Tarihin kara –ve karanlık– noktalarının ötesine geçmek

[ A+ ] /[ A- ]

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklaması müthişti: “Sözcükler tarihi değiştiremez, yeniden yazamaz. Tarihimiz hakkında kimseden ders alacak değiliz. Siyasi fırsatçılık barış ve adalete karşı en büyük ihanettir. Tek dayanağı popülizm olan bu açıklamayı tümüyle reddediyoruz.” Türk devlet yetkilileri ve sözde tarihçiler (genellikle diplomatlar), Osmanlıların, kendi yönetimleri altında bulunan Ermenilere ve Süryanilere soykırım uyguladığı yönündeki suçlamaları yıllar boyu ısrarla, bu ‘tartışmalı’ meselelerin tarihçilere bırakılması gerektiğini vurgulayarak yanıtladı. Fakat şimdi Çavuşoğlu, “Tarihimiz hakkında kimseden ders alacak değiliz” diyerek, Türkiye Devleti’nin tavrını açıkça ortaya koydu. Devletin en yüksek makamlarının bu konudaki yeni duruşu, kulaklarını tıkayıp gözlerini kapamak, hiçbir şey duymamak, hiçbir şey görmemek ve hiçbir şey öğrenmemek. Ankara, Osmanlıca metinleri okuyabilen, Osmanlı arşivlerinde çalışmış, kimileri Osmanlıcanın yanı sıra Ermenice de bilen, Türkiyeli bir genç akademisyenler kuşağını dahi dinlemiyor. Cehalete meftun bir hükümet hakkında ne söylenebilir ki…

Başkan Biden’ın 24 Nisan’da (Ermeni aydınlar ve siyasetçilerin İstanbul’dan tehcir edilmesinin yıldönümü olan ve soykırımın başlangıcını temsil eden, sembolik bir tarih) yaptığı açıklamanın ardından, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu toplantısında, tarihin utanç verici şekilde çarpıtılması ve yanlış yorumlanması olarak değerlendirdiği bu açıklama hakkında konuştu. İşin garibi, Erdoğan bu konuşmayı, geçmişte varlıklı bir Ermeni’ye ait olan, sonradan el konup cumhurbaşkanlığı konutu hâline getirilen o güzel Çankaya Köşkü’nde yapıyordu. 1915 tehcirinden Ankaralı Ermeniler de nasibini almıştı ama çoğu Ermeni Apostolik Kilisesi’ne değil Katolik Kilisesi’ne mensup olduğundan, onlar için sürgün ve ölüm biraz daha geç gelmişti. İki yıl sonra Ankara’da çıkan büyük yangında Ermeni mahallelerinin çoğu kül oldu. Bu, Kemalist rejimin yeni başkentine asla dönemeyecek olan bir topluluğa vurulan son darbeydi.

Birçok arkadaşım ve meslektaşım, bana Türklerin ve Türkiye Devleti’nin 1915’te yaşananların soykırım olduğunu neden kabul edemediğini soruyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında iktidarda olan gaddar Jön Türk hükümetinin, kendi rejiminin tehlike altında olduğuna dair tahayyüllere kapıldığı bir cinnet döneminde, Ermeni ve Süryani tebaaya karşı insanlık dışı bir etnik temizlik ve kitlesel katliamlar yaptığını, bu olgusal gerçeği kabul edememelerinin nedeni nedir? Katliamların yaşandığını, yüz binlerce insanın öldürüldüğünü ya da açlıktan öldüğünü, Doğu Anadolu’nun Ermeni nüfusunun kendi yurdundan, dönüşü olmayacak şekilde sökülüp atıldığını kabul etmeye razılar. Ancak, Cumhuriyet’in selefi olan imparatorluk hükümetinin bu kadar korkunç suçlar işlediğini kabul etmeyi kendilerine yediremiyorlar.

Bu sorulara verilmiş çeşitli yanıtlar var. Hollandalı saygın Osmanlı tarihçisi Erik-Jan Zürcher, Jön Türkler ile Kemalist cumhuriyet arasında, daha önceleri düşündüğümüzden daha güçlü bir süreklilik olduğunu, ileri gelen birçok Jön Türk’ün Ankara hükümetine bir şekilde girdiğini ve Kemalist ideolojinin, Ziya Gökalp gibi Jön Türk ideologların Türk milliyetçiliğine çok şey borçlu olduğunu, yadsınamayacak şekilde ortaya koydu. Mustafa Kemal Soykırım’a bizzat katılmamıştı ama onunla çalışan birçok kişi, katılmıştı.

Ben Soykırım’ı kabul etmenin bu kadar zor olmasını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş mitini lekeleyen bir nitelik taşımasına bağlıyorum. Cumhuriyet’in kuruluşuna dair resmî anlatıya göre, Türkler, Anadolu’yu yerle bir edip bölmek isteyen yabancı düşmanlara (Ermenilere, Yunanlara ve Batılı müttefik devletlere) karşı verdikleri Kurtuluş Savaşı’yla, vatanlarını yiğitçe savunmuştur. Ermeniler ve Süryanilerin kitlesel katliamlarla yok edilmesi ve birkaç yıl sonra da Rumların zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutulması yoluyla, Anadolu’nun Türk-Müslüman yurdu hâline getirilmesi süreci, bu hikâyenin dışında tutulur. Devlet, ‘nüfus temizlikleri’nin ardından, etnik anlamda Türk (ya da, Kürtleri de dâhil edersek, Müslüman) bir ulus inşa etmiştir.

Birçok modern devlet, etnik temizlikler ya da soykırımların ardından kuruldu. ABD’yi, Avustralya’yı, İsrail’i düşünün örneğin. Homojen etnik-millî devletler kurma süreci dünyanın her yerinde devam ediyor, çünkü insanlar geçmişteki imparatorluklar gibi çok uluslu, çok dinli devletleri tahayyül etmekte zorlanıyor. Osmanlı İmparatorluğu, baş düşmanı Rus İmparatorluğu gibi, yüzyıllar boyu –her zaman barış içinde olmasa da– birlikte yaşamayı becermiş, farklı dinlere mensup, birçok farklı halktan oluşuyordu. Bazı halklar diğerlerinden üstün görülüyordu ama aynı zamanda, farklılıklar belirli bir ölçüde kabul ediliyor ve tanınıyordu – ta ki Jön Türklerin dışlayıcı milliyetçiliği galebe çalana kadar. Modern etnik-millî devletlerimizde bambaşka bir durum söz konusu.

Günümüz Türkiyesi’nde milliyetçiler tek bir halkın, Türklerin egemenliği konusunda ısrar ediyor ve diğer halklara ikinci sınıf vatandaş, hatta ‘sömürge tebaa’ muamelesi yapıyor. Türkiye’nin geleceği yeni emperyal boyun eğdirme biçimlerinde değil, farklı halkların bir arada, demokratik ve eşitlikçi bir alaşım hâlinde yaşadığı; kültürlerin ve vatandaşların deneyimlerinin çeşitliliğini kucaklayan, modern, hoşgörülü ve çokkültürlü bir toplumda.