ zamanlı olarak da AB’nin, İngiltere’nin ve Fransa’nın baskısıyla muhaliflere yönelik silah ambargosunu kaldırması, yaklaÅŸan barıştan ziyade, daha da büyük bir çatışmanın habercisi gibi görünüyor.
Elbette tabloyu tersinden deÄŸerlendiren bazı yorumlar da mevcut. Buna göre son aylarda içeride ve dışarıda kızışan durum, klasik bir taktikle, masaya eli kuvvetli ÅŸekilde oturma giriÅŸimlerinin bir parçası. Gerçekten de bütün müzakere süreçleri öncesinde savaÅŸan taraflar savaşı kızıştırırlar. Suriye örneÄŸinde de durumun böyle olmasını ve Cenevre Konferansı’nın barışa ve siyasi çözüme giden yolu açacağını umalım.
Bitirirken bir konudaki tutumumuzu da net olarak ifade etmek isteriz. Öncelikle, bütün kabul edilemez niteliklerine raÄŸmen, ‘Suriye muhalefeti’ Suriye toplumunun bir bölümü tarafından destekleniyor. Bu nedenle eÄŸer müzakereler gerçekleÅŸecekse, onların da bazı taleplerinin karşılanması gerekir. Ancak, ne tür dönüşümlere gidilirse gidilsin, mevcut Suriye yönetiminin en az iki yapısal özelliÄŸi –seküler yapısı ve bölgesel ittifaklar sistemi içindeki yeri– deÄŸiÅŸmeden kalmalıdır.
Eğer bu başarılabilirse, bu yıkıcı ve parçalayıcı savaş sona erer ve Suriye, Körfez monarşilerinin dostu, ABD ve İsrail’e karşı tek kelime etmemiş, açık mezhepçi yönelimlere sahip grupların eline geçmezse, akan kanın durmasının yanında emperyalizm de ciddi bir darbe almış olacaktır. Eğer müzakere süreci başarısız olursa, vahim sonuçlar yaşanabilecek, savaşın nihai kazananı kim olursa olsun kaybedeni Suriye ve bütün bölge halkları olacaktır.
